|
DÜŞÜNCELER
Hidayet
Kayaalp
|
|
|
h.kayaalp@web.de
|
ÖVGÜLERLE
SÖVGÜLER ARASINDA
İSMET
ÖZEL
“Bir imparatorluk genişliğindeki gençliğim
sırasında” bundan tam 22 yıl önce, yine karlı
bir Mart ayı idi... İstanbul’dan bindiğim
otobüs askerlik yapacağım Burdur’a doğru yol
alırken Topkapı Garajından aldığım
gazeteleri bitirip çantamdaki kitabı çıkarmıştım.
12 Eylül 80 darbesinin baskısı her alanda kendini
hissettiriyordu; bu yüzden gazetelerde hep birbirine benziyen
haber yeraldığı için okunmaları da fazla
zaman almıyordu. Bunun yanında, sağda ve solda
birçok dergi, agresif politik söylemleri bırakıp
kendi özeleştirilerini yapabilme cesaretini göstermeğe
başlamışlardı. Aslında çantamdan çıkardığım
kitap bir derginin “İnanmış Aydının
Problemleri” adlı soruşturmasının kitap
haline dönüştürülmüş şekliydi. Kitabı
şöyle bir karıştırdım, birçok tanıdık
isim vardı; Erol Güngör’den Süleyman Uludağ’a,
Rasim Özdenören’den Hayrettin Karaman’a kadar
kendilerini yazdıkları bir çok kitap ve makaleden
tanıdığım insanlar. Ama bir kişi vardı
ki onu daha önceden hiç tanımaz bilmezdim. Dikkatim
nedense ona yoğunlaştı. Sorulara verdiği
cevapları bir çırpıda okudum.
O günden beri hiç aklımdan silinmeyen sözler:
“İnsanların faziletli davranmayı tabii tavırlar
olarak kabul ettikleri bir ortamda büyük bir ahlak
felsefesinin doğmasına gerek kalmaz.”
“Soruyorsunuz: İslam düşüncesi bir kalkınma
ideolojisi olabilirmi?
Soruyorsunuz: İslam düşüncesi anti-emperyalist bir
mücadele proğramında temel unsur haline gelebilir
mi? Soruyorsunuz: İslam düşüncesi komünizme karşı
bir silah olarak kullanılabilir mi? Bunların hepsi
yirminci yüzyılda yapılmıştır ve yapılmaktadır.
Ama bütün bu olup bitenin, devam etmekte olanların
Kelime-i Tevhid ile müsbet manada bir ilgisi olduğunu
sanmıyorum. İslam’ı bir araç olarak görmek,
İslam’dan daha büyük değerlerin bulunduğunu
kabul etmek anlamına gelir. Eğer İslam’dan,
yani Allah’a teslimiyetten daha üstün değerler varsa
müslüman olmaya ne gerek var?” Bu sözler tabir caizse
kafama çivi gibi oturdu; ondan sonra kaç kez okuduğumu
ve o günden bugüne de kaç kez seslendirdiğimi
bilmiyorum.
Eğer Roger Speryy’in “Çifte Beyin” tezi doğru
ise, sanki yukarıdaki sözler, beynimin sağ (sezgisel)
tarafıyla düşünüp de, sol (planlamacı) tarafıyla
düzene sokmayı birtürlü beceremediğim sözlerdi.
Böyle sözleri ancak büyük şairler söyleyebilirdi.
Aklıma birden N.Fazıl’dan kaldığını
sandığım bir şair tanımı geldi:
“Şairler toplumun hafızasıdır; onların
mırıldanmalarını, sayıklamalarını
şairler seslendirirler.” Ön sahifedeki kısa
biyografisini okuduğumda şair olduğunu öğrendim.
Şiirinden de bir alıntı vardı. İsmet
Özel’in şiiriyle şu dizeleriyle tanışmış
oldum:
“düşündüm yaslanarak şehrin kasıklarına,
düşündüm kafa kemiklerimi eritinceye kadar,
nedir bu kölelerin
olanca silahları,
silahların köleleri
olmaktan başka”
Daha sonra diğer şiirleri ve kitapları… Üç
Mesele, Zor Zamanda Konuşmak, Taşları Yemek
Yasak, Surat Asmak Hakkımız, İrtica Elden
Gidiyor, Erbain, Ve’l Asr bunlardan sadece bazıları.
“Cuma Mektupları„ İsmet Özel’in iple çektiğimiz
haftalık yazılarıydı o sıralarda.
“Mataramda Tuzlu Su„ adlı şiiri, İslam’la
bağlarını yeniden gözden geçirip yoğunlaştırmaya
başlıyan farklı mekânlardaki birçok arkadaşımın
ezbere mırıldanışları hep dikkatimi
çekmiştir. Sorgulama gelişimi; gelişim, çoğu
kez dışlanmayı göze almayı gerektirir.
Daha sonra anladım ki önemli şiirler böyle zor
zamanlarda insana direnme gücü veriyordu:
“boynumda
bana yargı
yükleyenlerin
utançlarından
yapılma mücevherler
sırtımda
sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya
tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya
hüküm giydim„
İsmet Özel’i bir şekilde tanımayı başarmış
bizim kuşağın insanlarını hep “şanslı„
insanlar olarak telakki ederim. Eğer
bizler, Ali Şeriati’lerden, Mevdudiler’den,
S.Kutup’lardan öğrendiklerimizi bir dengeye oturtup,
birilerinin hesabına heder etme gafletine düşmedikse
bunda İsmet Özel’in büyük etkisi olmuştur.
Herkesin, İslamcılığı reaksiyoner bir
tavır olarak algılamaya meyyal olduğu bir
zamanda o “İslamcılık Hz. Adem’le başlar„
deyivermişti.“ Tahran Müslümanların Moskovası
olmamalı „ sözlerini heyecanın dorukta olduğu
bir zamanda söyledi: Bu sözler, adeta soğuk duş
etkisi yaptı ama, hazmedebilenler “Dünya Sistemi„
diye bir şeyin varlığını anlayıp,
meselenin neye tekabül ettiğini farketme fırsatı
yakaladılar.
İsmet Özel’e göre İslam ve İslam Medeniyeti
bir birine karıştırılmamalı idi. “İslam
çölde doğdu ve hayatiyetini yine çölde, bozkırda,
göç yollarında, sınır boylarında yani küfr
ile uzlaşmadan yaşanabilen her yerde devam
ettirebildi. İslam medeniyeti Şam’da, Bağdat’da,
Kurtuba’da neşv-ü nema buldu. Oralardan Paris’e ve
Oxford’a taşındı„. Bence İsmet Özel’in,
bundan 23 yıl önce söylemiş olduğu bu sözlerle,
kısa zaman önce Tür Edebiyatı Dergisine verdiği
mulakatta söylediği “Türkler üstün yaratılmıştır„
sözleri birbirinin devamı sözlerdir.
Bugün, Paris ve Oxford’a taşınmış olan
“ medeniyet „ Amerika’nın öncülüğünde
yeniden bizi aydınlatmaya mı(!) çalışıyor
bilmiyorum. İsmet Özel’in kastı içinde bunların
da olabileceğini sadece seziyorum; ama onun çok daha önemli
birşey söylediğini biliyorum. Dünya sisteminin
temellerinin 14. yüzyılda İtalya’da çoktan atılmış
olduğu bir dönemde Müslüman Türkler bildiklerini
okuma yürekliliğini göstererek Osmanlı Devletinin
temellerini attılar. Öyleyse Dünya sistemine alternatif
olacak gücün damarı bu topraklarda mevcuttur onu bulup
çıkartmalıyız. Hatta bu damarın ucu
Mekke’nin fethine uzanır.
4. Ağustos 2003 tarihli son gazete yazısından
bazı kısa alıntılar:
“ Şimdiye kadar elimden ve sair azalarımdan ne
kadar gavurluk(!) sadır oldu ise hepsinin bir alıcısı
çıktı. Gelgelelim Türklüğüme bir müşteri
bulamadım „
“ İçinde bulunduğumuz çağ İslam’ı
arayanların onu ancak kitaplarda, Müslümanları
arayanların onları ancak mezarlarda bulabileceği
bir çağdır „
“ Ben sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka
yere gidiyorum. „
Üstad bir şiirinde yine, “yerimi yadırgadım„
diyordu, ama ilave ediyordu “yerim olmadı zaten, kendi
mezarımdan başka„
Zaten hakkında yazılıp, çizilenlere bakınca
o dizeler bu günde yerini koruyacağa benziyor.
İletişimde bir kural vardır; “ önce anlamaya
çalış, sonra anlaşılmaya „ Biz nedense
hep, kafamızın içindekilerle herkes bizi anlasın
kabul etsin, sonrada biz lütfedip birşeyler düşünürüz
tavrı sergilemeyi huy haline getirmişiz. İsmet
Özel’in gerek son söyledikleri, gerekse 2 yıl önce
“ Türklüğüme müşteri bulamadım „ sözlerinden
sonra yazılıp çizilenlere bakılırsa,
meseleye “ sizin takım, bizim takım „ mantığı
ile bakıldığı anlaşılıyor.
Hiç unutmam, 2 yıl önce bir arkadaşım, “
duydun mu İsmet Özel döndü! „ demişti; bende
“ söv, o zaman! „ diye cevaplamıştım… Öyle
bir kafanın anlıyacağı söz bundan
ibaretti.
Bir İnternet sitesinde hakkında, ellinin üzerinde görüş
beyan eden insanların yazdıklarını okudum;
yazık doğrusu! Hakarete varan sözlerden tutun “
nihayet gerçeği buldu „ gibi kilişe olmuş sözler
den ibaret. Hatta birisi, onun yazdıklarını anlıyamadığı
için çok üzüntü duyarmıştı, sonra o böyle
yapınca “ ben kendimi tebrik ediyorum, iyi ki anlayamamışım
„ diyor.
Bir çok tanıyanın söylediği gibi, İsmet
Özel’in bugünü, dünü ve evvelsi günü tam bir bütünlük
içindedir. Bu bütünlük çizgisi, benim anlayışıma
Hak arama ve Hak’kı söyleme çizgisi olarak yansıyor.
Allah’ın, samimiyetinin neticesi olarak onu imanla
şereflendirdiğini düşünüyorum.
Aşağıdaki satırlar İsmet Özel’in
hem fikrini hem de zikrini bize net olarak anlatacak kıymete
haiz bilgiler olmanın yanında, kendimize de “ ben
neredeyim? „ sorusunu sorma fırsatı vermesi yönünden
de ayrıca önemlidir:
“İslâm
davası Kur'an-ı Kerîm'in nazil olmasıyla değil;
Müslümanların Mekke'den Medine'ye hicret etmeleriyle başlamıştır.
Hicretin İslâm takviminde sıfir noktasını
teşkil etmesi bu yüzdendir. İslâm davasını
dava haline getiren Müslümanların, göç etmeleri, yer
değiştirmeleri değil; bulundukları yeri
ellerinde tutmaktan caymayışları, yani ufuk
olarak Mekke'nin fethini tayin
etmeleridir. Türklerin Türk, Türkiye'nin Türkiye olması
bu ufkun içindedir. Tarih
sahnesinde bir yer bulmasını İslâm'a borçlu
olan Türklerden başka, Araplar dahil, ikinci bir millet
yoktur. Yerküre üzerinde vatan olma vasfını
İslâm'dan alan yegâne ülke Türkiye'dir. Nasıl
Mekke'yi müşriklerin vatanı
saymamız İslâm'ın inkârı anlamına
gelirse, İslâm'ı inkâr etmeden Türkiye'yi de Türklerin
vatanı olmaktan çıkaramayız. Dünyada bir İslâm davası kaldıysa, bu dava Türkiye'nin
dar-ül İslâm olup olmadığı davasıdır.
Türkiye'nin bir mozaik manzarası arz ettiği doğruysa
tez vakitte parçalanıp dağılacaktır. Türkiye'nin varlığını
devam ettirmesini isteyen herkes onun yekpare bir beton kütlesi
manzarası arz etmesini sağlayan işin içine girmelidir.”
“Herkes
bu çerçeveyi esas alarak vatan haini olup olmadığını
kendine sormalıdır.”
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
Övgülerle
sövgüler arasında
Değişimin
Zihinsel Aşamaları
İletişim
kanalları ve farklı davranışlar
NLP
ve Biz
Kabaklı
köyün ahalisi ve NLP
"Değişim
mi, Gelişim mi?"
SAYFA
BASI
|