|
“ÜSTÜNÜZÜ GİYİNİN ÜŞÜRSÜNÜZ”
Soğuk
bir kış günü…
Merhum Peyami Safa, bürosunda oturmuş yazı yazmakla meşgul.
Kapısı açılıp, içeriye birisi girmiştir ama, merhumun
dikkati hâlâ yazdığı yazı üzerindedir. Başını ancak, “Peyami
Safa siz misiniz?” sorusunu duyunca kaldırır.
Bakar ki, karşısında kürk mantolu alımlı bir kadın!
“Evet…Peyami Safa benim” der.
Kadın, omuzlarında olduğu anlaşılan kürk mantosunu elleriyle
geriye itiverir… Çırıl-çıplaktır!
Üstad, kafasını çevirip, kaldığı yerden yazmaya devam
ederken, “Mevsim kış!” diye mırıldanır ve ilave eder:
“Üstünüzü giyinin, üşürsünüz!”
Namus ile iffet, edep ile ahlâk kavramlarının çoğu kez
birbirinekarıştırıldığına şahit oluruz. Bunlar hem
birbirinin aynısı, çoğu kez de birbirinin gayrısı olan
şeylerdir.
İffet, namus kavramı içinde yer alır ama, tek başına bu
kavramı karşılamaya yeterli sayılmaz. Aynı şekilde edep de,
ahlâk kavramı içinde mütalaa edilse de, tek başına bu
kavramın ağırlığını taşıyacak güçte değildir.
Meselâ, ömründe hiç “ uçkur arızası” olmayan bir insan
elbette iffetli bir insandır. Özellikle de erkekse, eli
öpülmelidir; ama aynı insanda ‘el arızası’ varsa, “Haram
helâl ver Allahım/ Senin kulun yer Allahım” diyorsa, bu
kişiye, “namuslu insan” diyebilecek miyiz?
Çocukluğunu Dede Korkut Masalları yerine, “Aheste çek
kürekleri” şarkısnın ninni versiyonunu dinleyerek geçirmiş
bir beyzadeyi hadi “edepli” zümresinden sayalım, ama
yetişkinliğinde de
“Ağam olasan Ömer, paşam olasan Ömer” türküsünü dilinden
düşürmüyorsa buna “ahlâklı” derken tereddüt etmeyecek miyiz?
Uzatmadan söyleyeyim:
Bizim coğrafyamızda, “Namus” veya “Ahlâk” gibi önemli
kavramlardan birisini kullanmaya niyetlenen insanda asgari
şu üç şart aranır: “Eline, beline, diline sahip ol!”. Şayet
takvadan bahsediyorsanız, dördüncü şart hemen devreye girer:
“Gönlüne de sahip olacaksın! (Bakara:284)”
Said İbn-i Cübeyr, “İktidar ve servet salih insanların
elinde olmalıdır” der.
“Siyaset ilimlerin anasıdır” diyen de, İmam-ı Gazali’dir.
Gel gör ki, ülkemin siyaseti ne hâllere düştü!
Birilerinin “Bel arızası”ndan zuhur eden manzaralar
birilerinin “eline” geçince, birileri de bunu “diline”
doladı... Artık iş bir “kahraman”a kalmıştı ve mendilden
tavşan değil “Gandi Kemal” çıkıverdi...
Gerçekten bu kadar ucuz mu bu işler?
Bu millet bu şaklabanlığı yutacak mı? Yıllardır milletin kız
evlatlarını üniverste kapılarından sokmayan zihniyete
kılını kıpırdatmayaca ve 367 Nolu tiyatro da figüranlık
yapmaktan sakınmayacaksın.
Milletin talepleriyle oluşan “Anayasa Paketi”ne iptal davası
açanların içinde yer alacak ve sonra da “Size Gandhi
denmesinden hoşlanıyor musunuz?” sorusuna, “Elbette”
cevabını vereceksiniz..
Babam da hoşlanır!
Ama unutmayın, bizim ülkemizde “Gandhi” sıfatının iki farklı
versiyonu var. Birincisi: Emperyalizme karşı bağımsızlık
mücadelesi veren Mahatma Gandhi’ye atfedilen “insani”
yanı...
İkincisi: Argoda “kazıklama” ve “aldatma” anlamlarına gelen
“İndre Gandhi” lafziyle bilinen “şeytani’ yanı..!
Tabi “İndre Gandhi”yöntemiyle “Mahatma Gandhi” ünvanı elde
edilip edilmeyeceğini milletin feraseti belirliyecektir.
Peyami Safa’nın odasına giren kadın bir planın uygulayıcısı
olarak gelmişti. Maksadı ise, merhumun, “erkeğin namusu”
üzerine yazdığı yazıları boşa çıkarmaktı!
Birkaç çapkın kadın aralarında tartışırken,“yoldan
çıkmayacak erkek yoktur” hükmüne varırılar. İşlerinden
cismaniyetine çok güveneni ona tebelleş olmaya karar verir.
Fakat durum Üstadın, “Üstünüzü giyinin üşürsünüz”
uyarısıyla kadın(lar)ın hezimetiyle son bulur.
Türk siyasetine ayar vermek isteyenler millet üzerinden bir
iddaya girişmişe benziyorlar. Bu iddanın gayrı meşru
yöntemlerle yürütüldüğü de ortada.
Bu milletin karakteri birilerinin zayıf halkasına dokunarak
itibar elde etmeye müsait değildir. Aksine, zaaflardan
yararlanarak güç elde etmek isteyenleri o zaafı
sergiliyenlerle aynı kefede tartacak bir terazisi (feraseti)
her zaman olagelmiştir.
Bu durum Merhum Necip Fazıl’ın benzetmesiyle “Yoğurttan
adama kartondan hançer saplama”ya benzer!
Ortada dolaşan sadece Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un
hâlleri değildir. Birçok kişi ve kesim ‘ahlâk libası’ndan
soyunmuş ve çırıl-çıplak durumda kalmıştır!
Umarım milletçe bu “çıplaklar”a, “Üstünüzü giyinin
üşürsünüz” deme ferasetini gösterebiliriz.
Hidayet Kayaalp
20 Mayıs 2010
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
“ÜSTÜNÜZÜ
GİYİNİN ÜŞÜRSÜNÜZ”
ATIB
KURULTAYI
LAMI
CİMİ YOK
OYNAMADAN
GÜLEBİLMEK
HÜSEYİNSİZLEŞEN
TOPLUM RAYDAN ÇIKAR
YİĞİTLER
YÜKSEKTE ÖLÜR...
YEN
İÇİNDEN KOKU GELİYOR
BEN
ASYA’LI BİR KÖYLÜYÜM
ADEM’İN
ŞERLİ ÇOCUKLARI
Aşk
yolunda bir soylu rehber: Yunus Emre
SÖZE
AYAR VERMEK
KÜRESEL
BÜYÜCÜLÜK
HÜSEYİN
ÜZMEZ’E AÇIK MEKTUP
İNİLTİ
BÖLÜNMÜŞ
SEVDA
Sehpaya
uygun boyacı mı aranıyor
Mumla
eriyen umutlar
Düşünmek
farzmıdır?
Demokrasinin
çişimi geliyor
Söğüt’ün
sevenleri
Kış
Raporu
Kasıntı
Kütürü
Asrın
Belasına
Çözüm...
Eşeklerin
Gizemli Dünyası
İletişim
Kavşağının İşaret Levhaları:İlgi
Kalıpları
Ertuğrul
Gazi Ve Dursun Fakıh Ve...
Kendimizle
İletişim
Övgülerle
sövgüler arasında
Değişimin
Zihinsel Aşamaları
İletişim
kanalları ve farklı davranışlar
NLP
ve Biz
Kabaklı
köyün ahalisi ve NLP
"Değişim
mi, Gelişim mi?"
SAYFA
BASI
|