|
DUYGULAR
Ayten Kılıçarslan
|
|
|
a.kilicarslan@t-online.de
|
8
Mart Dünya Kadınlar Günü
“8 Mart”, Avrupa ve Amerikalı kadınların “hak
mücadelesi”ni sembolize eden bir gün. Avrupa ve
Amerika’da verilen hak mücadelesinin, özellikle gelişmiş
ülke kadınlarının hayatında değişikliklere
sebep olması, bu günün hemen her yıl “kadın
hakları” konusunda mücadele etme geleneğinden
gelen kadın kuruluşları tarafından
kutlanmasına sebep teşkil etmektedir. Ancak, “8
Mart kadınlar günü”nü kutlayanların pek çoğunun,
bu günün tarihçesi hakkında çok fazla bilgi sahibi
olmadıkları veya tarihçesinden soyutlayarak bu günü
kutlamaya kararlı oldukları anlaşılmaktadır.
Zaten, “anneler günü”, “babalar günü”,
“öğretmenler günü”, “çocuklar günü”,
“sevgililer günü” v.s. diye sürüp giden o kadar
kutlanacak gün var ki, böyle günler, gün enflasyonunda
kaynayıp gitmektedir.
Tarihçesine bakılınca, “8 Mart”ın
”işçi hareketi”nin bir sonucu olduğu görülür.
Endüstrileşme sürecinde günümüz şartlarıyla
değil karşılaştırmak, tasavvur dahi
edemeyeceğimiz biçimde patronlar tarafından sömürülen,
madenlerde, metal, tekstil ve diğer iş kollarında
haftada 60 saat çalıştırılıp emeği
ucuza giden kadın işçiler, önce hayatta kalabilmek,
sonra sağlıklarını muhafaza edebilmek ve
insanca yaşayabilmek için “hak mücadelesi”
vermek zorunda kalmışlar, hatta bu mücadelede,
erkek işçilerin desteğini dahi yeterli düzeyde
alamamışlardı. Özellikle kriz dönemlerinde
“ucuz işgücü” olarak erkek işçiler
tarafından “rakip” kabul edildikleri için,
sendikaların kerhen desteklemek zorunda kaldığı
kadınlar, 19. yüzyıl ortalarından itibaren
grevlere katılmaya başlamışlardı.
1842’de Britanya’daki madenlerde çalışmaları
yasaklanana kadar kadınlar sepetlerle kömür taşımış,
ağır işlerden dolayı bacaklarında, sırtlarında
deformasyonlar oluşmuş, hamile kaldıklarında
vücutları iflas noktasına gelmiş, bebeklerini
fabrikalarda doğurmuş ve doğumdan birkaç hafta
sonra işbaşı yaptıklarında,
fabrikaların kirli çalışma ortamlarında
bebeklerini emzirerek ailelerini geçindirmeye çalışmışlardı.
Ancak 1847 yılına gelindiğinde, kadınların
mücadeleleri sonucu çalışma saatleri günde 10
saatle sınırlandırılmıştır.
Bunun üzerine sendikalar bütün işçiler için bu hakkı
desteklemiş ve zamanla bu hakkın bütün işçiler
için geçerli olması sağlanabilmiştir. Bu örnek,
işçi kadınların verdikleri “hak mücadelesi”nin
ne sadece bir “işçi hareketi” ne de bir “kadın
hareketi” olarak adlandırılamayacağını
göstermektedir. Verilen mücadelenin sonuçları, sadece
endüstrileşme sürecinde değil, günümüzde de görülmektedir.
Günümüz Avrupa’sında normal sayılan “annelik
izni”, “doğum izni”, “sınırlı
çalışma saatleri” gibi düzenlemeler, bu sürecin
bir sonucudur.
Gelelim “8 Mart”ın tarihçesine... 8 Mart
1857’de, New York’taki tekstil işçisi kadınlar
greve gitmişlerdi. Bir ifadeye göre bu günün seçilmesinin
sebebi bu olaydır. Fakat bir başka “8 Mart”ta
(1908) çok daha vahim bir olay gerçekleşecektir. Yine
New York’ta, Cotton tekstil fabrikasında çalışan
kadınlar, daha iyi çalışma şartları
talebi için diğer işçi kadınlarla birlikte
greve giderler. Bu grevin yayılmasını önlemek
için grevci kadınlar, fabrikaya kilitlenirler. Hemen ardından
fabrika bilinmeyen (!) bir sebepten yanar ve kaçamayan 129
grevci kadın yanarak hayatını kaybeder. Bu
olaydan bir yıl sonra Amerika’nın Manhattan
kentinde, 20 bin dikişçi kadın greve gider ve
binlercesi tutuklanır. İki ay süren bu grevin
sonucunda fabrika sahibi isteklerinden vazgeçmek zorunda kalır.
Bütün bu gelişmeler sonrası Kuzey Amerikalı
sosyalistler, Şubat ayının son Pazar günleri
sosyalist fikirlerin ve kadınların seçim hakkının
propogandasını yapmak üzere “kadınlar günü”
kabul edilmesini teklif ederler. Bu teklif, Clara Zetkin tarafından
1910 yılında Kopenhag’da toplanan ”İkinci
Uluslararası Sosyalist Kadın
Konferansı”nda, kadınların
taleplerinin ve ezilmişliğinin gündeme getirileceği
bir gün kutlanması gayesiyle gündeme getirilir ve ilk
“Uluslararası Kadınlar Günü“ 19 Mart
1911’de Almanya, Amerika, Avusturya, Danimarka ve İsviçre’de
kutlanır. Bu günde ilan edilen temel talepler,
-
Emperyalist savaş karşıtlığı
-
İşçiyi koruma kanunları
-
Kadınlar için seçme ve seçilme hakkı
-
Eşit işe eşit ücret
-
Günde sekiz saat çalışma
-
Anneler ve çocuklar için yeterli koruma
-
Asgari ücret tesbiti olarak belirlenir.
1921 yılına kadar Şubat ve Mart aylarında
farklı günlerde kutlanan “Uluslararası Kadınlar
Günü”, “İkinci Komünist Kadınlar
Konferansı”nda “8 Mart” olarak
belirlenecektir. Bu tarihle, 1908’de 129 kadının
hayatını kaybettiği güne atıfta
bulunulmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında da “Uluslararası
Kadınlar Günü” kutlanmış ve çeşitli
konular belirlenerek tartışmaya açılmıştır.
1918’in konusu “kadınların oy hakkı”
iken, 1931’de ekonomik kriz sebebiyle Avrupa’da
milyonlarca kadının kürtaja başvurması ve
krizin 44 bin kadının hayatına malolması
tartışılmıştır. 19. yüzyılda
hayati konular tartışma ve mücadele konusu iken,
zamanla adım adım elde edilen kazanımlar, ağırlıklı
olarak konuları “kadınların sosyal ve
siyasi hakları”na doğru kaydırmıştır.
Fakat dikkat çekici olan, 20. yüzyıl ortalarında sürdürülen
tartışma konularıyla günümüz konularının
birbirine benzemeye başlamasıdır. Belki de 2005
yılında, Almanya’daki kadınları
etkileyen “Hartz IV”, bu tartışmaları
yeniden geriye götürecek, kadın derneklerine nostalji
yaşatacaktır. Zira “düşük ücretli işleri
kabul etme mecburiyeti” ve kalifiye eleman gerektiren işlerde
kadınlardan ziyade erkeklerin tercih edilmeye devam
etmesi ve “eşit işe eşit ücret”
prensibinin hala tam olarak geçerli olmaması, hatta “ALG
II” adı altında “sosyal yardım”
alan küçük çocuk annesi kadınların da işe gönderilebilecek
olması gibi ayrıntılar, bu tartışmaları
hatırlamaya sebep olacaktır.
Avrupa ve Amerikalı endüstri toplumu kadınlarının
verdiği mücadele, Avrupa’da “kadın hareketi”ne
“lokomotiflik” yapmış ve pek çok hakkın
elde edilmesini sağlamıştır. Bunlara “seçme
ve seçilme hakkı” da dahildir. “Annelerin
korunması”, “devletin kadını koruma
görevini üstlenmesi”, “şiddete karşı
sığınma evleri“ v.b. uygulamalar hep bu sürecin
bir parçasıdır. Fakat aynı sürecin endüstrileşmeyi
farklı yaşayan, farklı sosyal yapıya sahip
toplumlarda da bu biçimde gelişmesi beklenemez. Her
toplum aynı tecrübeyi yaşamak zorunda değildir.
Bazen şartlar bunu gereksiz kılar, bazen de
toplumlar diğerlerinin tecrübelerinden faydalanarak
kendilerinde değişim sağlayabilirler. Fakat
bilinmesi gereken şudur: Hareket etmeden değişim
yaşanmaz. Değişimin, gelişimi sağlama
şansı yüksektir. Değişim ve gelişim
ise toplum olmanın, insan olmanın şartıdır.
E-Posta: a.kilicarslan@t-online.de
Yazarın
diğer
yazıları:
8
Mart Dünya Kadınlar Günü
Aman,
çifte kavrulmayalım!
Avrupa
aydınlanmış da...
Hollanda’da
pişti, üzerimize düştü
Kadınlar
siyasetin neresinde?
Azınlık
Türk kadın hareketi var mı?
SAYFA
BASI
|