|
Yakup
Yurt ile Söyleşi
”Sanki birinci ve ikinci dünya
savaşları Avrupa'da yaşanmamış,
sanki nazizm, faşizm, frankizm, salazarizm, soykırımlar,
sömürgecilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı,
silah ticareti Avrupa'da hiç görülmemiş”
”1960'lı yıllarda gelen birinci nesili değil,
ikinci nesili de değil, üçüncü nesilden itibaren ülke
dilini şöyle böyle de olsa öğrenmiş
herkese vatandaşlık, seçme-seçilme hakkı,
vb... vererek asimilasyon sürecini başlattılar”
”Ankara hükûmetleri Türkiye'nin ulusal dâvâlarında
biz Avrupa Türklerini kullanmaya çalıştılar
çoğu zaman. ”
Mahmut
Aşkar:
Sayın
YakupYurt, daha 17 yaşındayken bir lise öğrencisi
olarak Belçika’ya geldiniz. O yıllarda Avrupa üniversitelerinde
tahsil yapan Türklerin sayısı çok azdı. Ya
burslu olarak veya zengin aile çocuklarının
buralara okumak için gelebildikleri bir zamanda siz, babanızın
Belçika’da işçi olmasından dolayı bu imkânı
kullanarak bu ülkeye geldiniz. Büyük bir azim ve gayretle
yarım kalan öğreniminizi Brüksel’de devam
ettirdiniz ve iletişim fakültesinden mezun oldunuz.
Şair ruhlu bir insan olarak şiirler yazıyor,
yeminli tercüman olarak görev yapıyor ve Belçika
siyasî hayatında milletvekili adaylığı
gibi görevlere de soyunuyorsunuz. Bunların dışında,
bizim bilmediğimiz özellikleriniz de var mı?
Yakup
Yurt: Efendim bir insanın
"ben şuyum, ben buyum" demesi pek anlamlı
gelmiyor bana. Benim şu veya bu olmamdan daha önemlisi,
başkalarının beni nasıl algıladığı.
Herşeyden önce insan sıfatına layık
olmaya çabalayan biriyim. İnsan her daim eksiktir,
eksiklidir. Ama bizim insan olarak görevimiz, ölümlü
olduğumuzun bilinci içinde yaşamı ölümsüzlüştürmek,
her anı değerli kılmak olmalıdır.
Hem kendimiz, hem yakın çevremiz, hem de toplum ve
insanlık açısından. Ben mükemmel
olunamayacağının bilinci içinde sürekli
arayış içindeyim. Kimliğimden ve kişiliğimden
ödün vermeden, gelişmeye açık, farklılıkları
zenginlik sayarak. Bilime, sanata ve estetiğe her an
riayet edereim. Ama içselleştirilmiş bir riayet.
Toplumda yaşayan diplomalı sayısı ile
orantılı bir uygarlık değil yani.
Toplumun genel eğitim ve kültür düzeyine bağlı
ulusal refleks haline gelmiş güzelliklerin azlığını
hissettikçe kahroluyorum bir anlamda. Despotik olmayan
disiplini severim. Çalışmaktan gocunmam. Nasıl
daha faydalı olurum düşüncesi sabit fikir
halindedir beynimde. Sahip olduğum maddi-manevi her türlü
zenginliği, ki buna bir dostun tebessümü de dahildir,
hak ettiğime inanırım. Çalmam : Hak ederim,
gelir.
Fransa'da Paris yakınlarında yaşayan değerli
şair ve sanat adamı Üzeyir Lokman Çaycı'nın
şiirlerini Fransızca diline çevirdim. Benim çevirimden
hareketle birçok yabancı dile çevrildi. Öylesine güzel
ve nitelikli bir insanın tanınması ve
sevilmesi mutlu ediyor beni. Şair o ve çevirmeni
bendeniz, onun kendi ifadesiyle bir kuşun iki kanadı
gibi uçuruyoruz birbirimizi.
Hollanda'dan şair Yavuz Nufel, Almanya'dan şair
Nida Öz, İsviçre'den şair Hasan Kaya ve İngiltere'den
şair Bülent Özcan'ın birkaç şiirini de
Fransızca diline kazandırdım.
Arada sırada sanat eleştirileri yazdığım
da oluyor.
Belçika Fransızca konuşanlar toplumu Yeşiller
Partisi ECOLO üyesiyim, ama aktif siyaset yapmıyorum.
Partim 18 Mayıs 2003 Federal Parlamento seçimlerinde
benden Türk kökenli seçmenlerin oylarını çekmem
için aday olmamı istedi. Kabul etmek zorundaydım.
Ettim, girdim ve 588 oy aldım.
Mahmut
Aşkar: Bizim insanımızın tercümanlığını
yapanlar, sadece lisan olarak değil, aynı zamanda
onların ruh dünyalarının, ailevi ve ferdi
meselelerinin de tercümanı olabilmekdirler. Başka
bir ifadeyle; bu mesleği uzun yıllardan beri icra
eden sizin gibi insanlar, buralardaki azınlık Türk
toplumunu yakından tanımanın verdiği
avantajla onlardaki sosyal/kültürel değişikliği
yakından takip edebilmektedirler. Bu bağlamda, ilk
nesil Türklerle şimdikiler arasında bir değişmeye
şahit oluyor musunuz? Eğer varsa, bu gidişat
genelde Batı Avrupa Türkleri’ni, özelde ise Belçika’daki
vatandaşlarımızı hangi tarafa doğru
götürmektedir?
Yakup
Yurt:
Burada
benden, doğup büyüdüğüm ve 17 yaşıma
kadar yaşadığım, geldiğim ülke Türkiye
ile 38 yıldan beri içinde yaşadığım,
vatandaşlığını aldığım
Belçika'yı karşılaştırmamı
istiyorsunuz. Çok zor ama deneyelim!
İlk önce bir saptamada buluşalım isterseniz.
1967 Türkiye'si ile 2005 Türkiye'si hiç benzemiyorlar
birbirine. 1967 Belçika'sı ile 2005 Belçika'sı
da öyle. Dünya iyiye gitmiyor bana göre. Ülkelerin
sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel altyapıları
çok değişik. Fırsat eşitliği
burada oraya oranla daha yüksek. Devlet insanların
gelişmesine daha fazla olanak sağlıyor. 2,5
yaşında anaokuluna başlıyor çocuklar.
Sağlık ve eğitim olanakları daha
demokratik; ama biz Türk kökenliler bundan yeterince
yararlanmıyoruz. Çünkü, istisnalar dışında,
bir bütün olarak kısa vedeli maddi hedeflere yönelmiş
durumda insanımız. "Para her kapıyı
açar" düşüncesi insanları okuldan ve eğitimden
uzaklaştırıyor. Okumuşlar da, iş başa
düşünce, satın alınabilen kişiler
olarak algılanıyor çoğu zaman. Çok yanlış
tabii ki... Ben çok duyarlıyım bu konuda. Zarif
ve nazik kalarak pazarlık yapılabilir örneğin.
Demokrasi, insan hakları, azınlık hakları,
çoğulculuk, katılımcılık Batı
Avrupa'nın öğündüğü, sadece kendisinde
olduğunu iddia ettiği özelliklerin birkaçı.
Neymiş efendim onlarda varmış da, biz de (Türklerde,
üçüncü dünyada, gelişmekte olan ülkeler) yokmuş.
Sebep-sonuç ilişkisi bağlamında kısmen
doğru; en azından sonuç olarak doğru. Ama hiç
sebepleri irdelemeye yanaşmıyor Avrupalı
dostlarımız. Sanki birinci ve ikinci dünya savaşları
Avrupa'da yaşanmamış, sanki nazizm, faşizm,
frankizm, salazarizm, soykırımlar, sömürgecilik,
ırkçılık, yabancı düşmanlığı,
silah ticareti Avrupa'da hiç görülmemiş. Ve bizler
paylaşmacı, cömert, imececi Anadolu kültürünün
içinden gelerek bu bireyci, cimri, "herkes kendine,
Tanrı herkese" felsefesinin egemen olduğu
etnosantrik bu toplumun içine "amele" olarak göçtük.
Para için en ağır işlerini yapmayı gönüllü
olarak kabul ettik bu ülkelerin. Çünkü kalmaya gelmemiştik.
Hesapta kalma yoktu. Amma velakin "evdeki hesap çarşıya
uymadı" : Geldik, Gördük, Kaldık. Avrupalı
uzmanlar kalacağımızı biliyorlardı
aslında. Bakmayın
siz onların istemez gibi yaptıklarına. Ama
1960'lı yıllarda gelen birinci nesili değil,
ikinci nesili de değil, üçüncü nesilden itibaren ülke
dilini şöyle böyle de olsa öğrenmiş
herkese vatandaşlık, seçme-seçilme hakkı,
vb... vererek asimilasyon sürecini başlattılar.
Ve artık buralıyız; köklerimiz uzaklarda da
olsa. Kim olursa olsun, insan kalıcı olmaya karar
verdikten sonra olduğu yerde mutlu olmanın
objektif koşullarını yaratmak zorundadır.
Katılmak zorundadır. Karar mekanizmalarında
bulunmak ve söz sahibi olmak zorundadır. Zaten siyaset
denilen şey bu değil midir? Ankara hükûmetleri Türkiye'nin
ulusal dâvâlarında biz Avrupa Türklerini kullanmaya
çalıştılar çoğu zaman. Bence çok yanlış
bir yaklaşım. Bıraksınlar da Avrupa Türkleri
bulundukları ülkelere asimile olmadan uyum sağlasınlar,
önce kendilerini kurtarsınlar ki icabında Türkiye'ye
faydalı olabilsinler. Ve Avrupa'da yaşayan "gurbetçi"
kardeşlerini o kadar seviyorlarsa, seçme-seçilme hakkımızı
tanısınlar önce. Tasarruflarını gönder,
bedelli askerlik yap, ama seçimlere katılma. Kopenhag
kriterlerine niye Avrupa'daki Türklerin seçme-seçilme
kriterini de eklemediler çok merak ediyorum doğrusu. 4
milyon Türk olmayıversin canım, n'olur yani. Hiç
o anlı şanlı AB'ci köşe yazarlarından
da bir ses çıkmıyor bu konuda her nedense!
Mahmut
Aşkar:Sayın Yurt, Osmanlı’nın son
ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok sınırlı
imkânlarla Avrupa’ya tahsil yapmaları için gönderilen
Türklerle, Türk işçi göçünün Batı Avrupa ülkelerine
başlamasından sonra tahsil yapmak için gelen
nesil arasında, Batı’yı daha objektif tanıma
açısından farklılıklar görüyor
musunuz? Bana öyle geliyorki, uzun yıllar burada yaşayan,
Avrupa ülkelerinin sosyal, kültürel ve siyasî gidişatını
yakın takip edebilen, yerlilerle içiçe yaşayarak
onları daha yakından tanıyan aydınlarımız,
eskisi gibi körü körüne bir Batı hayranlığından
öte, Şark-Garp münasebetlerinde daha şüpheci ve
sorgulayıcı bir yaklaşım sergiliyorlar.
Bu konularla ilgili düşüncelerinizi bizimle
paylaşır mısınız?
Yakup
Yurt:Yanıt
sorunuzun ikinci bölümünde gizli. Ama benim farklı
bir yaklaşımım var bu konuda. Şöyle ki
sizin Şark-Garp diye nitelendirdiğiniz Doğu-Batı
ilişkilerini ben "hasta adam" Osmanlı
İmparatorluğu'nun kalıntıları üzerinde
antiemperiyalist bir bağımsızlık savaşından
sonra kurulan M.K.Atatürk Cumhuriyet Türkiye'sinin aydınlanma
ve çağdaşlaşma sürecinin gel-gitlerinde ele
alıyorum. Gelinen noktadaki başarısızlıklarda
10 Kasım 1938'den bu yana Türkiye'nin yönetiminde söz
sahibi olan asker-sivil herkesin vebali vardır. Bir ülkenin
ulusal haysiyetini koruyan devlet politikalarının
temelinde şark kurnazlığına dayanan günlük
beklentiler yatmamalıdır. Kullandığınızı
sandıklarınız, bir de bakmışsınız
ki sizi kullanmışlar! İki kutuplu dünyada
antikomünizm adına jeostratejik anlamda Türkiye'ye
ihtiyaçları vardı. Kore'ye gidip başkaları
için canını veren Türk askeri iyi, 1974'te Kıbrıs
Barış Harekâtını gerçekleştiren Türk
askeri kötü. Daha neler neler... Ama Berlin duvarı yıkıldı;
beklentileri değişti Batılıların.
Kararları siyaseten Brüksel, ekonomik alanda ise
İMF veriyor. Oh ne alâ memleket. Türkiye potansiyeli
çok yüksek bir ülke; ama hiç iyi yönetilmiyor. Araç
iyi, direksiyona geçen şoförler en kibar tabirle
beceriksiz. Türkiye anavatan, Belçika babavatan. Ben anamı
da seviyorum, babamı da... Birine yaklaşınca
diğerinden uzaklaşmadan. Türk müsün, Belçikalı
mısın? Hem o, hem o : Her ikisi. Belçika-Türkiye
ulusal futbol takımları oynarken Türkiye'yi
destekliyorum. Belçika-Almanya oynarken Belçikayı.
Ben iki dilli, iki kültürlü, her iki dili ve kültürü
öğrenmeye ve özümsemeye çalışan, köklerini
inkar etmeden varlığımı kabul ettirmeye
çalışan bir insanım. Yapmacık sözlerle
değil, tüm içtenliğimle. İki köklü bir diş
gibi : Görünen sadece diştir, kökler damakta
gizlidir. Ama çürük hangi dişte başlarsa başlasın,
acı çeken dişin tamamıdır.
Seçtiğim yolun en zor yol olduğunun bilincindeyim;
ama en güzeli ve en keyiflisi aynı zamanda. 19 ve 21
yaşlarında, Brüksel'de doğma iki oğlum
var : Onur ve Cavit. Brüksel Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde
okuyorlar. İkisi de çok iyi düzeyde Türkçe, Fransızca,
İngilizce ve Felemenkçe okuyor, yazıyor ve konuşuyorlar.
Özellikle küçük oğlum Onur fanatik bir Fenerbahçeli
ve Türk Millî takımının maçlarını
ay-yıldızlı formasını giyerek izler.
Kısacası geldikleri, oldukları ve gittikleri
yeri bilen, kendileriyle ve dünya ile barışık
gençler. Hiçbir yerde dışlanma veya ırkçılık
sorunu yaşamıyorlar; çünkü onlar yeni Belçikalılar!
Aynı Belçika derin devletinin istediği gibi...
Mahmut Aşkar:
Muhterem Yakup Bey, AB’nin baş şehri Brüksel’desiniz.
Bu günlerde hem AB’nin kendi içinde ciddi sıkıntıları
var hem de Türkiye-Avrupa Birliği münasebetlerinde
kritik bir döneme girildi. Türkiye’nin tam üyeliği
konusunda karşı sesler gittikçe yükseliyor ve çoğalıyor.
Gelişmeleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yakup
Yurt:Yukarıda
satır aralarında bir mesaj vermeye çalıştım.
Sorun çok karmaşık gibi sunuluyor ama öyle değil
bence. Türkiye AB'ye hazır değil ve AB Türkiye'yi
tam üye olarak istemiyor. Bu son derece açık ve seçik.
Türkiye'nin AB'ye girmesi konusunda en hararetli destekçisi
ABD, İngiltere'den sonra ikinci Truva Atı sokmak
istiyor. Hem de petrol kuyularına yakın, bir uçak
gemisi, bir askeri üs. Bu durumda Atatürkçü ulus-devlet
Türkiye işlerine gelmiyor. Ve bunu da açık açık
söylüyorlar. Lozan Antlaşmasını geçersiz
hale getirip, daha kolay yutulur küçük parçalar haline
sokmak istiyorlar geldiğimiz ülkeyi. Olur mu, olmaz mı?
İnşallah olmaz, ama böyle giderse olur. Türkiye
ne olmak istemediğine karar vermelidir herşeyden
önce. Unutmayalım ki sömürgeci Avrupa Birliği
ülkelerinde 40 yıldır yaşıyoruz ve
vatantaş olduk. Avrupa ülkelerini sosyal hak cenneti
sananlar veya öyle sunanlar değirmenin suyunun nereden
geldiğini hiç merak etmiyorlar mı? Örneğin
Gümrük Birliği
uygulaması Türkiye'nin lehine mi, aleyhine mi?
Avrupa'da yaşayan bizler, günümüzde yüzde kaçımız
bolluk ve bereket içindeyiz. Yüzde kaç anne-babe içinden
gelerek kahkaha atabiliyor? Statümüz değişti,
insanımız değiştı, beklentilerimiz
değişti, rotamız değişti : Herşey
aşırı uzmanlaşma gerektiriyor. Tahsil, eğitim,
uzmanlık ise Türkler arasında son derece az. Yapılacak
ilk iş bu açığı kapatmak olmalı;
aksi takdirde orada veya burada asgari ücretle ırgatlığa
devam...Sitenizdeki "Tutarlı Olmaya Davet" başlıklı
köşe yazımda da belirttiğim
gibi Avrupa bize takıyye yapıyor, biz Avrupa'ya.
Mahmut
Aşkar:Sayın
Yurt, kendi evlatlarımızla aramızdaki mesafe
gittikçe açılıyor, anlaşmazlıklar başlıyor.
Burada yetişen nesillerimiz Türkçe’yi konuşamayacak
hale geldiler.
Belli bir kök kültürü kimliğine sahip, alt yapısı ve
birikimi olan, Batı kültürü ve hayat tarzıyla
da, zaten günlük hayattaki münasebetleriyle içiçe yaşayan
aile reisi, çocuk babası bir Türk olarak, özellikle
burada yetişen gençlerimizin kültürel kimliklerini
koruyabilmeleri için sizce neler yapmak gerekir? Önceliklerimiz
neler olmalıdır?
Yakup Yurt:Türkçe
dilinde "Kestane çıkmış, kılıfını
beğenmiyor" diye bir deyim vardır. Çok acıklı
bir durum. Çocuklarımız bizleri beğenmiyor.
Peki çözüm ne? Anne-babaların Belçikalılaşması,
Almanlaşması, Hıristiyanlaşması mı?
Bence hiçbiri. Herşeyden önce taklitçiliği bırakıp,
kendimiz olabilmeliyiz. Ama ucuz sloganvari
vatan-millet-sakarya edebiyatı ile değil.
Sorunuzda burada yetişen nesillerimiz Türkçe'yi konuşamayacak
hale geldiler diyorsunuz. Peki Almancaları, Fransızcaları
çok mu iyi sanıyorsunuz?
Herşeyimiz yarım maalesef : Yarım dil,
yarım din, yarım insan. Özellikle aydınlarımızın
ezici bir çoğunluğu... Öyleyse öncelikle
anne-babalar ne kadar öğrenebilirlerse o kadar yaşadıkları
ülkenin dilini öğrenecekler. Çoçuklarını
anaokulundan itibaren aksatmadan her gün okula götürecekler,
çocuklarının öğretmenleri ile sıkı
bir diyalog halinde olacaklar, eksiklikleri erken teşhis
yoluyla en kısa ve etkili yoldan telafi yoluna
gidecekler ve her daim çocuklarının nerede ve
kiminle olduğunu bilecekler. Çocukları spora, kültüre,
geziye yönlendirecekler. Aile içi ilişkilerde yalana
yer olmayacak. Sigarayı çocuğunuza yasaklarken,
dumanınızı yüzüne üfürmeyeceksiniz. Aile
içi demokrasiyi işletecek ve kararları birlikte
alacaksınız. "Saçı uzun", "Ağzı
süt kokuyor" anlamaz edebiyatını bir kenara
bırakıp korkutan baba değil, sevilen adam
olacaksınız. Eve gazete, kitap, cd taşıyacaksınız.
Ve ev içinde karşılıklı sevgi ve güvene
dayalı katılımcı aile içi demokrasisini
birlikte inşa edeceksiniz. Yani mutluluğun resmini
çizeceksiniz. Ve göreceksiniz ki özgüvenleri
arttıkça, komplekslerinden arınacaklar.
Benim kendi çocuklarımda başarı ile uyguladığım
bir durumu da belirtmek isterim. Ben eşimle Türkçe
konuşuyorum. Çocuklar kendi aralarında Fransızca
konuşuyorlar. Anneleriyle Türkçe, benimle bazen biri,
bazen diğeri. Ama iki dili karıştırmak
kesinlikle "YASAK".
Mahmut Aşkar:Avrupa’da
gittikçe artan bir müslüman düşmanlığı,
Türk aleyhtarlığı prim yapmaya başladı.
Avrupa bizi dışlamaya devam ederken, biz Türkiye
olarak illâ da Avrupa diyoruz. Bu sizce tek kurtuluş
yolu mudur, yoksa başka alternatiflerimiz de var mı?
Yakup Yurt:
Efendim dediğiniz hem doğru, hem yanlış.
Medyada estirilen hava itibarıyla doğru. Derin
Avrupa politikaları penceresinden bakınca yanlış.
Esasen Avrupa o dediğiniz Türklere ve müslümanlara
muhtaç. Çünkü demografik sorunları var, nüfusu yaşlanıyor.
Ama şurası da bir gerçek ki bundan böyle daha seçici
davranacak ve kalifiye eleman kabul edecekler. Ki doğrusu
da o. Zira işsizlik çok büyük boyutlarda ve emekli
maaşlarının yakın bir gelecekte ödenemeyebileceği
konuşuluyor. Ama ne yazık ki Avrupa vitrini hâlâ
yüksek cazibeli ve müşteri çekmeye devam ediyor. O yüzden
Türkiye'dekilerin çoğu illâ da Avrupa diyorlar. Türk
medyası da gerçekleri yansıtmıyor. Bana göre
Avrupa inişe geçmiş bir uçak. Asya ise (Türkiye
dahil) kalkış halinde bir uçak. Türkiye Avrupa,
Asya ve İslam coğrafyası arasından gerçek
anlamda bir köprü. Ama ne yazık ki Türkiye düşmanları
ile "dost", potansiyel dostları ile "düşman".
Realpolitik bağlamında "dostluk" veya
"düşmanlık" gerekmez. Türkiye kendisi
olarak ve kendisi kalarak, karşılıklı çıkarlar
düzleminde lâyık olduğu yeri alır. Şu
an için dezavantaj gibi görünen coğrafi konumunu
avantaja çevirebilir.
Mahmut
Aşkar: Yakup
Bey, bize zaman
ayırarak sorularımızı cevaplandırdınız,
Turkpartner adına size teşekkür ediyorum.
|