|
DUYGULAR
Ayten Kılıçarslan
|
|
|
a.kilicarslan@t-online.de
|
BUNA HAKKINIZ YOK!
Şubat
2007’nin önemli olaylarından birisi de 7 Şubat 2005
tarihinde Hatun Sürücü’nün öldürülmesinin yıldönümü
sebebiyle Alman kamuoyunda yapılan tartışmalardı.
Bunlardan
bir tanesi de Yeşiller’e yakınlığıyla tanınan
“Tagesspiegel” gazetesinde, 14.02.2007 tarihinde
yayınlanan “Yalnız değilsiniz – Genç Alman -Türkler
kurbanlara yardım ediyorlar” başlıklı haber yorum oldu.
Haberde, okul tuvaletinde başörtüsünü çıkaran ve makyaj
yapan bir Türk kızının başına gelenler konu edilmişti.
Gazeteci Annette Kögel’e göre, bunu öğrenen ağabey, kız
kardeşinin bir tanıdığını dövmüş, ceza olarak anne babası
kızın saçlarını keserek cezalandırmış ve kızlarının okula
gitmesini yasaklamışlar. İsmi ve hakkındaki şahsi bilgiler
değiştirilerek habere konu olan genç kızın, Hatun Sürücü ile
tanıştığı ve öldürülmeden önce Hatun Sürücü ile yılbaşı
kutladığı, cep telefonunda mezarının resmini taşıdığı
bilgisi yer alıyor.
Türkiye’den töre cinayetleri adı altında tanıdığımız bu
vakalardan birinin Almanya’nın göbeğinde Berlin’de yaşanması
kamuoyunda oldukça büyük yankı uyandırmıştı. Hatun Sürücü ne
ilk, ne de son töre cinayeti kurbanı. Töre cinayetleri
Türkiye’de aşiret zihniyetine sahip, tam olarak sosyal
gelişimini tamamlayamamış toplum katmanlarında rastlanan bir
olay.
Berlin’de
vuku bulan bu adi cinayetin yankısı, gerekçesinin başörtüsü,
İslam, İslam’da kadın imajı, namus gibi kavramlar ışığında
açıklanmasından dolayı bu kadar etkili oldu. Yoksa
Almanya’da kıskançlıktan veya erkeğin eşini “başkalarına
yar etmem” mantığıyla cinnet geçirerek öldürmesinden
kaynaklanan olaylar, Türk vatandaşlarının cinnet geçirerek
aile fertlerini veya eşini yok etmesiyle sonuçlanan
olaylardan daha az değil. Her iki toplumda karşılaşılabilen
olayların kamuoyuna yansıtılmaları ve bazen arkasına
sığınılan gerekçeler farklı.
“Namus
elden gidiyor”
kaygısıyla cinayet işlenmesinin Müslüman Türkler açısından
ne tarihi, ne de dini bir kökeni yok. Türk tarihinde kadın
namus kavramının önemli bir taşıyıcısı olmakla birlikte,
kadına yönelik herhangi bir saldırı değerlendirilirken,
mağdur değil, saldırgan cezalandırılmış. İslam da bu konuda
oldukça açık ve anlaşılır bir yaklaşım sergiliyor. İslam
namusu, cinselliğin nikahlı eşler arasında yaşanması, yalan
söylememek, dolandırmamak, hakka tecavüz etmemek... kısaca
güzel ahlaklı olmak şeklinde anlıyor. Namusuzluk ve
ahlaksızlık arasında Müslümanlık bakımından farklılık yok.
Bazı toplumlarda namus cinselliğe indirgenirken, İslam
anlayışında cinsellik, her iki tarafın meşru zeminde ve
karşılıklı rıza ile oluşturacakları evlilik müessesinde
yaşanıyor. Nikahsız birlikteliği zina olarak tanımlayan
İslam inancı, her iki tarafın rızasıyla da olsa zinanın suç
olarak bir müeyyideye tabi tutulması hakkını ancak yargıya
veriyor ve müeyyide uygulanmasını da dört şahidin olayı
bütün detaylarıyla görmesi şartına bağlayarak adeta
imkansızlaştırıyor. Allah ile kullar arasındaki bir olayın
aile yakınları veya başkaları tarafından cezalandırılması
gibi bir ehliyeti İslam kimseye vermiyor. Tecavüz gibi bir
suçta ise İslam hukuku mağduru değil, tacizciyi
cezalandırıyor.
Kısaca
töre cinayetlerinin ne Türk tarihi ne de İslam hukuku ile
açıklanması mümkün değil. Türkiye’nin tamamında
görülmeyişinin sebebi de bu. Varlığını, adına “töre”
denilen değişmez ve ilkel sosyal yaptırımlara borçlu olan,
medenileşme sürecini ne fert olarak, ne de sosyal bir grup
olarak tamamlayamamış topluluklarda rastlanan bu tür bir
geleneğin Almanya’da bazı ailelerde sürdürülmesi, aşiret
türü sosyal yapılanmaların değişime açık olmayışından
kaynaklanıyor. Burada töre kavramının, aslında çok geniş ve
olumlu bir kavram olmakla beraber, bu sosyal yapılar
tarafından tüketildiğini hatırlatmak istiyorum. Yani burada
toprak ağalığı tarafından tüketilmiş ve dar anlamıyla, genel
ahlakın ve kanunun önünde yer alan ve değişime kapalı
kuralları kasdettiğimi hatırlatmayı gerekli görüyorum.
En
önemlisi, yaşanılan ülkedeki Anayasa ve yasaların
belirleyiciliği. Olması gereken de bu. Zaten Türkler
açısından burada bir sıkıntı yok. Çünkü Alman Anayasası,
Türk töresi ve İslam inancı ile temel değerlerde örtüşüyor.
Örtüşmeseydi de birşey değişir miydi? Hayır!
Yeniden
haber-yoruma dönelim. Son zamanlarda Alman medyasında
alışmaya başladığımız tavır burada tekrarlanmış. Gazetede
konu ele alırken, genellemekten kaçınılmamış ve yerel bir
sorun bütün Türklere ve Türkiye’ye maledilmiş.Maksat
muhtemel bir değişime katkı sağlamak, değişimin önünü açmak
değil, hedef göstermek. En azından toplum üzerindeki
etkileri bakımından bu intibayı ediniyoruz.
Gazete
diyor ki:
“Alman kökenli
olmayan genç Berlinli hanımlar, hâlâ dövülüyor, eve
kapatılıyor veya zorla evlendiriliyorlar.”
Burada İtalyan, İsveçli v.s. genç Berlin’li bayanlardan
bahsedilmediğini anlamak zor değil. Cümlenin devamında Hatun
Sürücü’nün kaderini paylaşan kadınları kurtarmak için yeni
bir kadın kuruluşunun hayata geçirilişinden bahsediliyor.
”Hatun ve Can Derneği”nin Türk kökenli kadınlar
tarafından cesurca ve kararlı bir biçimde hayat kurtarmaya
çabalayacağı belirtiliyor. Bir dernek lokali açılmayacakmış.
Haklı olarak hedef tahtasında oturmak istemiyorlar.
Gazetede, gazeteciyle buluşmaya dört modern ve şık
hanımefendinin geldiği belirtiliyor. Buradan ister istemez
bir sonuç çıkarılmaya çalışılmış: Zorla evliliklere ve töre
cinayetlerine karşı çıkanlar modern giyimli şık görünüme
sahip olurlar. Ya diğerleri?
Gazeteci
anlatılanlardan bir de şunu çıkarmış: Kına gecelerinde
ağlayanlar zorla evlendiriliyorlar. Tabi bunu gazete bu
şekilde ifade etmiyor. Kelime oyunlarından ve imla
işaretlerinden okuyucu bu sonuca ulaşıyor. Bir diğer önemli
unsur da Türk ebeveyne sahip bu genç hanımların hepsi
Berlin’de büyümüş ve kendilerini Alman olarak hissediyor ve
tanımlıyorlarmış. Bütün bu tanımlamalardan, töre cinayetine
karşı çıkan, zorla evlendirilmeye karşı mücadele eden bir
prototip resmi çiziliyor. Modern (başörtüsünü modern
saymadıklarına göre başörtüsüz demek istiyor olmalılar),
şık, kendisini Alman hisseden ve tanımlayanlar... Tekrar
soruyorum; ya bu tanıma uymayanlar???
Yanlı, art
niyetli yayınla ilgili tenkitler bu kadar. Ancak asıl
kızgınlığım bu haberin yazılmasına sebep olanlara. Bir
kadının başörtüsü takma veya takmaması tamamen kendisi ile
Allah arasındadır ve kişinin kendi tercihinin bir sonucudur.
Başörtüsü, Müslüman olmanın bir şartı değil, Müslüman
kadının ayet-i kerime, hadis-i şerif ve Müslümanların ortak
anlayışından çıkardığı ve uymak için karar verdiği bir
kıyafet biçimidir. Bu kıyafet biçimiyle kişi, Yaratıcı’nın
hoşnutluğunu ve sevap kazanmayı umar. Başörtüsü takma
tercihinde bulunan kadın daha namuslu olmadığı gibi, bu
tercihte bulunmayan bir kadın da daha namussuz değildir.
Ne bir
baba, ne bir ağabey, ne de ailenin bir başka ferdi
başörtüsünü bahane ederek ailedeki kadına veya kız çocuğuna
dayatma yapma, şiddete başvurma ve İslam’a ve Türk toplumuna
herhangi bir şekilde damga vurulmasına sebep olma hak ve
selahiyetine sahip değildir.
Akl-ı
selim ile hareket eden bir toplum olursak, art niyetli kişi
ve gruplar, aleyhte kullanacak bahane ve malzeme bulmakta
zorlanırlar.
Şimdi hep
beraber kendi kendimize soralım ve cevap arayalım.
Toplumumuzda yaygın olmamakla birlikte;
-
aile içi
şiddet gibi bir problem var mı?
-
sayıları az
da olsa zorla evlendirilen genç erkek ve kadınlar var
mı?
-
aile
kararıyla veya toplum baskısına karşı dik duramama
endişesiyle töre adına kızkardeşini, akrabasını, eşinin
canına kıyan katiller var mı?
Faillerin
yukarıda sözü edilen tavırlarını sürdürerek, kızlara,
kadınlara eziyet etmeye, toplumumuzun taciz edilmesine sebep
olmaya hakları yok. Buna hakları olmadığı gibi, zayıf,
yardıma muhtaç bırakılan kadınların bu durumdan kurtarılması
için gayret edenleri karalamaya veya tehditler yağdırmaya
da...
Ancak;
Alman politikacıları ve kamuoyunun da norm dışı tavır
sergileyen şiddet yanlısı birkaç kendini bilmezi öne sürerek
Müslüman Türkleri ve İslamı hedef tahtasına oturtmaya,
dindar ve muhafazakâr “Mitbürger”leri potansiyel
suçlu, dindar kadınları ezilmiş, erkekleri birer canavar
ilan ederek, olduklarından daha mağdur etmeye,
dışlanmalarına sebep olmaya hakları olamaz.
Bu
medyatik ve politik tavır ters etki yaratma riski
taşımaktadır. Medyada bu tür olumsuz örneklerin sıkça öne
çıkarılması, meseleyi halletmek yerine, genç beyinleri
yanlış yönlendrime sonucunu ortaya çıkarır. Türklük ve İslam
kavramlarıyla beraber anılan bu tür cinayetler veya hatalı
ve suç teşkil eden tavırlar, kimliğini yeni yeni bulmaya
çalışan gençlere yanlış örnekler göstermekten öte gitmez.
E-Posta:
a.kilicarslan@web.de
Yazarın
diğer
yazıları:
Buna
hakkınız yok
Almanya’nın
rotası
Müslüman
Kadınlar, Birleşin!
Namus
Cinayetleri
Türkler
şiddet kurbanı
Almanya
yaşlanıyor
A’dan
Z’ye plan olsanız ne yazar?
Seçimler
ve Azınlık Türk Kadın Hareketi İlişkisi
Göçelim,
ancak göçen olmayalım!
Erkekler
farklı mı ölür?
8
Mart Dünya Kadınlar Günü
Aman,
çifte kavrulmayalım!
Avrupa
aydınlanmış da...
Hollanda’da
pişti, üzerimize düştü
Kadınlar
siyasetin neresinde?
Azınlık
Türk kadın hareketi var mı?
SAYFA
BASI
|