DOSTCA
Halil
Gülel
|
|
|
halilgulel@t-online.de
|
Sanatcının Elindeki Taş
BERGAMA
HEYKELTRAŞLARI
Pek taze penbe tenlere benzer bu taşları
Yontarken eski Bergama heykeltraşları
İlham eden vucûdun edasıyle mest imiş;
Heykeltraş demek o zaman putperest imiş.
İnsan vücûdu bazan açık, bazan örtülü,
Her çizgisiyle san’atı canlandıran büyü.
Artık dehaya eski güzellikler sinmiyor.
Gördük ki yer yüzünde ilahlar gezinmiyor.
Yahya Kemal BEYATLI
„Pek taze pembe tenlere benzer bu taşlar“ diye
başlayan bu şiir, bizi tarihin derinliğine götürmektedir.
Bu taşlar, artık bir mimari eseri, bir sığınağı,
bir sınırtaşını belli eden alalalede
bir taş değildir. Artık tabiattaki durumundan
uzaklaşmış ve ona bir başka değer yüklenmiştir.
Dünyadaki taş ve ona benzer maddelerin yapısı
ve özelliği hakkında duracak değiliz. Fakat,
sanatçının eline geçen ve onun tarafından
yontulan taşın kıymet derecesi, tarih çağlarını
aşarak bize kadar bir çok bilgi, zevki, hatıra ve
özelliği ulaştırmış olmasındandır.
Eski Mısır Kültürünü de dev yapılarını,
basit bir şekilde yontulmuş ve üst üste konmuş,
firavunların anıt mezarlarını (Piramit -
ehramları) oluşturan taşlara borçludur.
Onlardan bize kalan taşlar bazen dikili taşlardır,
bazen heykel, bazen de piramitleri meydana getirenlerdir.
Keopus Piramiti, Lüksor Tapınağı, Sfenks ve
dev firavun heykelleri taştan yapılmış ve
yüzyılları bin yıllarla aşarak günümüze
kadar gelmiştir.
Yazının bulunmadığı veya yazılı
metne dayalı bir kültür ürünü bırakamayan
toplumlar, eğer bir de monumental (kalıcı taş
- mermer gibi) eserler, anıtlar ve benzeri yapılar bırakamadılarsa;
unutulmaya mecbur olmuşlardır. Haklarındaki
bilgilerimiz ya çok azdır, ya da masalımsı birşeydir.
Taşın
yavaş aşınması, bulunduğu iklim
şartlarına en iyi dayanması bir çok kültür
çevrelerinde, onu, anıtların vazgeçilmez malzemesi
durmuna getirmiştir. Polinezyadaki taş anıt
ve heykeller, Aztek, İnka, Maya tapınak ve anıtları,
Yazılıkaya, Nemrut Dağı heykelleri,
Piramitler, tapınaklar, Orhun Abideleri taşın
kalıcı oluşuna birer örnek olarak verebiliriz.
Şiirin ilk mısrasında, penbe tenlere özellikle
gençliğe benzeten bir devri tasvir eden taşlardan
bahsedilmektedir. Buradaki taşlar, adeta genç bir vücutta
bulunan tazeliği arzeden eti andırmaktadır. Bu
taşları şiirin ikinci mısrasında
okuduğumuz zaman kimin elinde yontulduğunu görürüz.
Eski Bergama heykeltraşları, Ege Havzasında
gelişen ve Helenistik dönemin gelişmiş sanat
ekolunu yansıtan sanatçılara denir. Helenistik dönem,
genellikle M. Ö. 300 ile 30 yılları arasında
geçen devirdir. Mekodonyalı Büyük İskender’in
imparatorluk kurması, bir nevi Yunan sanatının
yayılmasıdır. Küçük kentlerde gelişen
ve olduğu yerde sınırlı bir tesir alanı
olan Yunan Sanatı, İlk Çağ’ın bilinen dünyasını
etki alanına alıp, adeta onun figur dili haline
gelmiştir.
Helenistik dönemi yalnız heykel olarak ele alacak
olursak; bu dönemin heykellerinin çarpıcı ve yırtıcı
olduğunu, etkilemek amacı taşıdığını,
büyü ve dinle fazla alakalı olmayan, hareketsiz biçimleri
terkedip abartılı bir devinim içerdiği görülür.
Mimari eserlerde de çeşitlilik başlamıştır
ve Stao (sıra, dizi dükkan gibi yapılar), kitaplık,
bouleterion (kent meclisi), gimnazyum gibi anıtsal yapılar
yapılmıştır. Nitekim Bergama’da tarihte
böyle yapılarıyla meşhur bir kenttir.
Bir çok güzel eseri bağrında yaşatan bu
Etrüsk kenti, kurucuları tarafından M. Ö. VIII yüzyılda
terkedilmiş ve Etrüskler Batı Anadolu’dan ayrılarak
Kuzey İtalya’ya göç etmişler ve orada da bir
Bergama şehrini kurmuşlar. M. Ö. VIII yüzyılda
Anadolu’dan ayrılan Etrüskler, Roma’nın
kuzeyine yerleşmişler ve orada Roma’nın
kuvvetlenmesine kadar ömür süren hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir.
Anadolu’daki Bergama (Pergamon) Helenistik dönemde krallık
haline gelmiş, aynı zamanda da çevresinin ve bölgesinin
büyük bir kültür ve sanat merkezi olmuş, kalıntılarını
gördüğümüz kütüphanesiyle de ünlenmiştir.
Eski İyon - Yunan kültür merkezlerinden olan
Bergama, Antik dönemde ve Hıristiyanlıktan önce
kendine has eserlerle süslenmiştir. Bu eserlerin bir çoğunun,
özellikle heykel ve rölyeflerin (kabartmaların) baş,
el ve ayakları tahrip edilmiştir. Bunları
tahrip edenler, önyargılı olarak Batı’da ve
bizdeki bazı aydınların görüşünün
aksine Türkler ve müslümanlar değildir. E. H.
Gombrich’in Sanatın Öyküsü adlı kitabında
bu vaziyeti şöyle açıklamaktadır: „Nitekim,
antik dünyanın hemen bütün ünlü heykellerinin yok
olmasının başlıca nedeni, Hıristiyanlığın
zaferinden sonra, kafir tanrıların heykellerinin parçalanmasının
kutsal bir görev sayılmasıdır.“(1) Türkler ve müslümanlar, bu eserleri
bir ibret vesikası olarak, tahrip etmeden yakınlarına
kendi yerleşim merkezlerini kurmuşlardır. Eğer,
tahrip etmiş olsalardı; bugün Türk ve İslam
ülkelerinde ne Pramitler, ne Luksor, ne Persepolis, ne Nemrut
Dağı, ne Aspendos, ne de Kapodokya kalırdı.
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
Sanatcının
Elindeki Taş
Ölmeden
önce ölmek
Olgun
İnsan
İnsan,
güzellik ve yokluk
SAYFA
BASI
|