|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
mahmut.askar@t-online.de
|

Güvercinin Aşkı ve Karganın
Leşi (3)
Mahremiyetten Âleniyete
Güvercin, kargaya kıyasla, daha evcil, daha medenî
ve daha şehirlidir. Güvercin, insanlarla içiçe yaşarken,
karga daha yabanî ve saldırgandır. Güvercinin gırtlaması
kulağa hoş gelirken, karganın gaklaması kulağı tırmalar.
“Besle kargayı oysun gözünü” sözü, karganın nankörlüğüne
işarettir. Karga ihanetin, kavganın, kabalığın, güvercin ise
zerafetin, sadakatin ve barışın sembolüdür. Güvercin,
kargaya özenmez, onun gibi olmaya veya görünmeğe tenezzül
etmez, fakat karga gayesine vasıl olmak için güvercin gibi
görünmek ister. Bizim gayemiz, güvercinle karga arasındaki
farkı bir daha gözler önüne sermek; güvercin görüntüsündeki
karga tıynetli mahlûkata dikkat çekmektir.
Görünüşte gayet kibar, medenî, zarif ve barışçıl
görünenleri, savunduğu değerlerle son derece ters düşüren
sebepleri irdelemeğe ve anlamaya devam ediyoruz. “Bir dönem
Avrupa’da savaşa giden erkekler eşlerine bekâret kemeri
takarken (14)”, şimdi niçin mahremiyetlerini
âlenileştirdiklerini ve caddelerdeki reklam panolarına, tv
ekranlarına, internet sitelerine ve yazılı medyaya
taşıdıklarını anlamaya çalışıyoruz. Hergün önünden geçtiğim
akaryakıt istasyonunda araba yıkama tesisi de var. Her ne
kadar arabalar otomatik makinalarla yıkanmış olsalar da, iri
yapılı, biraz göbekli, iş kıyafetli bir erkeği tesisin
başında görüyorum. Akaryakıt istasyonunun caddeyle bitişen
köşesindeki tabelada araba yıkama reklamı yapan bikinili
zarif bir kız resmi de her defasında dikkatimi çekiyor.
Gerçekten işinin erbabı olan, iş elbiseli adam bu reklamı
yapsa, tam da yeridir derim. Fakat soyundurulumuş genç bir
kadının, ilgi çekmenin ötesinde, araba yıkamakla ne alakası
olabilir? Cinsî özgürlük, kadın hakları, cinsiyet eşitliği
derken, kadın sermyenin reklamcısı mı olmalıydı?
Temelinde Tanrı’sıyla kavgalı, mabedine mesafeli olan bir
medeniyet anlayışına dahil olmuş biz,
“Reform döneminde
Hıristiyanlığın, Kapitalizm’in gelişini kolaylaştırmakla
kalmadığını, kendisi de kapitalizme dönüştüğünü (15)”
bilmeden bugünkü Batı’nın dünyaya bakışını, hayatı algılama
biçimini anlamakta zorlanırız. Hıristiyanlığın, Kapitalizme
dönüşme serüveninini anlamadan, dışı müslüman içi
kapitalist, bizdeki “yeni muhafazakârlığı” da anlamamız
mümkün olmaz. “Suudi Arabistan’da benim bir gözlemim
olmuştu. Sahiden görmüştüm ki insanlar iki mabet arasında
koşturup durmaktadırlar. Ezan okunur okunmaz camilere
koşuyor bütün işi gücü, alışverişi bırakıyorlardı. Namaz
bitince de ev dışında ailece gidilebilecek tek seçenek olan
marketlere koşuyorlardı. (16)”
Ruhsuz beden
Kendilerini çok şuurlu
zannetikleri, kabul ve takdim ettikleri hâlde, her türlü
nimetiyle dünyamızı şuursuzca tüketen başka bir güruh
yoktur. “Tüketilen şeyler arasında diğer nesnelerden
daha güzel, daha kıymetli, daha eşsiz bir nesne vardır. Bu
nesne bedendir. Beden, bu ahlakî ve ideolojik işlevde ruhun
yerini almıştır (17)”. Ruhsuzlaşan bir beden, yazarın da
dediği gibi nesnedir, eşyadır, objedir. Her ne kadar, Iris
Radisch; “Artık toplumun en iyi kesimlerine kadar ulaşmış
olan cinsî özgürlük hareketi, kadınların seksüel objeden
(nesne) seksüel subjeye (özne) yükselmelerine vesile oldu.
(18)” demiş olsa bile!...Yukarıda, sahasında sıradan bir
düşünür olmayan J. Baudrillard’ın da dediği gibi,
ruhsuzlaşan bir beden olsa olsa, özne değil, nesne olur. Ve
tabiri caizse, sapla samanın karıştırıldığı gibi,“Kadınla
cinsel özgürleştirme karıştırılarak, kadın cinsel
özgürleştirmeyle, cinsel özgürleştirme kadınla etkisiz hale
getirilir. Cinsel özgürleştirmeyle kadın, kadınla cinsel
özgürleştirme tüketilir.(19)”
Netice itibariyle, hayat felsefesini tüketim üzerine kurmuş
olan zihniyet, kadının cinsî özgürlüğü kadar kadınlığını da
tüketir. Bu cinsî özgürlüğün ve cinsiyetler arasındaki eşit
hakların “başarı”sı olarak ve Batılı sanayi toplumlarındaki
oldukça yüksek boşanma oranlarının (20)” bir mazaret veya
kaçınılması mümkün olmayan netice gibi ileri sürenler,
özellikle ileri sanayi ülkelerinde hızla gerileyen doğum
oranları yüzünden nüfusun azalmasında vebali olanlardır.
Toplumların yüzyıllar boyu birikimlerinin ifadesi olan ve
onları ayakta tutan örf, adet, töre gibi yapı taşlarını
yerinden oynatan, onlara karşı topyekün bir kültürel savaş
açan modernist akımın meydana getirdiği tahribatların en
başında aile müessesesi gelmektedir. Sanayi devrimini geride
bırakmış Batılı ülke insanının kafası kadar aile hayatı da
hayli karışık: “Kişi evlensin mi,
evlenecekse ne zaman? Evlenmeden mi birlikte yaşasın, yoksa
evli olduğu halde ayrı mı yaşasın? Birlikte olduğuyla aile
içinde mi yoksa bir başkasıyla birlikte olan sevgilisiyle
aile dışında mı çocuk sahibi olsun veya yetiştirsin? Ve
bütün bunların kariyer öncesi mi, sonrası mı, yoksa tam
ortasında mı, olmalı hususu belli değil. (21)”
Kültür devrimlerinin devirdikleri
“Aydınlanma filozoflarının geliştirdiği modernlik
anlayışı devrimcidir, ama başka bir niteliği de yoktur. Ne
bir kültür, ne de bir toplum tanımı yapar; yeni bir toplumun
işleme mekanizmalarını aydınlatacağına, geleneksel topluma
karşı verilen mücedeleleri harekete geçirir.(22)”.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri, halktan kopuk kalburüstü
aydınımızın, örf ve adetlerine sadık halkımıza hep mesefali
durması, onu dün olduğu gibi bugün de, “köylü”lükle
yaftalaması, Batı modernizmini, geleneklere karşı bir
ideoloji olarak görmesindendir. Globalleşmenin teşvik
ettiği, ortam hazırladığı bugünkü vahşi kapitalizme adeta
kucak açılarak davetiye çıkarılan ülkeler ister Türkiye gibi
Kemalist-Müslüman, ister Çin gibi Taoist-Maoist karışımı bir
ülke olsunlar; zamanında gerçekleştirlen “kültür
devrimleri”nin toplumda açtığı gediklerden bugün daha beter
bir kültürel tahribat ve taaruz yapılmaktadır. O sebepten
dolayıdır ki, S. Zizek’in, “Tarihin inanılmaz
cilvesine bakın ki, kapitalizmin bu derece hızlı gelişmesine
ideolojik zemini, geleneksel toplum yapısını yıkan Mao’nun
kendisi hazırladı (23)” şeklindeki tesbiti, günümüz Çin
gerçeğiyle bire bir örtüşmektedir. Kapitalizm, Uzak Doğu’da
bir tamamlayıcı sektör olarak, “seks turizmi”ni de
geliştirmeyi ihmal etmedi. Evinde, “cinsel özgürlüğü”nü
kazanmış karısından veya sevgilisinden çifte yiyen Avrupalı
veya Amerikalı erkek, soluğu Uzak
Doğu’da alıyor. Kapitalizmi din, parayı da “Tanrı” olarak
kabullenen her ülke insanında olduğu gibi, Almanya’da da,
“18-28 yaş arası eşler arasında yapılan bir araştırmaya
göre, oldukça iyi para kazanan erkekler karılarını daha
fazla aldattıkları gibi, kocasından veya erkek arkadaşından
daha çok kazanan kadınlar da sıkça kocalarını aldatıyorlar
(24). Düne ait ne varsa dikte ettirdiği hayat tarzının
karşısında engel olarak gören ideolojik formatlı
postmodernizm fırtınasıyla birlikte,
“Ölüm bizi ayırana kadar diyen evlilikler artık demode oldu
ve istisnaî hâl aldı. Eşlerden hiçbirisi uzun vadeli
birlikteliği düşünmüyor artık.(25)”. Dün Batı’da başlayan bu
rüzgar bugün fırtınaya, hatta kasırgaya dönüşmüşl durumda.
Bizde de, epey zamandan beri giderek şiddetlen bu “rüzgar”
fırtınaya dönüşmeden tedbiri alınmalıdır.
Güvercin aşkıyla başlayıp, karganın leşe saldırmasına
dönüşen cinsi özgürlük ideolojisinin hedefinde özellikle
müslüman halklardaki bakirelik tabusunu yıkmak ve yıktırmak
gayretleri bizi son derece endişelendiryor. Bize göre
muhafaza edilmezse, onlara göre ise muhafaza edilirse
utanılacak bir eylem biçimidir bakirelik. Sadece bu sebepten
dolayı, “Belki de Batı dünyasıyla İslâm dünyası arasındaki
en belirgin fark, özel alan (mahrem) ve kadının kimliğini
tanımlamakta yatmaktadır (26)”. Tüketim fetişzminin
anavatanı sayılan Amerika’da “Evlilik dışı birlikte yaşama
oranı 1970’ten 1990’a doğru %500 artış gösterdi, 1990 ve
2000 yılları arasında ise, %72’lik bir artış daha yaşandı.
Birlikte yaşayabilmek için evlenmeyi düşleyen çiftlerin
sayısı günden güne azalıyor. (...) Ortada çocuk bile olsa
evlilikler hâlâ çiftlerin isteğine bağlı. 2003’te
bebeklerin %34’ü evlilik dışı dünyaya geldi. Bu da şimdiye
kadar kaydedilen en yüksek oran. Yani her üç bebekten
birinden fazlasının anne ve babası evli değildi (27)”.
Sanayi toplumunun ruh hâli
Şanslı veya memnun olmakla yaşadığı hayattan tatmin olmak
aynı şeyler değildir diyen Zizek’in tesbitlerine göre,
“Ferdiyetçi, Batılı devletler, en yüksek mutluluk
değerlerine sahip olmalarına karşılık, aynı zamanda intihar
olayları en yüksek oranda seyretmektedir (28)”. Batılı
toplumlarda başgösteren bu ruh haline (nevrozluk), kendisi
de kelimenin tam manâsıyla Avrupalı bir düşünür ve devlet
adamı olan A. İzzetbegoviç, son derece makul ve anlaşılır
bir yorum getiriyor: “Batı dünyasının tanıdığı nevrozlarla
deformasyonlar kısmen hıristiyan insan ideali ile hıristiyan
ideallerinden bağımsız olarak teşekkül eden toplumun siyasî
modelleri arasında süregelen dahili gerginliğin bir neticesi
olarak ortaya çıkar. Kilisenin, ruhları terbiye ettiği,
devletin ise bedene hâkim olduğu vaziyettir, bu. ‘Tanrı’ya
ait olanı Tanrı’ya, hükümdara ait olanı ise hükümdara ver’
diyen parolaya göre Batılı insana özel hayatında hıristiyan,
resmî şahıs veya iş adamı olarak ise makyevelist olabileceği
öğretilmiştir. Bu çatışmayı çözemeyen veya ona tahammül
edemeyen kimse nevrozun kurbanı olur (29).
Batı toplumlarında toplum hayatının (kamusal alan) yok
olduğunu ilan edenlerin başında gelen Richard Sennett,
giderek çevresiyle irtibatı koparan ve kendi içdünyasına
gömülen insanın sosyallaşmaktan uzaklaştığını söylüyor.
Türkiye gibi toplum hayatının sokakta, mahallede, parkta ve
hatta bakkal dükkanının önünde bile son derece canlı olduğu
ülkelerden, Almanya gibi, iş saatinin dışında herkesin kendi
küçük dünyasına çekildiği, yollarda seyreden arabaların
dışında insan görmenin pek mümkün olmadığı ülkelerdeki genel
manzaranın psiko-sosyal boyutunu anlayabilmek için galiba
Richard Sennet gibi düşünürleri okumak lazım. “Çalma kapımı,
çalmam kapını” gibi bir sloganı hayat düsturu haline
getirenlerin akibeti de beter olur: Gün gelir, ne hasta
yatağındayken halinizi soranınız ve ne de son yolculuğunuzda
uğurlayanınız olur. Fert toplumla kucaklaşmadığı,
bütünleşmediği taktirde, kalabalıkların içinde anonim,
kimliksiz ve yalnızsınız... “Müslüman dünyasını tanıyanlar
fertle muhit arasındaki fevkalâde ahengin üzerlerine yaptığı
tesir hakkında; ferdin toplumla bütünleşmesi hakkında;
sun`î, haricî, siyasî ve hukukî olmayan, aksine dahili,
organik bir bağlılığın varlığı hakkında hemfikirdirler. Bu
gerçek, yoksulluk ve geri kalmışlığa rağmen bile
mevcuttur(30)”
Bugün itibariyle bakıldığında, medeniyetin yan tesirleri
bizim gibi müslüman toplumlarda da çoktan beridir görülmeye
başlandı. Mahremiyet ve “kamusal alan” tartışmalarının
gündemden düşmediği Türkiye’de, “Müslüman erkek kamusal
alana katıldığında kapitalizmin nesnesi oldu. Bu erkekteki
helâl ve haram duygusunu alt üst etti. Müslüman kadın ise
feminist değerlerinden büyük nispette etkilendi. Bu da
kadının zihnini eşitlikçi bir zihniyete dönüştürdü ve kadın
her şeyde başta kadın erkek ilişkileri olmak üzere eşitlik
aramaya başladı. Ama unutmayalım İslâm adalet dinidir,
eşitlik dini değil. Adalet üzerinde yeterince tefekkür
etseydik bu ikisi arasındaki ontolojik farkı anlayabilirdik.
Kamusal alan Müslümanları aşındırmaya başladı.(31)”
Mahremiyetten âleniyete
Kafalar hayli karışık... Kendimize hep Batı aynasında
çeki-düzen verme saplantısından kurtulamadığımızdan,
referanslarımız, ölçülerimiz, öğrendiklerimiz ve iman
ettiklerimiz birbirine karışıyor. Hangi dünya görüşü,
medeniyet ölçüsü veya kültürel kimlikle dünyaya bakacağımıza
karar vermeliyiz. Şayet dinî referans olarak alacaksak, A.
Arslan’ın, “Biz Müslümanlar dünyaya çok Müslümanca
bakamıyoruz” fikrine katılıyoruz, “Çünkü Müslüman olmakla
dünyaya Müslümanca bakmak arasında fark vardır. Bu bilinç
halinin tamir edilmesi gerekir (32)“. Kamu hayatından kendi
mahremiyetine göç eden toplumlar, şimdi de hayatlarının en
mahremi taraflarını kamuoyuna ifşa etmekten geri
durmuyorlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok: Müslüman bir
ülkenin kamuoyunda ahlakdışı skandallar olağanüstü rağbet
gördüğü gibi mazur da görülüyorsa, karı-koca arasındaki
ailevî meselelerin kameralar karşısına taşındığı kadar,
canlı tv yayınlarındaki eş seçme veya beğenmelerde sadece
evlenme niyetinde olan iki kişi arasında konuşulması gereken
hususlar sanki kimse yokmuş gibi dile getiriliyorsa,
gerçekten tamirata ihtiyacı olan bir (müslüman) toplum
bilinciyle karşı karşıyayız demektir.
Artık biz de, eleştirdiğimiz
ileri sanayi ülkelerindeki toplumlar gibi, “Marka ve
modadan oluşan çok tanrılı bir hayat yaşıyoruz” ve
ürettiğimizin biraz da üstündeki tüketim fetişizmi,
zenginleşen müslüman toplumların da kutsalı hâline geldi..
Her ne kadar, “Deyim yerindeyse; dinî duyguları daha iyi
tatmin edebilmek için tanrı gözden çıkarılıyor (33) ”
yorumu, Batı toplumu için geçerli olsa da, müslümanların da
dinî duygularını takviye etmek adına, mabedle market
arasında bir ömrü tüketmelerinden ve mahremiyeti âleniyete
taşımalarından korkarım.
Kaynaklar:
(1): Richard Sennet, Vefall und Ende des
öffetnlichen Lebens, s.27-28
(2) : Auf Teufel komm raus, Spiegel, 13.3.2010
(3): Des Menschen Wolf, Spiegel, Nr.21/23.5.11
(4): R. Sennet, Verfall und Ende des öffentlichen Lebens,
s.21
(5): E. Fromm, Die Furcht vor der Freiheit, s. 184
( 6): R. Sennet, a.g.e. s.29
(6): N. Göle, Anverwandlungen,
s.100
(7): Zygmunt Bauman, Flüchtige
Moderne, s. 39
(8): Hannah Arendt, Macht und
Gewalt, s. 57
(9): Bertrand Russel, Formen der
Macht, s. 232-2333
(10): Die Zeit, 2.12.10
(11): R. Sennet, Verfall und Ende des öffentlichen Lebens,
s. 468
(12): Prof. Dr. Yümni Sezen, Hayatın Manası, s. 161
(13): Ali Bulaç, Zaman Gazetesi, 30.11.2010)
(14): Üstün Dökmen, İnsanın
Korunakları/Deriden Kültüre, s. 30
(15): Walter Benjamin,
Kapitalismus als Religion s. 17
(16): Metin Önal
Mengüşoğlu, Roportaj: Fatih Bütün /Nida Dergisi, sayı 146
(17): Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, s. 163
(18): Iris Radisch, Die Nackte Gesellschaft/Die Zeit,
16.6.2011
(19): Jean Baudrillard, a.g.e. s.176
(20): Iris Radisch, Die Nackte Gesellschaft/Die Zeit,
16.6.2011
(21): Ulrich Beck,
Risikogesellschaft, s.163
(22):Alain Touraine, Modernliğin
Eleştirisi, s.37
(23): Slavoc Zizek, Auf verlorenem Posten, s. 86
(24): Dagmar Knopf, Geld, Macht und Liebe, Psychologie
Heute, Januar 2011.
(25): Z. Baumann, Flüchtige Moderne. s.174
(26): N.Göle, s. 110
(27): Jean M. Twenge, Ben Nesli, s.245
(28): Slovaj Zizek, Auf verlorenem Posten, s.110
(29): Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, s. 305
(30): Ali İzzetbegoviç, a.g.e, s. 305
(31): Abdurrahman Arslan, Röportaj (Emeti Saruhan)/Yeni
Şafak com.tr, 19.6.11
(32): Abdurrahman Arslan, a.g.
röportaj
(33): Norbert Boltz, Kapitalismus als Religion, s.202
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Güvercinin
Aşkı ve Karganın Leşi (3)
Güvercinin Aşkı ve Karganın
Leşi (2)
Güvercinin
Aşkı ve Karganın Leşi
Hakikat
Çıplak!
Benim
Farkım, Sesli Düşünmektir
Hâkim
Medeniyetin Hâkimiyeti
Gençlik
Liderini Arıyor
Siyaseten
ve Hakikaten Batı Avrupa Türkleri
Müslümanın
Dirilişi
İnandığınız
gibi misiniz, yoksa Yaşadığınız gibi mi?
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek (3)
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek (2)
Dostlar
veya Muhsin Ceylan
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek
SAYFA
BASI
|