|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
mahmut.askar@t-online.de
|

İnandığınız gibi misiniz,
yoksa Yaşadığınız gibi mi?
“Yazana zahmet vermeyen yazı, okuyana da zevk vermez” (S.
Johnson)
Adı ve menşei ne olursa olsun; şayet sistem, ideoloji,
düzen, nizam veya dünya görüşü denilen kurallar, kaideler,
kanunlar ve kriterler manzumesinden oluşan şey, insanın
refah ve mutluluğuna hizmet ve hitap etmiyorsa, gerekirse
atılmaya, unutulmaya, değilse yenilenmeğe veya
değiştirilmeye muhtaçtır.
Kaldırımda yürüyen, durakta bekleyenlere, otobüs veya
trendekilere, velhasılı çevrenizde, yanıbaşınızdaki
insanların yüz hatlarına, davranış biçimlerine dikkatlice
bakın... Cinayet, kavga, boşanma ve bilimum husumetliklerin
altında yatan, kışkırtan sebepleri irdelemeğe, öğrenmeğe,
anlamaya çalışın... Alkol, uyuşturucu ve benzeri
bağımlılıkları doğuran eğilimleri, teşvik eden ortamları,
müptelası olan sosyal tabakaları gözönüne getirmeğe gayret
edin... Ve bir de, çevrenizdeki hısım-akrabanın, eş-dostun,
konum-komşunun mutlu olmaya, saygı duymaya, itibar etmeğe
veya itibar edilmeğe layık gördüğü kıstasları, değerleri
zihninizde sıralayın... Bütün bunları bir yerde topladıktan
sonra, sözkonusu toplum kendisini ifade ederken seçtiği
değer yargılarını ölçü olarak alın ve şu soruyu sorun: Bu
toplum gerçekten inandığı gibi midir, yoksa yaşadığı gibi
mi?
Samimî, vicdanî ve de son derece mahremî (size özel) bir
değerlendirmede, yakın çevrenizin sizinle ve sizin yakın
çevrenizdekilerle olan birebir münasebetlerinizde öne çıkan
kıstasların belli bir bölümünün gerek sizin, gerekse
yakınınızdakilerin imanî değerleriyle ters düştüğünü,
çakıştığını göreceksiniz. Başka bir ifadeyle; hayat
felsefenizle yaşadığınız hayat son derece çelişkilidir. Bu
durum ancak kişinin kendisine ayna tutması, yani
yüzleşmesiyle görülebilir.
Birçoğumuz hep kıt kanaat geçindiğimiz, mütevazi hayat
şartlarındaki dostlukların hasretini çekeriz.
Modernleştikçe, tüketimimiz arttıkça ve refah seviyemiz
yükseldikçe bu uğurda heba olan değerlerimizi, feda edilen
dostluklarımızı da hoyratça tüketiyoruz. Ürünün, eşyanın
habire tüketilmesini körükleyen, teşvik eden serbest
iktisadî sistem, tüketilenlerin yerine hemen yenilerini
üretir, fakat heba olan, feda edilen ulvî değerleri tekrar
geriye getiremez. Batı toplumlarının ahvalini iyi
okuyabilmiş düşünürlerden birisi olan Erich Fromm’un;
“Modern insanın karakteri sadece ekonomik piyasa tarafından
belirlenmektedir” iddiası, artık bizim gibi Batı’nın çömezi
melez toplumlar için de, geçerlilik kazanmaya başladı.
Kendimizi neye ve kime göre şekillendiriyoruz; umumî
temayüle yani genel gidişata, konjonktüre veya “piyasa”
kurallarına göre mi, yoksa kendi değerlerimize göre mi?..
Kültürel kodları veya inancına göre hayatını tanzim etmek,
kişinin nefsine zor geldiğinden veya dünyevî birtakım
beklentilerine engel teşkil ettiğinden, “ne yapalım, şartlar
böyle gerektirir” türünden bir savunmayı yeğler. En azından
doğrularının belli bir kısmını kendi şahsında uygulamak,
hayata geçirmek varken, kabahatı sisteme, genel gidişata
veya topluma yüklemek; ya acziyetin ya da teslimiyetin
ifadesidir. Meselâ, “Rüşvet vermek benim kitabımda yazmaz
ama işim olması için vermek mecburiyetindeyim” diyenlerin
samimiyeti kadar “kitap”ı da sorgulanmalıdır: Sen
inandıklarının kitabından mısın, yoksa yaşadıklarınınkinden
mi?
İddiası, gayesi, ideali, davası, inancı, ülküsü, insana ve
insanlığa dair kaygısı, mesuliyeti olanlaradır sözüm:
Aldığınız öğüte, dinlediğiniz nasihata, görüp-götürdüğünüze,
okuduğunuz ve öğrendiğinize göre misiniz siz? Veya;
verdiğiniz öğüte, yaptığınız nasihata, öğrettikleriniz ve
söylediklerinize, yazıdıklarınıza kendiniz de inanıyor
musunuz?... İnandığınızı kabul edelim: Peki inandıklarınızla
amel ediyor musunuz? Kendisini kalabalıklardan farklı gören
adam; onlardan farkın nedir?
Kişiyi kalabalıklardan farklı kılan özellik, söylemlerinde
değil, eylemlerindedir. Ebu Zer gibi konuşmak yetmez!... Ebu
Zer gibi yaşmak gerek! “Gelgör ki, dün olduğu gibi bugünün
Karunları, Ebu Zer’in mirasına sahip çıktılar. Muhtaçlar
içine girdiklerinde, temiz, mümin, yürekleri hak ve adalet
için çarpan gençler arasına karıştıklarında, Ebu Zer’den de
Ebu Zer’ci kesildiler. (...) Açlar bile açlığını unuttu.
Yoksullar bile yoksullukları dolayısıyla en ayrıcalıklı
insanlar olduklarına inanır oldu.
Ama bütün bu sözler sahteydi. Çünkü bu yaman vaizler, Ebu
Zer gibi yaşamıyor, Şam aristokratları gibi hayat sürüyordu.
Belki az bir parça infak ediyor, hayır yapıyorlardı, ama
özel malikanelerinde ısıtma tesisatı döşemenin altındaydı,
tavandan sarkan avizeler kristaldi. Halıları ipektendi,
evlerinin dekorasyonuna harcadıkları para asgari ücretle
çalışan 60 işçinin bir yıllık kazancına bedeldi.” (Ali
Bulaç, İnsanın Özgürlük Arayışı, s. 122)
Yazarın “Şam Aristokratları” dediği güruhun başında Şam
Valisi Muaviye vardı. Vali de müslümandı, Ebu Zer de..
Birisi inandığı gibi yaşıyordu, diğeri ise yaşadığı gibi
inanıyordu.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
İnandığınız
gibi misiniz, yoksa Yaşadığınız gibi mi?
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek (3)
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek (2)
Dostlar
veya Muhsin Ceylan
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek
SAYFA
BASI
|