|

Ana!
Güneşli bir yaz günü balkondaki küçük masamın başında
birşeyler yazıp-çizmekle meşguldüm. Bir ara masadan
kalktığımda gözüm, karşı apartmanın balkonundan beni
seyreden yaşlı kadına takıldı. Gözgöze gelişimizi fırsat
bilen bu sevimli yaşlı kadın hemencecik el sallamaya
başladı; karşılık verdim. İki binanın arasından geçen
yoldaki trafik yoğunluğu, karşılıklı konuşmayı
engellediğinden, bir müddet gülümseyerek bakıştık.
Yine bir sabah dünya telaşesiyle evden çıktığımda o yaşlı
kadınla, kendisi gibi yaşlanmış köpeğini gezdirirken
karşılaştım. Bana fırsat vermeden bir soruyla konuya girdi:
-Daha burdan taşınmıyorsunuz değil mi?
Beklemediğim bir soruydu.
-Hayır, dedim ve bunu niçin sorduğunu merak ettiğimi
söyledim.
-Uzun zamandır sizi karşıdan takip ediyorum. Çok güzel bir
ailesiniz. Sizi gördükçe gençlik yıllarımı hatırlıyorum.
Tahminen seksen yaşlarındaki bu sevimli kadının, gençlik
yıllarım dediği o çağların özlemini yüreğinin
derinliklerinde hissettiğini buğulanan gözlerinden anladım.
Ayaküstü kısa sohbetimizde, ömrünün sonuna kadar bu dünyada
yalnız yaşamaya mahkûm edilmiş bir insanı biraz yakından
tanımaktan dolayı hem üzüldüm, hem de sevindim.
Bir ara günlerce penceresi açılmayan, balkonunda gözükmeyen
bu yaşlı nineyi günün birinde balkonuna çıkarken gördüm. El
hareketlerimle onun şimdiye kadar nerede olduğunu sormaya
çalıştım. Aynı metotla karşılık verdi: Ona en yakınlarından
ve yakın olması gerekenlerden daha yakın ve sadık olan
köpeğini kaybetmenin üzüntüsü içerisindeydi. Köpekle aynı
apartman dairesinde yaşamayı; bir taraftan hayvana zulüm,
diğer taraftan insan egosunu tatmin olarak gören köylü
çocuğu ben bile, ilerleyen yaşına rağmen tek başına ve kendi
ayakları üzerinde durarak yaşama mücadelesi veren bu ninenin
ızdırabının şiddetini anlayabiliyordum.
Günün birinde kadınlı erkekli takriben yirmi kişiden oluşan
bir grup olarak bazı konularda uzmanlardan ders alıyorduk.
Zamanla kursiyerler ve hocalar arasında samimi bir ortam
oluştu. Daha elli yaşların başlangıcında dul bir kadın,
sosyal hayat içinde kendi konumuyla ilgili geleceğe yönelik
endişelerini dile getirirken, kendine hakim olamadı ve; “
Günün birinde yaşlılar yurduna götürülüp atılmaktan veya
yalnız başıma evde ölmekten korkuyurum.” dedikten sonra
hüngür hüngür ağlamaya başladı. Halbuki kocasından boşanmış
olan bu kadının çocukları vardı. Bugünkü hayat anlayışı ise,
ellisinden sonraki böyle birine ne iş, ne de eş şansı pek
tanımıyordu. Daha bugünden yarınına ağlayan insanı korkutan,
endişelendiren şey; toplumdaki değer yargılarının giderek
vahşileşmesidir: Evlatlar da dahil, herkes sadece kendisi
için yaşar hâle geldi.
Soğuk bir kış gününde eve doğru ilerlerken, elindeki plastik
torbayı zoraki taşıyan, komşum yaşlı nineye rasladım.
Yardımcı olmak isteğimi kibarca geri çevirdi.
-Annem bana derdi ki, yapabildiğin müddetçe kendi işini
kendin gör ve kimseye minnet etme. Ben de henüz daha kendi
erzağımı taşıyabiliyorum.
Öteden beri merak ediyorumdum, sordum:
-Afedersiniz, sizin hiç mi kimseniz yok?
Sevimli nine elindeki torbayı yere bıraktı, gözlerimin içine
bir ana şefkatiyle bakarak cevap verdi:
-Kocam yıllar önce vefat etti. Yakın akrabalarımdan kalanlar
da çok uzaklardalar. Biz o zamanlar Doğu Almanya’dan Batı’ya
kaçmıştık. Bir kızım, bir oğlum var. Onlar da, başka
şehirlerde, pek gelip gitmezler. Arada sırada telefonla
hâl-hatırımı sorarlar. Bu semtte sizden başka da benim
hâl-hatırımı soran yok, biliyor musunuz... Siz çok sıcak
kanlı insanlarsınız, buradan taşınmayacaksınız değil mi? Biz
de eskiden tıpkı sizlerdeki gibi ailemize ve ananelerimize
bağlıydık ama şimdi....
Duadakları titredi, lafın gerisini getiremedi. Sanki
gelecekten ümidini yitirmiş, teselliyi mazide ararmış gibi
bakışlarını benim göremediğim bir istikamete çevirdi.
Savaşın acımasız acılarının, önce Hitler Nazizmi daha sonra
Stalin Komünizminin korku ve dehşetinin izlerinin izdüşümü
yüzünden iki damla yaşın aşağılara doğru süzülerek gittiğini
gördüm. Evlat yüreğim, anam yaştaki bu ananın acısına
dayanamadı; sarıldım, kucakladım, elini öptüm, onun akan
gözyaşlarını yanaklarıma sürdüm de ağladım. Anaları ağlatan
evlatlar adına utandım, af diledim, ‘dua’ istedim...
Birisi karım yaşta ana, diğeri anam yaşta anaydı... Ağlayan;
Alman da olsa, Türk de olsa anadır! Anaları ağlatan böylesi
‘medeniyet’ ne kadar zalim ve böylesi ‘medeni’ evlatlar da
ne kadar gaddar evlatlarmış... Anaları yalnızlığa terkeden
medeniyetin hakkı; terkedilmektir.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Ana!
Batı’nın
Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî
Kodlarımız
“Globallaşmanın
Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|