|
DÜŞÜNCE
TURU Fikret
Ekin
|
|
|
fikretekin@web.de
|

Komplo
Teorisi Yok-5
Göstermelikte olsa, demokrat idareli bir toplumsanız,
bir siyasi harekette başlatmayı düşünüyorsanız
veya toplum mühendisliğine soyunmuşsanız,
yapacağınız ilk iş, mutlaka, fikrinizin ve/veya
siyasi hareketinizin toplumda karşılığını
sağlamak olmalıdır.
Aksi halde başarılı olma şansınız
yoktur.
Herkesin bildiği bu yalın gerçeği,
toplumları istedikleri biçimlerde yönlendirmek isteyen
“toplum mühendisleri”nin bilmemesi mümkün müdür?
Elbette hayır!
O zaman Türkiye’nin 28 Şubat sürecine gelişini/getirilişini,
gerilerden alarak, bir kez daha incelemeye ne dersiniz?
Bugün sebeb olarak gösterilenlerinde, goygoyculuk
yaparak bu işi kışkırtanlarında ve
hatta tank yürüterek işi kotaranlarında büyük
ekseriyetinin hemfikir olduğu konu; 28 Şubat’ın Türkiye’ye,
Türk insanına ve İslam alemine verdiği zararın
tartışılmaz olduğudur.
Yani aradan geçen 8 yıl, 28 Şubat’ın
bir “dolmuşa
bindiriliş” olduğu konusunda, hemen hemen
herkeste ortak kanaattir.
Peki ama, Türkiye’de defalarca denendiği halde
ciddi bir netice alınamayan laik-antilaik çatışmasında,
nasıl olmuşta, Türkiye gibi %99’u Müslüman olan
ve devletin dine müdehalesi/dinin devlete müdehalesi gibi
teokratik bir yapısal kültürden gelmeyen bir ülkede, böylesine
vahim bir yanlış yapılabilmiştir?
Eğer 28 Şubat darbesini, basit bir Erbakan
aleyhtarlığı olarak algılamıyorsanız;
ki değildirde, o zaman o noktaya toplumun nasıl
getirildiğinin ipuçlarını, daha gerilerde
aramak gerekir diye düşünmeliyiz/düşünmelisiniz.
Eğer belli bir kesimin Ankara’nın göbeğinde
“Kahrolsun Şeriat”
çığlıklarıyla yürümesine/yürütülmesine
sebeb olan Uğur Mumcu cinayeti(!), Dursun Emeç
faili-mechulu(!), Ahmet Taner Kışlalı
faili-mechulu(!); Fadime/Müslüm Gündüz; Ali Kalkancı
vs. gibi olaylarla birlikte; piyasaya sürülüş biçim
ve sıralınışı dikkate alınarak
düşünülürse; bunun üzerine o günlerde gündeme
birdenbire gelip/getirilip, uzun müddet serviste tutulan
Hizbullah görüntüleri de eklenince/eklenebilirse resim artık
tamam demektir.
Fikrinizi veya siyasi hareketinizi toplumun en azından
bir kesimine de olsa, geçici de olsa, pazarlamışsınız
demektir.
Bundan sonrası
karşı tarafın yapacağı bir
yanlış adımı beklemek ve kör korkuları
körüklemekten ibarettir.
Hatta çoğu zaman karşı tarafın
atacağı adımda
beklemez; bizzat yönlendirilir ve attırılır;
önceden ayarlanmış “güvenilir
danışmanlar” ve “yakın
dostlar” kanalıyla.
Eh, oyun bir sahneye kondumu, gönüllü görev alacak
aktörler ve piyonlar bulmak,
hiç de zor değildir artık.
Şimdi Uğur Mumcu’yu kimlerin katlettiğini
henüz bilmesek de, kimlerin katletmediğini, yani bu olayla Müslümanların
uzaktan-yakından bir alakalarının olmadığını/olamayacağını
tüm çıplaklığı ile biliyoruz.
Çünkü biliyoruz ki; Uğur Mumcu, Müslümanlarla
ilgili değil, gerilim yaratarak köşe dönenlerle ilgili bir araştırma
yaptığı için susturulmuştur.
Ama o günleri bir hatırlarsanız,
aslan medyamızın, “malum aydınlarımızın”
hep bir ağızdan, Uğur Mumcu’yu nasıl da
“laiklik şahidi” yaptıklarını hatırlayacaksınız.
Aynı oyunların, aynı
biçimde, niçin Turan Dursun, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı
olaylarında da tezgahlandığını, bugün
sahip olduğumuz net bilgilerle, bir kez daha hatırlayalım.
Bütün bunlara bir de,
“Aczimendi Şeyhi” olarak lanse edilen, ama daha sonra
“serbest gezen devlet
memuru” olduğunu öğrendiğimiz Müslüm Gündüz
ve şürekasının malum medyamızda üç öğün
arzı endam edişlerini/ettirilişlerini, iğrenç
ilişkilerinin peşpeşe deşifre edilişini,
ne hikmetse(!) medya eşliğinde, zamparalık görüntüleri
ile birlikte eklersek, sanırım oyun anlaşılmış
olacaktır.
Aslında her bir olay
hakkında, şu andaki mevcut bilgilerimizle dahi,
sayfalarca ilginç bilgiler sunabiliriz. Fakat gayemiz bu yazı
içine uzun bir dönemi sığdırmak olduğu
ve bu konularla ilgili bilgilerin artık herkesce malum
olduğu için, sadece hatırlatmalarla yetinmek
durumundayız.
Mesela o günlerin baş aktörlerinden, “İslamcı-feminist”
diye lanse edilen, Gonca Kuriş’in açığa çıkan
ABD-İsviçre ilişkileri, Türkiye solcuları ile
olan yakın ilişkileri, savundukları(!) ve başına
gelenlerle birlikte düşünülse bile, tek başına
oyunu anlamamıza yetmektedir...
Ki, bu konularda son zamanlarda, satır aralarında,
yeterli malumat, parça parça da olsa, verilmektedir artık.
Sincan’daki “Kudüs”
adlı gösteri, TBMM’deki “deyyüs/deyyüs-u
Ekber” şamatalı tiyatrolar ve bugün hala
vicdanı olanların sorguladığı, şamatalı
Ramazan Yemyeği(İftar)
sunumuda ilave edilince; yapılacak iş perdeyi
kapatıp, yeni bir sahneye hazırlıktan ibarettir.
Ve öyle de olmuştur.
Kaybeden ise her zaman olduğu gibi, yine Türkiye
olmuştur!
Kazanan kim mi?
Onu, açılan ikinci perdeyi iyi takip ederseniz,
siz de rahatca görebilirsiniz...
Sadece bugünlerde kimin kiminle kolkola ve hangi yola
gittiğine bakınız yeter...
Hala komplo yok diyorsanız, iyi uykular...
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
Komplo
Teorisi Yok-5
Komplo
Teorisi Yok-4
Komplo
Teorisi Yok-3
Komplo
Teorisi Yok-2
Komplo
Teorisi Yok-1
Kerkük,
Ne Kadar Türk?
Dededen
Toruna Türkçe(!)
İman'ı
Vurdular
Bir
Ramazan Daha Geçti!
Bir
Konuşmaya Notlar..
Güvenlik mi
hürriyet mi?
Hadi
oradan sende...
''Bu
Ne Kafa"
''Puzzle''
ın bütününü görmek (3)
''Puzzle''
ın bütününü görmek (2)
"Puzzle''
ın bütününü görmek (1)
Berlin`deki Yargıclar izinde
mi?
Ne
olur, ne olmaz
Cadı
Avı
Bizden
hatırlatması
İki
Olay ve Hasta kafa
İnsanlığa
Kurulan Tuzak
Bir
Bu Eksikti!
Bütün
“teferruatta” mı saklı?
Kaşınan
ve Kaşıyanlar
Dünden
Bugüne Değişen Bir Şey Yok
SAYFA
BASI
|