|
BİR
DÜŞÜNCE İsmail
Altıntaş
|
|
|
Is.Altintas@gmx.de
|
Milli
ve Manevi Değerler
Milletleri ve toplumları, sahip oldukları milli ve
manevi/ahlaki değerlerin ayakta tuttuğuna çoğu
kez tarih tanıklık etmiştir. Milli ve manevi değerleri
zayıflayan millet ve toplumların ise çöküş
yaşadığı bilinmektedir. Bizans ve Roma´nın
çöküşü buna örnek teşkil edebilir. Ama daha da
eskiye dayanan „toplumsal
çöküş“ün
en çarpıcı örnekleri ise Sodom (Şezum) ve
Gomore[1](Omore)
´dir.
Tarih
sahnesinde en uzun kalan milletlerden biri, şüphesiz
milli ve manevi değerleri toplumsal dokusunda çok iyi
barındırabilen Osmanlı İmparatorluğu´[2]dur
(1299-1923). Öyleki bireyleri, milli ve manevi/ahlaki değerlerine
bağlı yetişen toplumların, çağdaş
gelişmelere de ayak uydurdukları takdirde, başarılı
olmamaları için bir sebep yoktur.
Medeniyetlerin oluşumunda, maddi unsurlar kadar milli ve
manevi değerlerin önemini de belirtmeden geçemeyiz.
Maddi unsurlara dayalı medeniyetler, manevi değerleri
ihmal ettiklerinde uzun ömürlü olamazlar. Çünkü
medeniyetlerin bir amacı da kendisini ayakta tutan birey
ve toplumun mutluluğunu sağlamaktır. İnsanın
doğasında ise maddi ve manevi unsurlar vardır.
Haliyle o zaman her iki eğilimi de tatmin edebilecek bir
medeniyet anlayışına ihtiyaç duyulacaktır.
Burada şu hususu vurgulamakta fayda görmekteyiz; elbette
maddi kalkınma önemlidir; ancak maddi gelişim
projeleri, milli ve manevi değerler feda edilerek değil,
aksine birbiriyle uzlaştırılarak gerçekleştirilmelidir.
İçinde bulunduğumuz batı toplum ve
medeniyetini, maddi açıdan mükkemele yakın olarak
niteleyebiliriz. Ancak özellikle manevi/ahlaki değerler
açısından aynı şeyi söylemek mümkün gözükmemektedir.
Bugün sözkonusu maddi refah toplumlarında, maddi
imkanların getirdiği doyumun, insanı mutlu
etmekte yetersiz kaldığı anlaşılmaktadır.
Mesela; Dünya Sağlık Örgütü ve Belçika Sağlık
Örgütü verilerine göre; yaklaşık on milyonluk
Belçika´da, günlük ortalama 7 kişi intihar etmektedir;
intihar edenlerin % 75´nin de erkek olması ilginçtir ki;
burada batı kadınının, erkeklere nisbetle,
toplumsal travmalardan daha az daha etkilendiği tezi öne
sürülebilir. Ayrıca bu ülkede son on yıl öncesine
göre bu vakıalar iki kat artmış durumdadır.[3]
Şu hale göre, adıgeçen ülkede bireyler için sağlanan
iş imkanı, geniş kapsamlı sosyal güvence,
yüksek hayat standardı, her türlü sosyal aktivite gibi
olanaklara rağmen, intihar olaylarının yüksekliği
dikkat çekicidir. Tabi ki, bu veriler, kıta avrupası
için genelleme yapmaya yeterli değildir, ancak orta
derecede bir ülke sayılabilecek ve Avrupa Birliğinin
Merkezi´nin bulunduğu böyle bir ülkede, konuyla ilgili
yabana atılmayacak ipuçlarının bulunması
dikkat çekicidir.
Öyle görünüyor ki, „batı
medeniyeti“nin alternatifi yine kendisi olmaya devam
edecektir. Burada batı medeniyetini övme ya da yerme amaçlanmamış,
sadece mevcut hal, nesnel olarak betimlenmeye çalışılmıştır.
Fakat şurası da bir gerçektir ki, batı
medeniyeti, ileri teknolojinin ve yüksek ekonomik üretimin
yardımıyla -haklı olarak- kendini ‚merkez‘
aldırtmaktadır. Ama mevcut zihniyetle İslam´ın/doğunun
alternatif bir medeniyet sunması da şimdilik ufukta
görünmemektedir. Bu noktada İslam´ın, ahlak,
medeniyet ve entellektüel boyutları ön plana çıkarılmalıdır.
Eğer başarılabilinse bu çıkış,
süratle tek kutuplu olmaya giden bir dünyada, doğunun
olduğu kadar batının da hayrına olacaktır.
Çünkü batı dünyası, sivil toplum örgütleri ve
güçlü kilise organizasyonlarına rağmen manevi/ahlaki
değerlerini hızla tüketmektedir. Bunların başında
„aile kavramını“ zikredebiliriz. Bazı
Avrupa ülkelerinde, erkek erkeğe ve kadın kadına
evlilikler yapılmakta; dolayısıyla,
ana-babaerkil; büyük ve çekirdek aile kavramlarından
sonra bir başka ya da garip bir aile kavramı daha
ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Kanımızca bu durum, ahlaki/manevi yozlaşmanın
bir ifadesidir. Bu yozlaşma, kısmen Moral/Ethik değerlere
dayanan batının, geleneksel toplum yapısıyla
da çatışmaktadır. Batı dünyasının
akl-ı selimle hareket ederek, sosyal bünyesine zarar
vereceği kaçınılmaz olan bu durumu gözden geçireceğine
ve yeniden doğal/fıtri haline dönüştüreceğine
olan inancımızı korumak istiyoruz. Nitekim
haftalık Der Spiegel dergisinin öne çıkardığı
bir yazıda, Almanya´nın batılı değerlere
daha açık bir şekilde sahip çıkması gereği[4]
üzerinde durulmaktadır.
Dil,
din, tarih ve bunların oluşturduğu kültür,
tecrübeye dayalı örf ve adetler, normlar, aile, kutsal
zaman ve mekanlar, bayrak, vatan, istiklal marşı v.b.
milli ve manevi değerlerin oluşumuna dikkat edildiğinde,
bu değerlerin, birbirinden ayrılamayan ve deyim
yerindeyse birbiriyle etle tırnak gibi bütünleşen
ortak değerler olduğu anlaşılır.
Zamanla birey ve toplumlar tarafından içselleştirilen
bu değerler, millet ve toplumları ayakta tutan asıl
öz ve cevherlerdir. Esas konumuzla da ilintilendirmek açısından
da diyebiliriz ki; milli ve manevi değerler millet ve
toplumlar için hayati iksirlerdir. O halde bu doğal
denge hem bozulmamalı ve hem de korunmalıdır.
Ancak
burada „modernite“
nin, tarih ve geleneğe dayalı bu değerlere
meydan okumaya devam ettiğini söylemeyi abartılı
bulmamalıdır diye düşünüyorum. Modernitenin
dayandığı bilimsellikle inanç alanını
bibirine karıştırmamaya özen gösterilmelidir
tezini savunuyorum. Bilim ve inanç temelde farklı argümanlara
sahiptirler ama asla birbirlerine zıt olarak değerlendirilmemelidirler.
Bu noktada şunu unutmamak gerekir ki, yıkılan
ya da ortadan kaldırılan her bir „değer“´in
yeri mutlaka başka bir değerle doldurulmalıdır.
Aksi takdirde, doğa boşluk götürmez ve zamanla
toplumsal çöküşe zemin hazırlanmış
olunur.
Hiçbir milli, ahlaki ve manevi değer küçümsenemez,
bireysel ve toplumsal hayattan kovulamaz. Modernitenin
getirdigi tüm olumsuzluklara rağmen, geleneksel izler taşıyan
Müslüman-Türk toplumu ve onun bireylerinin; özünde
bulunan ve kendisiyle özdeşleşen milli ve manevi değerlerine
sahip çıkacağına inancımız tamdır.
Yazarın diğer
yazıları:
Kurban;
Aşkın Varlığa Yaklaşmak
Milli
ve Manevi Değerler
Aile ve toplumsal işlevi
Olgun
Insan
Ramazan
ayının düşündürdükleri
SAYFA
BASI
|