|
Türkler
şiddet kurbanı
Almanya’da, son zamanların en önemli tartışma konularından
birisi de “yabancılar”, özellikle de Türkler
arasında “aile içi şiddet”in boyutu.
Aile içi şiddetin Türkler’de diğerlerinden fazla
olup olmadığını araştırmaya dahi
gerek duymadan, Türklerin şiddete daha meyilli olduğuna
çoktan karar verilmiş durumda. Resmi kurumların
desteğiyle yayınlanan yazılı ve görüntülü
yayın organlarında dahi durum bundan farklı değil.
Söz konusu Türkler ve istenmeyen yabancılar olunca, eşit
mesafede durarak olayları değerlendirme ve kışkırtmaksızın
kamuoyuyla paylaşma prensibi, geçerliliğini
kaybediyor.
Federal Göç ve Sığınmacılar Dairesi’nin mali desteğiyle
üç aylık olarak yayınlanan “aiD-Integration
in Deutschland”ın 2-2005 baskısında işlenen
ana konu da aile içi şiddet. Başlık “Häusliche
Gewalt – Ein typisches Migrantenproblem? (Aile içi
şiddet – Tipik bir göçmen sorunu mudur?)“. Her ne
kadar başlıkta bu bir soru şeklinde ortaya atılmış
ve araştırılmış gibi görünse de,
yazılanlardan kararın çoktan verilmiş olduğu
ve aslında soru işaretinin olaya mesafeli yaklaşılıyormuş
intibaı vermekten öte işe yaramadığı
açıkça anlaşılıyor. Bu tür araştırmalarda
soru işareti sadece bir taktik işlevi görüyor. Üstelik
başlığa bakıldığında konu göçmenlermiş
gibi gelse de, aslında yazıda “aile içi şiddet
tipik bir Türk problemidir” yargısı işleniyor.
Dergide verilen rakamlar, 1999 yılında Federal Hükümetin “kadınlara
yönelik şiddete karşı mücadele hareket planı”
çerçevesinde Federal Aile, Yaşlılar, Kadın ve
Gençlik Bakanlığı tarafından yaptırılarak
sonuçları 2004 yılında açıklanan bir araştırmaya
dayanıyor. Bu araştırmaya 143 Türk kadınının
katıldığı belirtilen yorumda, sormacaya (ankete)
katılan kadınlara nasıl ulaşıldığı
ve hangi sorular sorulduğu açıklanmamış.
Dergiye göre sormacaya katılan Türk kadınlarının
yüzde 49’u 16 yaşından itibaren fiziki ve/veya
cinsel şiddete uğramışlar. Ana araştırmada
(bu ne demekse?) bu oran yüzde 40 imiş. Türk kadınları
yüzde 46 ile diğer kadınlara oranla (yüzde 37)
daha fazla fiziki şiddete maruz kalıyorlarmış.
Doğu Avrupalı kadınların ise yüzde 17 ile
daha ziyade cinsel şiddete maruz kaldıkları ve
bu oranın genelde yüzde 13 olduğu tesbit edilmiş.
Türk kadınları yoğun olarak eşleri ve
aileleri tarafından şiddete uğrarken, cinsel
şiddet de aynı çevreden geliyormuş. Doğu
Avrupalı kadınlar, cinsel şiddeti daha yoğun
olarak tanımadıkları şahıslardan görüyor
ve iş yerinde cinsel şiddete uğruyorlarmış.
Bu sonuçların kadınların hangi ifadelerine
dayandırıldığı ve Türk kadınlarında
aile içinde yaşanan fiziki şiddet ile aile içinde
yaşanan cinsel şiddetin hangi oranda gerçekleştiği
ise verilen bilgilerden anlaşılamıyor.
Yine Türk kadınlarında zorla evlendirilme olayları
incelenirken sormacaya katılan 143 kadından yüzde
25’inin evlenmeden eşlerini tanımadıklarının
ortaya çıktığı belirtiliyor. Fakat burada
evlenmeden önce eşlerin birbirini tanıyıp tanımadıklarını
hangi sorularla tesbit ettikleri belli olmadığından,
“tanıma” kavramından “flört”ün
mü, yoksa ismen ve şahsen evlenilecek eşi
evlilikten önce tanımamanın mı kastedildiği
de anlaşılamıyor. Fakat okuyucunun kafasında,
hiç birbirlerini görmeden gözü kapalı
evlendirildikleri fikri oluşuyor.
Evliliklerin yarısında eşin akrabalar tarafından seçildiği
belirtilirken, sanki kadınların fikri dahi
sorulmadan akrabalar istediği için evlilikler yapılıyormuş
gibi bir sonuç ortaya çıkarılıyor. Ancak iki
cümle sonra daha detaylı bir bilgi edinme imkanı
yakalıyoruz: Eşi akrabaları tarafından seçilen
kadınların yaklaşık dörtte birinin fikri
alınmıyormuş. Fakat bu ifade öyle bir yere sıkıştırılmış
ki, sanki 143 kadının dörtte birinin evlenirken
fikri alınmamış zannediliyor. Halbuki burada söylenmek
istenen, 143 kadının yarısının
akrabanın seçtiği eşle evlendiği ve
bunların dörtte birine yakınının da
fikrinin alınmadığı. Bu da sormacaya katılanların
en çok sekizde biri demek oluyor. Tam olarak sayı
verilmediği için, bize bu rakamın en fazla 18
olabileceğini tahmin etmek kalıyor. Yine araştırmada,
kadınların yüzde 23’ünün, “eşimi
kendim seçsem daha iyi olurdu” sonucuna vardığı
belirginleşiyor. Fakat bu yorumdan da bunun bir prensibi
mi, yoksa eşten memnun olunmadığını mı
ifade ettiği anlaşılamıyor. Tek belirgin
sonuç, sormacaya katılanların yüzde 23’ünün eşlerini
kendilerinin seçmediği, yani görücü usulüyle
evlendirildikleri.
Genel ifade tarzından, görücü usulünün de zorla evlendirme kapsamında
algılandığı anlaşılıyor.
Ortaya çıkan bir başka sonuç da evlendirilenlerin
yüzde 17’sinin evliliğe zorlandıkları
hissine sahip oldukları. Bu ifadeden de genel içinde mi
bu rakamın yüzde 17 olduğu, yoksa eşleri
akrabaları tarafından seçilenler arasından mı
olduğu anlaşılamıyor. Son olarak da
dergide, zorla evlendirilen kadınların diğerlerinden
daha fazla şiddet mağduru olduklarının
tesbit edilemediği cümlesi yer alıyor. Netice
itibarıyla bu araştırma da, zorla evlilik adına
kamuoyunda yer alan tartışmalara kaynaklık
edebilecek bir nitelik taşımıyor.
Federal düzeyde yapılan bir araştırmanın çok daha
fazla denek üzerinde yapılması, geçerlilik elde
edebilmesi için önemli bir kriter. Tabii ki araştırmalarda
geçerlilik sadece deneklerin sayısıyla ölçülemez.
Araştırmanın şeffaf olması, sonuçlarının
anlaşılabilir olması ve soruların da
sormacaya katılanları yönlendirmekten kaçınarak
özenle seçilmesi, önemli diğer kriterlerdendir. Hele
hele resmi bir kurum tarafından desteklenen bir yayının,
iddilarını ortaya koyarken, kaynaklarını
tarafsız ve geçerli araştırmalar arasından
seçmesi ve kamuoyunu yanlış yönlendirmemesi
beklenir.
Elbette söz konusu şiddet ve zorla evlendirmeler olunca sayılar
değil, tek tek olaylar ve o olayın mağdurlarının
çekmekte olduğu sıkıntılar önemlidir.
Ancak, söz konusu özellikle siyasi çevrelerin de katılımıyla
kamuoyu önünde yapılan ve külliyen bir toplumu hedef
alan tartışmalar olunca, bu tartışmalara
kaynak olarak gösterilen rakamlar da ciddiyet kazanmaktadır.
Nitekim Almanya’da sürdürülen tartışmalar, mağdurlara
yardım etmek ve mağduriyeti ortadan kaldırmak
maksadı taşımaktan çok uzaktır. Tartışmaların
hedefi bir toplumu karalamak ve çamur atarak o toplumu
kamuoyunda hedef yapmak şekline dönüşmektedir. Bazıları
bu hedefe alet olurken, bazıları da savunma
psikolojisi ile olayın boyutlarını hafife alır
hale gelmiştir. Bu durum, boyutları tam olarak
bilinmemesine rağmen, bu derece önemli bir konunun sağlıklı
olarak tartışılmasını ve çözümler
üretilmesini önlemektedir. Tartışmaların sağlıklı
yapılabilmesi için siyasi boyuttan çıkarılarak
ilmi bir boyut kazandırılması gerekmektedir.
Aksi halde Türkler, medya ve siyaset ortak yapımı
bir şiddetin kurbanı olmaya devam ederler. Bu da
beraber yaşamaya ve şiddeti ortadan kaldırmaya
değil, Türk düşmanlığına ve kadınlar
başta olmak üzere bir halkın mağduriyetine
yarar. Acaba asıl istenen bu mudur?
E-Posta:
a.kilicarslan@web.de
Yazarın
diğer
yazıları:
Türkler
şiddet kurbanı
Almanya
yaşlanıyor
A’dan
Z’ye plan olsanız ne yazar?
Seçimler
ve Azınlık Türk Kadın Hareketi İlişkisi
Göçelim,
ancak göçen olmayalım!
Erkekler
farklı mı ölür?
8
Mart Dünya Kadınlar Günü
Aman,
çifte kavrulmayalım!
Avrupa
aydınlanmış da...
Hollanda’da
pişti, üzerimize düştü
Kadınlar
siyasetin neresinde?
Azınlık
Türk kadın hareketi var mı?
SAYFA
BASI
|