|
DEĞİŞİMİN
ZİHİNSEL AŞAMALARI
Düşünce Tarihimizde Görüntü Bozuklukları:
Türkcü Nihal Atsız
islamcı Abdülhamit’e toz kondurmaz; çok sesli ‘‘kızıl
sultan’’ korosuna Peyami Safa’nın da katıldığını
gören Adsız, kalemini sıyırarak ünlü ‘‘Gök
Sultan’’ makalesini neşreder.
İdeolojik açıdan olmasada, sahiplendikleri kültürel
referanslardan yola çıktığımızda
Peyami Safa ve Nihal Atsız’ın yanlış
yerlerde saf tuttukları izlenimine sahip olabiliriz.
Eserlerine ve sahiplendiği değerlere baktığımızda
‘‘Peyami Safa’nın en azından Abdülhamit’e
yakın yerler de bulunması gerekirdi’’ diye düşünürken,
temel dünya görüşü açısından da ‘‘Atsız’ın
Abdülhamit’e karşı cephede yer alması daha
mantıklı görünmezmiydi?’’ diye sorabiliriz.
Ama öyle olmadı...
Bırakalım Peyami Safa’yı bir yana, katıksız
İslamcı Mehmet Akif ile Said-i Nursi’nin bile
Abdulhamit’e karşı cephe de yer aldıklarını
çoğumuz biliriz. Atsız’ın adı geçen
makalesinde öne
sürdüğü gibi, Peyami Safa’nın Abdülhamit
husumetini, babası şair İsmail Safa’nın
Sivas’a sürgün gönderilmesine bağlaya bilmemiz mümkün
gibi gözükse de, ‘‘Doğrudan doğruya Kur’an
dan alarak ilhamı
Asrın
idrakine söyletmeliyiz İslamı.’’
diye haykıran Merhum Akif’le ‘‘Halife-i Ruyi-zemin’’
arasındaki kavgayı nasıl izah edeceğiz?
Aynı görüntü bozukluğunu, Türk milliyetçilerinin
Evrensel İslamcı Düşüncenin mimarlarndan
Cemalettin Afgani’yi değerlendirilişlerinde de
fark ediyoruz.
Bunları ve diğer benzer durumları
dikkate aldığımızda şunlar aklımızdan
geçebilir; acaba türkcüler gerek Abdülhamit’in gerek
Afgani’nin ömürlerinin sonlarında düştükleri
çaresiz durumlarına acıyıp Türk’ün zayıftan
yana tavır koyan özelliğine mi dikkat çekmek
istediler dersiniz.? Yada gerçekten Abdülhamit islamcı
ve Atsız türkcülükten döndüler de bizim mi haberimiz
olmadı? Veya Afgani’nin Urvetül Vuska sı bir
takiyecinin hezeyanlarımıy dı?
Hiçbirisi değil... Herkes taş gibi yerinde,
savunduğu dünya görüşünün arkasındaydı.
O günlerde, bu olup bitenleri görüp duyanlardan da hiçte
‘‘döndü’’ ‘‘dönüyor’’ gibi laflar duyulmadı.
Eğer bu gün bazılarının yaptığı
siyasi manevraları ‘‘döneklik’’ diye değerlendirenler
o gün ortaya çıksaydılar kendileri komik duruma düşerlerdi.
Siyasi mücadeleler de bazen şekillerde değişiklik
göze çarpabilir ve bu da bize bozuk ekran görüntüleri
gibi yansıyabilir.
Nihal Atsız’ın türkcülüğüyle
alakalı bir hatıramı anlatmak isterim. 1970 li
yılların başlarıydı; Atsız’ın
tüm kitaplarını okumuş ve hayli etkilenmiştim.
Rüyalarımız da bile Yamtar’ı, Kürşad’ı
görecek şekilde şuuraltı olmuştum. O
zamanların moda cedelleşme konusu olan Tanrı-Allah
sözcüklerinin ‘‘Tanrı demek, Allah demek’’
tarafın da yer alarak çok laflar ettiğimi hatırlarım.
Etkilenmem taki Atsız’ın bir kitabında Kara
Ozan’a söylettiği şiirlerde : ‘‘tanrı Kürşat’tan
geridir’’ sözünü farkedene kadar devam etti. Ruh Adam
romanını okumamla şüphelerim yoğunlaştı.
Türk milletinin Tanrısının Allah olduğu
inancımı muhafaza ederek, Atsız’ın başka
bir tanrıdan bahsettiği izlenimim beni yol ayırımına
getirdi vs. İşte bu etkilenme esnasında, üzerinde
Bozkurt amblemi olup, ‘‘EY TÜRK TİTRE ve KENDİNE
DÖN!’’ yazılı bir kartı bayram tepriği
olarak kendisine gödermiştim. Çok geçmeden Atsız’dan
bir mektup geldi: ‘‘Azizim Kayaalp beğ!’’ diye başlıyor
ve titremenin acizlik ifadesi olduğunu belirttikten sonra,
bunun asla türk milletine yakışmıyacağını
yazıyor bu sözün Orhun Kitabelerindeki orjinal metnini
belirtiyordu.
Herşey güzeldi de; benim kafama birşey takılmıştı:
‘‘Neden (Kayaalp beğ!) diye hitap etmişti, bu
bir batılı davranış biçimi idi!’’
Çünkü Kayaalp benim soyismim di. İtiraf edeyim uzun yıllar
bunu anlıyamadım, sonra yakın tarihi iyi bilen
yeğenim duyar duymaz çözdü sırrı: ‘‘Dayı!
dedi; senin adın Hidayet soyadın Kayaalp. Hidayet ne
kadar anlamlı ve güzel bir isim olursa olsun neticede
arapca bir isim, halbuki Kayaalp öz be öz türkçe!’’
Bu kadar ince noktaları hesaba katacak kadar türkcü
olan Nihal Atsız İslamcı Abdülhamit’e toz
kondurmuyor ve Peyami Safa’ya da ‘‘zaten verem olan
baban Sivas’a sürgün edilmeseydi ölmiyecekmiydi? Kalmışki
Sivas’ın temiz havası o tür hastalar için iyi
gelir’’ türünden sert cevaplar veriyordu.
Tayyip Erdoğan’ın bazı davranışlarını
değerlendiren bazı kişilerin mantığını
geçerli sayarsak Nihal Atsız bile türkçülüğe
ihanet etmiş sayılabilir. Abdülhamit’i eleştirdiği
için M.Akif merhum şefaatten mahrum, Said-i Nursi pekala
‘‘bu günahın dan dolayı zindanlarda yattı’’
yollu molla Kasım vari görüşler sergilenebilir...
Son zamanlarda, özellikle hükümet üyeleriyle ilgili
değerlendirmeler de sık sık kullanılan değişim
sözcüğünün aslı nedir ve nasıl bir süreç
izler?
DEĞİŞİMİN ZİHİNSEL AŞAMALARI
İngiliz Antropolog ve sistem düşünürü
Gregory Bateson’dan etkilenerek, Amerikalı Robert Dilts
‘‘Zihinsel Boyutlar’’ adlı bir model geliştirmiştir.
Bu model, insandaki değişimin ve iletişimin oluştuğu
boyutları tesbit etmeyi amaçlar. Çevre – Davranış
– Yetenek – İnanç – Kimlik – Manevi Boyut olmak
üzere 6 aşamalı bir modeldir bu.
Daha çok Kişisel Gelişim alanında
kullanılan bu model diğer alanlarda da kişinin
yaşadığı iniş-çıkış,
değişim-gelişim noktalarını tesbitte
oldukca etkili bir modeldir.
Kısaca Çevre boyutu; ‘‘nerede ve ne zaman’’
Davranış boyutu; ‘‘ne’’ sorusunu
Yetenek boyutu; ‘‘nasıl’’ı
İnanç boyutu; ‘‘neden’’i
Kimlik boyutu; ‘‘misyon’’u
Manevi boyut; ‘‘kişi Allah ilişkisi’’
ni açıklar.
Aşağıda oluşan bir farklılık
asla yukarıyı etkilemez ama, yukarıdaki bir değişim
tüm sistemi etkiler. Bunu şöyle açıklamak belki
daha anlaşılır kılar: Çevre boyutun da yaşıyan
bir insan düşünelim; tüm davranışlarını
çevre belirliyor, iyi kötü demeden çevrenin herşeyini
kabullenmiş ona göre yaşıyor. Bu kişinin
bireysel olarak kendini geliştirme şansı çok
azdır; çevre ne kadar ilerlerse onun gelişimi de o
kadardır. Bu insanın, çevrenin kendine sunduğu
şeyleri iyi-kötü diye ayırtetme özelliği
kazanabilmesi için Davranış boyutuna geçebilmesi
gerekiyor ki Çevre boyutunda ki iyi yi kötü yü
farkedebilsin. Davranış boyutun da olan birinin çevreyle
başı herzaman hoş olmaz ama, gelişimini sürdürebilir.
Kendi davranışlarını seçen ve
sorumluluğunu alan kişi bunları gerçekleştirmek
için Yetenek boyutuna geçer ve hangi davranışın
yapılabilir olup olmadığını oradan
farkeder.
4. aşama İnançlar ve Değerler dir, burada neyi
neden yapması gerektiğini belirleyen temel inanç ve
değerlerini belirler; yani ‘‘neden’’ sorusunun
cevabı bulunur. 5. boyut Kimlik boyutu ‘‘Ben kimim’’
sorusu na cevap bulunan yerdir; kişinin dünya’da
varoluş sebebi, yani temel misyonu nu keşfettiği
alan.. 6. Boyut,
yani Manevi boyut, tüm yapıp edilenlerin ihlasla, duru
bir niyetle Mutlak Güç’e sunulmasıdır; veya
merhum N.Fazıl’ın ‘‘Bildim seni ey Rab!
bilinmez Meşhur!’’ dediği yerdir.
Çevre veya Davranış boyutundaki değişimler
yukarıyı etkilemez, ama bir insan, Değerler ve
İnançlar veya Kimlik noktasında değişime
uğrarsa tüm sistem etkilenir.
Kaldığı cami lojmanında çevredekiler
kılıyor diye namaz kılan birinin oradan ayrıldıktan
sonra ibadetini sürdürmesi zordur. Çünkü bu Çevre
boyutunda yaşanan bir durumdur. Bunu Kimlik noktasına
taşıyanlar nerede olurlarsa olsunlar ibadetini
yaparlar.
Nihal Atsız – Abdülhamit arasındaki
muhabbet “Davranış Düzeyi”nde gelişen
şeylerden kaynaklanır. Abdülhamit meclisi
feshederek seçimleri iptal ederken Atsız’ın türkçü
kimliğine uygun düşen bir davranış
sergilemiştir. “İmparatorluk içinde azınlığa
düşen Türk nüfusu dikkate alınmadan yapılan
bir seçimin devletin hangi ellere geçeceği.......”
konusunda Atsız’ın endişelerine cevap veren
bir davranış biçimidir Abdulhamit’in tavrı.
Onun gayesi, dağılmakta olan imparatorluk içinden
yine bir devlet çıkartarak İslam’a hizmet etmesi
idi ama, bu davranış, Atsız’ın “Kimlik
Boyut”una oldukca hoş geliyordu. Yine Abdulhamit’in
aynı maksatla, Avrupa’daki kaçak türkleri
Belgrad’ta bir araya getirerek, tarihte ilk Türkcüler
Kurultayını yaptırması türkcü Nihal Atsız’ı
tabiki sevindirirdi. Afgani’ye duyulan muhabbet te, türkcülerin
yapmak istediklerine refans teşkil etmesinden gelmektedir.
Afgani Hindistan’da ingilizlere karşı milliyetçilik
nutukları çekerken, sadece “Davranış”ını
değiştirmişti ama, kimliği yine islamcıydı.
O bu davranıştan kimliğine dolaylı fayda
umduğu için böyle davranıyordu.
Hülasa, ister olumlu yönde, ister olumsuz yönde
olsun, bir kimse de değişimin oluşması
ancak, Kimlik ve Değer ler noktasındaki bir değişimle
mümkündür.
Bizimle düşüp kalkmıyor, bizim gibi davranmıyor
ve bizim yaptığımız gibi yapmıyor
noktasından hareketle değişimi tarife
yeltenirsek milletin önünü açacak olanlara da millete de
yazık etmiş oluruz.
Hidayet
Kayaalp
01.01.2005
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
Değişimin
Zihinsel Aşamaları
İletişim
kanalları ve farklı davranışlar
NLP
ve Biz
Kabaklı
köyün ahalisi ve NLP
"Değişim
mi, Gelişim mi?"
SAYFA
BASI
|