|
Veda
Hutbesi ve İnsan Hakları
Bilindiği gibi dünya tarihinde
insanlığın gidişatını değiştiren
dönüm noktaları vardır. Onların en önemlilerinden
biri de şüphesiz ondört asır önce insanlık
tarihine altın harflerle yazılan `insan hakları manifestosu´ diyebileceğimiz Hz Muhammed
tarafından Mekke´de yüzbinin üzerinde insan topluluğuna
okunan ´veda hutbesi´dir.
Veda hutbesi lokal/yerel/bölgesel bir ´manifesto´
olduğu kadar evrenseldir de. Hutbeye ana hatlarıyla
bakıldığında; hedef kitlenin genelde tüm
insanlık, özelde de müminler ve Hz. Peygamberin ashabı/arkadaşları
olduğu hitabetin uslubundan kolayca anlaşılabilmekte,
içeriğinde ise bugünün dünyasında genel kabul gören,
mahrumları ve mazlumları mutluluğa kavuşturan
evrensel değerlerin mündemiç olduğunu tesbit zor
olmamaktadır.
Durum böyle iken İslam Peygamberi´nin gündeme getirdiği
ve tarihin tesbit ettiği; özellikle birey ve toplum için
temel hak ve özgürlükler içeren değerlerin bir kısmı,
yüzyıllar sonra ilk defa İngiltere’de ve daha sonra ABD'de
kabul edilerek, 1789 Fransız
İhtilali’nden sonra dünyaya yayıldı ve evrensel
hale gelmeye başladı.
İslam´ın gündeme getirdiği ve tamamen tabiî
/doğal hukukla da birebir örtüşen bu doğal
temel hak ve hürriyetleri, değerleri aşağıda
mukayeseli bir analize tabi tutmaya çalışacağız.
İnsanlığın kurtuluşa ve mutluluğa
kavuşmasına vesile olan özgürlük / hürriyet; İslam Peygamberi tarafından
veda hutbesinin satır aralarında genel hatlarıyla;
yaşama hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce
ve ifade özgürlüğü, haberleşme özgürlüğü,
seyahat özgürlüğü, konut dokunulmazlığı,
seçme ve seçilme hakkı gibi temel hak ve özgürlükler
dile getirilmiştir. Elbette hürriyetin sınırlarının
olduğunu bu satırlara ulaşabilen herkes bilir.
Adalet duygusu;
vicdanlarda gelişir ve aynı zamanda toplumsal barışın
teminatıdır. Adalet, herşeyi yerli yerine koymak demektir. Zulüm / haksızlık ise tam bunun zıddıdır.
Bu durum Veda Hutbesinde: „Ne
zulmediniz ne de zulme uğrayınız“
şeklinde en güzel ifadesini bulmuştur.
Milletler toplumsal yapılarında eşitlik, özgürlük
ve adaleti barındırdıkları
sürece tarih sahnesindeki yerlerini koruyabilmişlerdir.
Eşitlik; herkesin
çıkarının eşit olduğunu, eşit
hakka sahip olduğunu ifade etmektedir. Zira toplumlar, bünyelerindeki
eşitsizlikleri
gidermedikçe, nimeti ve külfeti eşit olarak paylaşmadıkça
eşitsizlikten
kaynaklanan sorunlarını çözmeleri zordur.
Kadın hakları;
yüzyıllardır insanlığın önemli
sorunlarından biri olarak toplumları meşgul
etmiştir. Özellikle İslamın ortaya çıktığı
toplumlarda ve eşzamanlı toplumlarda kadın meta
olarak algılanmış hatta öyleki kadının
varlığının mahiyetinin tartışıldığı
dönemler bile olmuştur.
Oysaki veda hutbesinde: „Kadınların
haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan sakınmanızı
tavsiye ederim. Kadınların da sizin üzerinizdeki
hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve
giyeceklerini temin etmenizdir.“ anlayışıyla
kadın-erkek ilişkileri de hukuksal bir zemine
oturtulmuş oluyordu.
Her türlü sınıfsal farklılık ve ayrıcalıkları
ortadan kaldıran
´kardeşlik´ işbirliği ve dayanışma
duygusunu, karşılıklı saygı ve
sevgiyi temin etmeye
matuf şu ifadede de:
“İnsanlar!
Rabbiniz birdir. Babınız da birdir; Allah yanında
en kıymetli olanınız, en çok saygı göstereninizdir.
Arabın arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden
başka- bir üstünlüğü yoktur.“
Mülkiyet
hakkı, kişilerin
mal sahibi olabilmeleri sosyal devletin teminati altındadır
ancak ´hırsızlık
yapmadan´ mülk edinmek esastır ve ahlakidir. Mülkiyet dokunulmaz
ve mukaddestir, çünkü insanın hürriyetinin eseridir, çalışmanın
mükafatıdır ve bu anlamda da toplumda mülkiyetin
taksimi adil olmalıdır.
Güven / Emniyyet /Emanet; can, mal
ve ırz/ namus güvenliği, şeref/onur, haysiyet,
hürriyet ve mülkiyet hürmete şayan değerlerdir. İnsan ve ona ait değerler her türlü saldırı ve
tecavüzden korunmalıdır. Yaşama
hakkı tabiî bir haktır ve insan hayatının
bütün safhalarında güven içinde olmalıdır.
Veda hutbesinde vurgulanan
´zulme, haksızlığa ve zorbalığa karşı
direnme´ gibi ilkeler
ile demokrasinin ilke ve kuralları
oluşmuştur.
Veda Hutbesinde "Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz.“ denirken,
bu ifade Mecelle-i
Ahkamı Adliyye
de
„Beraeti zimmet asıldır“
şeklinde
formüle edilmiştir.
Bugünün Medeni Hukukunda ise,
„Suç
şahsidir, suçlunun suçu isbat edilenceye kadar suçlanan
masumdur“ şeklinde hukuk kuralı haline
gelmiştir. Yukarıdaki cümlelerin hemen hepsi
de özü itibariyle aynı prensibe vurgu yapmaktadır.
Ancak bir farkla ki; bugün insan haklarının temeli
sayılan bu ve benzeri prensiplerin ilk ve temel olarak
ciddi anlamda gündeme getirilmesinin şerefi ´veda
hutbesi´ne aittir.
Sonuç
olarak, tüm insanlık, veda hutbesinde dile getirilen ve
evrensel hale gelen temel hak ve hürriyetlerin ışığında
ve en azından ahlaki/etik bağlamda gidişatını
samimi olarak gözden geçirme gereği duymalıdır.
Özellikle de sözde ´dünya
barışı´ havariliğine soyunanların
buna ihtiyacı olduğu ortadadır...
´Umut´ ve ´gerçeklik´ arasında çelişki olmamalıdır...
Hele hele temel hak ve hürriyetlerin güçlüye ve zayıfa
göre kırılganlık gösterdiği bir dünyada...
Kısaca "Mecelle" diye tanınan
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında
bir ilmî heyet tarafından hazırlanmış,
1869-1876 tarihleri arasında bölüm bölüm yürürlüğe
konmuş, 1926'da Türk Medeni Kanununun çıkarılmasıyla
yürürlükten kaldırılmıştır.
İslam hukukunun aynî haklar, borçlar hukuku ve
hukuk muhakemeleri usulü bölümlerine ait 16 kitaptan
oluşur. (Daha geniş bilgi için bkz. Osman ÖZTÜRK,
Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İst. 1973.)
Bir Fıkıh prensibidir: yani "bir
kişinin suçlu olduğu isbat edilinceye kadar o
kişi suçsuzdur."
Yazarın
diğer
yazıları:
Veda
Hutbesi ve İnsan Hakları
Yılbaşı
ve İç Gözlem
Üç
Aylar ve Zamanın Kutsallığı
Kurban;
Aşkın Varlığa Yaklaşmak
Milli
ve Manevi Değerler
Aile
ve toplumsal iþlevi
Olgun
Insan
Ramazan
ayýnýn düþündürdükleri
SAYFA
BASI
|