|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Akültürasyon Çığlık
Yoksulluklarla geçen çocukluğundan sonra nihayet cebi para
görmüştü. İşi tıkırındaydı... İlk çocuğu olan oğluna,
kendine layık bir sünnet düğünü yapmaya karar verdi.
“Sünnet”in düğününü hafsalam almadığından bu tür
şaklabanlıklara çok mecbur olmadıkça gitmiyordum. Fakat bu
davete yakınımız olduğundan dolayı ayağımı sürükleyerek de
olsa icabet etmiştim.
Önce krallar gibi giydirilimiş çocuk çıkarıldı sahneye.
Arkasından hoca geldi; Kuran-ı Kerim’den âyetler okudu,
dualer etti... Hoca indikten sonra sahneye dansöz çıktı.
Sahnenin tam da önünde oturan ben nereye bakacağımı
şaşırmıştım.
Antalya’nın Kemer ilçesinde düzenlenen bir “Sanat ve Kültür”
gecesi, “Erotik Sambanın Üstüne Semazen (Gazeteler, 17.
06.2009) ” başlığıyla haber yapıldı. Gösterilen tepkiye bir
manâ veremeyen “milliyetçi” belediye başkanı; “Kemer’in
adını dünyaya duyurmuş olmak”tan dolayı kendisinin takdir
edilmemesine üzülmüş anlaşılan...
Türkiye’nin 2009 yılı “Eurovision” şarkı yarışmasına hangi
sanatçı ve eserle katılacağını görüp ve duyduktan sonra hem
üzüldüm, hem utandım!
İnsanlığı kavim kavim, kabile kabile yaratan Allah, bize de
konuşmak, yazışmak, anlaşmak ve türküler, şarkılar, ilahiler
söylemek için Türkçe dediğimiz bir anadili uygun görmüş.
Benim ülkemin çocuğu, milletimi temsil eden sanatçı, Türkçe
yerine İngilizce şarkı söylerse, bundan bir Türk olarak
sadece üzüntü duyulur ve kalça-göbek gösterisine dönüşen
sahne hareketlerine bakmaya ise (bizce) sadece utanılır...
Toparlıyorum: Bizim kültürümüzde sünnet herşeyden önce bir
dinî vecibedir. Fakat Müslüman-Türk toplumunda dindarlık
derecesinden, hatta inanıp inanmamaktan da bağımsız olarak,
her erkek çocuk sünnet ettirilir. Dinî inançlarımızla hiç
bağdaşır tarafı olmamasına rağmen, birçok müslüman
toplumlarda olduğu gibi, bizim de ülkemizin bazı yörelerinde
ve bazı kesimlerde dansöz oynatmak/seyretmek eğlence
kültürümüzün bir parçası olarak kabul görmüştür.
Asırlardan beri cami kültürüyle meyhane kültürünün birbirine
paralel; birbirinden ayrı yaşatan bir toplum günün birinde
hoca ile dansözü aynı mekânda buluşturuyor ve İlâhî Kelâm
dinleyenler yerlerinden kıpırdamadan dansöz seyretmeğe devam
ediyorlarsa, o toplumda bazı taşlar yerinden oynuyor
demektir.
Brezilya karnevallarından tanıdığımız samba dansı gerçekten
son derece müstehcen ve erotik bir gösteridir. Bu
Batı-Latino eğlence kültürüyle Anadolu topraklarındaki bin
yıllık Müslüman-Türk kültürünün en önemli mihenk taşlarından
birisi olan Mevlevilik geleneğini sembolize eden sema
gösterisini aynı mekânda buluşturmaya, aynı çerçeveye
yerleştirmeye kalkmak; yeni bir kimlik kazanma arayışı, ne
bizdan ne de onlardan vazgeçememe duygusu veya kültürel
yozlaşmadır! Kendine ait bazı kültürel değerleri ayaklar
altına düşürmek, değersizleştirmek, semazen ile erotik
gösteri yapanı aynı kategoride görmek ve göstermek
gayretleri, akültürasyon bir çığlıktır.
Köklü ve zengin kültüre sahip bir milleti, müziğiyle temsil
edecek sanatçı, kendi dilinde değil de, bir başka milletin
dilini tercih ederek şarkısını söyler veya söylemesine
icazet verilirse; o milletin istikbali başka kültürlerin
ipoteği altına girmiş demektir. O millet, milletlerarası
arenaya çıkarken kendisi olmaktan utanıyor demektir ki, biz
de bu utanç verici hâlimizden utanıyoruz doğrusu.
Başkalarına benzediği için Türkiye’nin ödüllendirildiği
doğrudur! Eurovision’da alınan dereceler İngilizce’ye
verilmiştir, Türkçe’ye değil! Diline kendi ellerinizle
kurşun sıktığınız bu millettin yeni nesillerinin niye
konuşma özürlü olduklarına, Türk işyeri ve markalarının niye
ecnebi isimleri tercih ettiklerine, aydınlarının niçin
yabancı kelimeleri özenerek kullandıklarına da şaşırmamanız
lazım.
Aslına bakılırsa böylesi bir sünnet düğünü, çocuktan ziyade,
kazanmış olduğu yeni kimliğini, toplum içindeki yerini,
hangi maddî imkânlara sahip olduğunu eşe-dosta ilân etmek,
göstermek isteyen baba içindir. Çocuk burada sadece araçtır,
vesiledir. Bu durum toplumda artık paralının, tesbih çekenin
yanında olduğu kadar kafa çekenin yanında da itibar sahibi
olduğunun bir göstergesidir. Bu ibre kültürel soysuzlaşmayı,
yozlaşmayı yani akültürasyonu gösteriyor!
Hoca ile dansözün sahne aldığı yerde sünnet olan çocuk
büyüdü, delikanlı oldu ama babasının arzu ettiği gibi adam
olmadı! O hâlâ cami ile meyhane arasında dolaşıp duruyor.
Dünkü sünnet çocuğunun bugünkü akranları da samba ile sema
arasında kaldılar: Ne karneval sambacısı, ne de Mevlevi
semazeni... Biraz ondan, biraz bundan, hattızatında
hiçbirinden!
Sünnet düğünüyle itibar kazanmaya çalışan yeni nesil
zenginimizin, semazeni samba ile dengeleyerek turist
kazanmak, memleket tanıtmak isteyen belediyecimizin,
Eurovision’da dereceye girmek için Türkçe yerine
İngilizce’yi tercih eden kamu ve özel sektör medya
kuruluşlarının temsilcilerinin ve sanatçıların yaptıkları,
milli kültürümüze orta ve uzun vadede ihanetten başka birşey
değidir!
Hem yurtiçi hem de yurtdışında baskın medeniyet anlayışının
kıskacında yetişen sözkonusu nesillerde zuhur eden bu
evrenin adı, “akültürasyon”dur. Bize göre bu kavram, aslında
yozlaşmaya/kültürsüzlüğe uydurulmuş bir kılıftır. Bu
süreçte, kişi kültürel aidiyetini gerçi inkâr etmez ama onu
cezbeden veya ona üstünlüğünü kabul ettiren yabancı kültürün
hayat tarzı daha belirleyici ve yönlendiricidir.
Akültürasyon süreci aynı zamanda bir başkalaşım devresidir.
Bu devre kök değerlerinden kısmî kopuş, uzaklaşma ve
kendisini kucağında bulduğu ikinci kültür ocağına tamamiyle
teslim olmamak, silinmemek için kendine yeni bir kimlik
arayış devresidir. Aslında akültürasyon, (kültürel)
asimilasyona zemin ve ortam hazırlar.
Batı Avrupa’daki müslüman göçmen gençliğin kentin kenar
semtlerinde oluşturdukları bu yeni sürece “protesto kültürü”
diyenler de var. Oliver Roy’a göre bu süreç, kendi kültür
coğrafyasından koparılan İslâm’ın Batılılaş(tırıl)ma
sürecidir. Nilüfer Göle’ye bu sürecin adı; ebrulaşma veya
melezleşme’dir.
Bize göre bu bir çığlıktır... Sahanın uzmanları sözkonusu
başkalaşıma, kendi sosyo-kültürel normlarını oluşturan yeni
kimlik arayışı gibi görse ve gösterseler de, bu boyuttaki
değişim, başkalaşım bizim açımızdan hayra alâmet değil.
Yok edilme korkusuna kapılan insanın can havliyle son
saldırıya geçerken attığı ölüm-kalım çığlığı veya suda
batmak üzere olanın son imdat çığlığına benziyor bu
akültürasyon denilen hadise. Bu çığlığa mutlaka kulak
verilmelidir.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Akültürasyon
Çığlık
Anti-Müslüman
İdeoloji (2):
Toplumun Ortak Temayülleri
Anti-Müslüman
İdeoloji
Eğrisine
Doğrusuna Sarrazi
Müslümanı
İslâmîleştirmek
İslâmcı
Açılış, Milliyetçi Kapanış (3):
‘Armani Milliyetçileri’ ve ‘Cardin Müslümanları’
İslamcı
Açılış, Milliyetçi Kapanış (2)
İslâmcı
Açılış, Milliyetçi Kapanış (1)
SAYFA
BASI
|