|
AMAN
EHİYETSİZİN ELİNDEN
Herşeyin
bir hakikisi bir de sahtesi vardır. Meselâ; isim yapmış
herhangi bir (marka) - malın hakikisinin yanısıra
piyasada sahtesini de görürsünüz. Bu sahte malı üreten
veya piyasaya süren sahtekârdır.
Anlının teri, elinin emeğiyle para kazanmaktan
ziyade, yalan-dolanla, hırsızlık-soygunculukla
kazanmayı hedef seçenler de sahtekârdır.
Cadde üzerinde el
açıp insanların manevi ve vicdanı duygularını
istismar ederek, gerçekten mağdur olmadıkları
halde, mağduriyetlerini ön plana çıkararak
dilenenler de sahtekârdır.
Dikkat ederseniz, her üç halde de sahtekârlıklar
meslek haline getirilmiştir.
Yüzüne-gözüne bulaştırmadan, en ince teferruatına
kadar düşünülerek yapılan bu sahtekârca
faaliyetlerin erbabı kişiler, kendi sahalarında
uzmanlaşmış ehil sahtekârlardır.
Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulacaksa.......
Aile fertleri, ehil aile reislerine, toplumlar, sahasında
ehil olan milletvekili, din adamı, devlet adamı gibi
şahsiyetlere minnetdardır.
Bütün insanlık, insanlığa hizmette bulunmuş
ilim-irfan sahiplerine minnettardır.
Onlar, doğru yoldaki ehillerdir: Neyi yapıp-yapamayacağını,
neyi söyleyip-söyleyemeyeceğini ve neyi bilip-bilmediğini
bilen insanlardır.
Memleketimizde yine seçimler var: Onlarca siyasi parti Türkiye´
yi bir baştan bir başa dolaşıyor; tek
kelimeyle, siyasi-içtimai ve iktisadi kurtuluş reçetelerinin
halka propagandasını yapıyor ve bunun karşılığında
oy istiyorlar.
Her yönüyle kalkınmış ülkelerde siyasi
partilerin belirli konularda uzman (ehil) adamları vardır.
Meselâ: Sağlık, içişleri, dışişleri,
eğitim gibi.. Bu sahalardan birisiyle ilgili konu gündeme
geldiğinde, parti o uzman kişiyi devreye sokar.
Bizde öyle olmuyor: Parti başkanı her konuda uzman
(!), olur-olmaz her işte ve yerde arz-ı endam eder,
açar ağzını yumar gözünü. Başkanın,
liderin böyle olduğu bir partinin diğer adayları
da ustalarının çırakları oldukları
konusunda ellerinden gelen bütün maharetlerini sergileme yarışına
girerler:
Bilmedikleri, anlamadıkları konularda da ahkâm
keser, vaatte bulunurlar. Yalan söylediklerinin farkındadırlar.
Öyle görmüş, öyle götürmüşler: Siyasette geçerli
akçe; ne kadar vaat, o kadar oy`dur. Vekil kandırmaya,
halk da kanmaya alışmış, maalesef.....
Eğer bir ülkede, "doğruyu söyleyeni dokuz köyden
kovarlar" deyimi "atasözü" diye kendisine yer
edinmiş ise bunun aksini beklemek zaten saflık olur.
Böyle bir ülkede buna sahtekârlık derler mi, acaba?.....
Bayağı karamsarım.
Vay
ki vay!...
Osmanlı`nın duraklama ve gerileme devrinde
padişaha kulluktan öte fazla mahareti olmayan devlet
adamlarına bolca rastlamak mümkündür. Cumhuriyetin
savaş sonrası döneminde Atatürk´ün çevresinde
bolca ´´evet efendim, emret efendim´´ciler görülür. O´nu
ilahlaştıran yazar-şair takımı,
sigarasının külünü bile yere düşerttürmeyen
emir kulları v.s...
Daha sonraki yıllarda ön plana çıkan siyası
parti liderlerinin önünde el-pençe duran vekillerimiz.
Halka hizmeti sadakatı, bir üst´e yaranmaya tercih eden
ehliyetsiz sahtekârlar.
Bunu yıllardır göremeyen, görüpte ders almayan
milletim, vay vayy!......
Bir tarihte din alimi ( halen bir üniversitemizin ilahiyat
fakültesinde hocalık yapıyor) bir zatın
sohbetine iştirak etmiştim. İslâm tarihinin
ilk çağlarındaki ihtilaflı bir konuyla
ilgili dinleyicilerden birisi soru sordu. Konuşmacı
cevap vermek istemedi. İsrar üzerine kaçamak bir cevap
verdi. Sohbet bitiminden sonra aynı konuyla ilgili ikili
görüşmede; "Doğruyu söylersem beni camiden
kovarlar" şeklinde itirafta bulundu.
Kovacak olan kim?:
Cemaat, yani ehilin ağzından doğruyu öğrenmeğe
gelen halk.
Kovulacak olan kim?:
Kuran dinini insanlara anlatacak, anlatması gereken alim,
imam(lider).
Vay,.. hakikati bilip de söylemeyen alimin haline!
Vay benim dinim, vay benim müslümanım!.....
Cumhurbaşkanımız önündeki yazılı
metni okuyor:
Kendisi yazmadığı
gibi oradaki "kuş dili"ni de günlük konuşmalarında
tercih etmediği belli. Çünkü, modernlik adına
konuşma metninin içine serpiştirilmiş
kelimeleri telâfuz ederken dili ağzında büyür
gibi oluyor, uydurulmuş kelimeler cümle içerisinde sırıtıyor,
ahengi bozuyor. Ben anlamakta zorlanıyorum.
Başbakanımız B. Ecevit´i zikretmeğe
bilmem gerek var mı?:
Bilhasa yetmişli yılları Türkiye´sinde
ilericik, devrimcilik adına Türkçe`yi yozlaştıranların
başında gelir.
Çocuğumun öğretmeninden bir mektup aldım:
Çocuğumuza ilkokul seviyesin ders veren öğretmen,
Türkçe´den imtihan edilse muhakkak zayıf alırdı.
"Bizim milliyetçiliğimiz ırk milliyetetçiliği
değil, kültür milliyetçiliğidir.", diyenleri
konuşurken bir dinleyin hele.....
Kültür
arabesk, dil arabesk.
Dil´imi dilim dilim etmişler.
Vay
benim anam!..vay benim dilim!....
SAYFA BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
Aman
ehliyetsizin elinden
Bir
"Vassiyetname" ve Ben
AB
üyeliği çıkmaz ayın başında
Almanya
siyasi hayatında Türklerin yeri
Ülküler
öldü mü
Ölmesini
de bilmek
Kerbela
yahut Filistin
Bize
benzemiyorsun
Korkak
Modern
zamanların vatanseverliği
Çıplak
Tufan'daki
"Tufan"
Hayatı
yaşamak
İbret
Yolun
neresindesiniz?
Tadını
çıkarmak
Gençlerim
eyvah!
Düşmansız
Yaşamak
"Enternasyonal
terörizme karşı savaş"
Sahipsiz
Toplum
Meydan
Okumak
Afganistan
bombalanıyor
Medeniyetler
çatışması
veya tekerrür eden tarih
Dünyanın
gündemindeki İslam ve Müslümanlar
11
eylül ve sonrası
Gönlünüz
rahat mı?
Dibe
Vurmadan Düze Çıkmaz
Taşralılar
Bizimkiler
Mülakat
"KUTLU
DOĞUM" VE İNSANLIK
Dilimiz
- Dinimiz
Geleceğimiz--Teminatımız
Utanmak
"Kadına
Özel"
Odak
Noktamızdaki İnsan
Hasbihal
- 2
Toplumun
Aynası
Hasbihal
Okuyormusunuz?
SAYFA
BASI
|