|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Aşk Medeniyeti’nin Ülkücüleri
(Niçin) Aşk Medeniyeti
Hasretini çekmediğiniz toprak, memleket değil... Ve siz
hasret kaldığınız memleketinize aşıksınız! Vatanında yaşayan
insan, toprağını sever. Vatanından uzakta yaşayan insan ise
ona aşıktır. Hasretini çekmediğiniz sevgiliye siz aşık
olamazsınız... Suyun, havanın ve tabiatın kirletildiği kadar
ahlâkı ve bilgisiyle insanın da kirlendiği bir hercümerc
dünyada, eksikliğinin farkına varıp da hasret kaldığınız
şeyi bilmenin kendisi bile başlıbaşına bir hünerliliktir.
Postmodern insan içine düştüğünü bunalımın sebebini idrak
edebilseydi, çaresini de mutlaka bulurdu.
Suyun önündeki bendi kaldırın; toprak suya hasret ise
kendine çekecek, doymuşsa salıverecektir. Bu “baraj” rahmet
sularıyla damla damla ve aşk pınarlarından sızıntılarla
doldu... Şimdi aşk nehrinin önündeki bendi kaldırma
zamanıdır. Şimdi kirleri arıtmak, susuzluğu gidermek
zamanıdır.
Ondört asırdan beridir bizim medeniyetimizin özünü İslâm,
çerçevesini İslâmî kriterler veya din çıkışlı olmasa da,
dine ters düşmeyen kural ve kaideler belirlemiştir.
Kaynaklara göre kelime manâsı ‘barış’ demek olan İslâm’ın
bir başka manâsı da,‘teslimiyet’tir. Yine sözcük olarak
“müslüman” da, ‘teslim olan’ demektir. Barış ve huzurun
sihirli sözcüğü ‘sevgi’dir. Ancak sevginin olduğu yerde
barış var, huzur var... Bir ileri safhadaki (asıl) manâsı
‘teslimiyet’ olan İslâm’a gönül verenler, şartsız ve
şüphesiz inanan, iman eden yani teslim olanlar, ve bu
teslimiyetin bedeline severek katlanmaya ve gereğini yerine
getirmeğe hazır olanların yegane muradları, Allah’ın
sevgisine mazhar olmaktır. Bizim dünyevî manâda anladığımız
aşk da; sevgiliye şartsız ve şüphesiz teslimiyetin bedeli
olarak, ona kavuşmak değil midir?...
H. Peygamber’den rivayet edilen; “İman etmedikçe cennete
giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş
olmazsınız.” meâlindeki hadis, nerden bakarsanız bakın;
sevgi olmadan cennet de yok diyor. Medeniyet tarihimizde
sayısız savunma ya da fetih amaçlı savaşlar olmuş, fakat
kılıç zoruyla müslümanlaştırma olmamıştır. Bunun en güzel
örneklerinden birisi, Osmanlı’dır. Bir sonraki bölümde
bazılarını zikredeceğimiz medeniyet taşıyıcılarımızın
istisnasız hepsinde ilmik ilmik sevgi ve muhabbet
işlenmiştir. Bu sevgi; “Yaratılanı severiz Yaratan’dan
ötürü” olarak Derviş Yunus’un ağzından en veciz şekliyle
terennüm edilmiş ve tarihin en kanlı savaş meydanlarından
birisi olan Anadolu topraklarını bize yurt olarak
kazandıranların sloganları kadar icraatları da; Allah aşkına
sevmek ve kucaklamaktı.
“Aşk Medeniyeti” başlıklı bir yazımda, Mevlana ve Hz.
Ali’den şu örnekleri vermiştim:
Hz. Ali, Malik’ül Eşter’i Mısır’a vali tayin ederken ona
yazdığı Mektupda (Ahit Name), halka karşı adil ve merhametli
davranmasını öğütledikten sonra halkın iki ayrı sınıftan
oluştuğunu ve bunların; “Bir kısmı dinde kardeştir sana,
öbür kısmı yaratılışda eştir sana.” diyordu.
Bunun ilk meyvelerini Mevlana’da gördük: “Sevgiden tortulu,
bulanık sular, arı duru hale gelir, sevgiden dertler şifa
bulur/Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur.”.
Bu medeniyet, bulanık gönülleri ve zihinleri berraklaştırdı,
merhameti ve sevmeği öğretti. Yaratan’ın merhametine nail
olmak isteyenler, diğerlerinden merhameti esirgeyemezdi.
Acıma duygumuz öyle bir noktaya ulaştı ki; “Biz, Hakk’a
küfran-ı nimette bulunmuş olan kafirlere dahi acırız” dedi
Mevlana.
Şimdi gün, dostlarına faydası, düşmanlarına da zararı
olmayan gündelik müslümanlara, elindeki maddî ve teknolojik
imkânları şiddet ve öldürme aracı olarak kullananların
zulmüne düçar olmuş, dünya insanlığının güçsüz, imkânsız,
zayıf yığınlarına acıma zamanıdır. Bu acımaktan kaynaklanan
mesuliyet duygusu, sadece müslümanlarla sınırlı değil, insan
olduğumuzdan, Hz. Ali’nin dediği gibi diğerleriyle de,
“yaratılışda eş” olduğumuzdan, bütün insanlığa, Aşk
Medeniyeti’ni yeniden sanatta, edebiyatta, düşüncede ve
günlük hayatta taşıma, tanıştırma zamanıdır. Şimdi bu
medeniyete yeniden sevdalanan gönül erleri, çağımız
ülkücülüğünü de yeniden yazmalıdırlar.
Yeniden Ülkücülük
İbni Haldun, “insan alışkanlıklarının çocuğudur” diyor.
Cumhuriyet nesli Türklerin günlük lisanlarına, yazılı
edebiyatlarına ve bilhassa siyasî düşüncelerine yerleşmiş
birtakım kavramlar vardır. Bazen sadece bir sözcükten ibaret
kavramlara yüklediğimiz manâlar bize birçok şeyin aynı anda
çağrışımını yaptırır. Devrimcilik, ülkücülük veya
muhafazakârlık gibi kavram, bazıları için menfi, bazıları
için müsbet şeylerin çağrışımını yapar. Biz bazen bu
kavramlarlarla kendimizi ifade eder, bazen de birbirimizi bu
kavramlar üzerinden tasnif ederiz. Benim kuşağıma 1970’li
yılların Türkiye’sinde, “Sen nesin?” sorulduğunda,
umumiyetle şöyle cevaplar verilirdi: “Devrimciyim”,
“Akıncıyım”, “Ülkücüyüm”. Otuz seneden fazla bir zaman
geçmesine rağmen, hâlâ bu ve benzeri kavramlara olan
alışkanlık ve aşinalığımızı bırakamadık. Yazımızın bundan
sonraki bölümlerinin, bu alışkanlıkların çocuğu olmaktan
kurtularak okunmasını ümit ediyoruz. Burada kastedilen
ülkücülük; mevcut bildik ve ezberlediklerimizi yerine göre
terketmeyi, yenilemeyi hatta silbaştan tarif etmeyi
hedeflemektedir.
Aşk Medeniyeti Ülkücülüğü’nün, şimdiye kadar bizim ülkü,
ülkücü veya ülkücülük’ten anladığımız, bildiğimiz ve
gördüklerimizden farkı; geniş açılımlı, engin ufuklu,
çokkültürlü fakat sadece İslâm merkezli bir ülkü anlayışı...
Mensubu olduğu veya mensubiyet duyduğu milletin kültürel
varlığını ve özelliğini yaşatırken diğerlerine üstünlük
sağlamak, baskı aracı olarak kullanmak veya ayırımcılık
gayesiyle değil, hele ondört asırlık bir birikime sahip
medeniyet dairesi içinde tek bir ırka veya kültüre dayalı
ülkücülük hiç değil, tam tersine, insanlığın huzur ve
selameti için, merkezinde insan olan ve o insanı da,
Yaratıcı’ya olan teslimiyetten dolayı, ‘yaratılmışların en
üstünü’ noktasında gören bir medeniyet anlayışı ve yolun
yolcusu, iddiası olan inanmış insanlar...
Benim ülkücü dediğime, siz isterseniz “mefkureci” veya
“idealist” deyiniz. Eğer bir davanız varsa, “dava adamı”,
şayet bir iddanız varsa, “iddia adamı” da olabilirsiniz,
itiraz etmem! Siz, “sağcı” veya “solcu” olabilir, Fars,
Kürt, Türk, Arap veya Allah’ın yarattığı başka kavimlerden
olabilirsiniz; kabulümdür. Namaz-niyazınız azlığı çokluğu
sizin meseleniz. Siz, ben müslümanım diyor ve benim bir
iddiam, bir davam, bir gayem veya bir ülküm var diyorsanız,
sizinle yola çıkılır. Sizinle hem dindaşız hem de ülküdaş...
Yola koyulmadan önce, eski ideolojik alışkanlıklarımızı,
bildik kural-kaidelerimizi rafa kaldırıyor ve
ezberimizdekini unutuyor, yani burda da köklü bir paradigma
değişimine gidiyoruz: Nihaî hedefimiz; varoluş gayesinden
saptırılalı beri kimlik bunalımına saplanmış olan insanı,
insan merkezli Aşk Medeniyeti’yle tanıştırmaktır.
21. yüzyılın yeniden ülkücülüğü; İslâm dairesi içinde fakat
kavimlerüstü, ırka dayanmaz fakat ırkı inkâr da etmez,
üstünlük tayini ve derecesini Allah’a havale eder,
reaksiyoner değil, ideolojik hiç değil, cihanşumül şiarı;
“emri bil maruf, nehyi anıl münker”dir.
Yeniden ülkücülük; gayesiz, iddiasız müslümanlığa, ideolojik
müslümanlığa, elinden ve dilinden dostlara faydası gelmeyen
müslümanlığa, ırkçı müslümanlığa ve müslüman ülkede
ırkçılığa karşı, elinden ve dilinden insana ve insanlığa
fayda veren müslümanlıktır.
Yola koyulmadan önce...
Bu medeniyetin Türkiye çıkışlı ülkü erleri, evvela kendi
ülkesini, bilâhare medeniyetimizin kültür coğrafyasını
kucaklamaya hazırlanırken, önce “İlmin Kapısı”ndan “İlmin
Bahçesi”ne girebilmek için destur isterler. Yesili
Ahmet’ten, Rumelili Celalettin’den, Tebrizli Şems’ten,
Anadolulu Yunus’tan bu sevdanın sırrını sorarlar.
Şark’ın Muhammet İkbal’inden Mehmet Akif’ine bir gönül
köprüsü atar, böylesi engin bir ufukda üstadlarından
tefekkürü ve tevekkülü öğrenir, Mevlana’yı İkbal’den,
Sadi’yi Akif’den dinlerler.
Seyyid Kutub’dan, Firavunlara meydan okumayı, zindanların
kalın duvarlarını yarıp geçen, demir parmaklıkları kırıp
geçen o metanetli duruşun, o sarsılmaz imanın, o derunî
bilginin sırrını sorar, darağacının direğini ürküten o
muhteşem haykırışa bir kez de daha şahit olurlar.
Ali Şeriati’den, şahların köhnemiş düzenine, statükoya, şirk
dinine karşı verdiği amansız mücadelenin, şu kısacık ömre
sığdırabildiği bunca eserlerin ilham kaynağını ve
nihayetinde alimin ölümünü, düşüncenin kurşunlamasını
sorarlar.
Ve Aliya İzzet’ten, hem devlet adamlığının hem bilgeliğin
dersini dinlemeden,
Ve Fuzuli’den, Hz. Resul’e ulaşabilmek için başını taştan
taşa vurarak giden su ile Evlad-ı Resul’un arasına çölde kim
bend çektiğini öğrenmeden,
Ve Yahya Kemal’den, muhteşem maziden, kendi gökkubbemizden
beyitler dinlemeden,
Ve Aşık Veysel’den “sadık yar”ın kim olduğunu sormadan yola
koyulmazlar...
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Aşk
Medeniyeti’nin Ülkücüleri
Paradigma
Değişimi ve Yeniden Ülkücülük
Ben
Sana Hayran, Sen Bana Düşman...
IQ’su
Düşükler ve Müslüman Avrupa
Savulun
Türkler Geliyor...
Benden
Sana “Düşman” Olmaz!
Gazze
veya Kerbela
Kalabalıkların
Yalnızlığı (2): Bizim Yalnızlığımız
Kalabalıkların
Yalnızlığı
Hangi
İnsanın Hakları?
Medeniyetin
Utanç Tablosu
Dinine
Değil Dindarlığına İtirazım Var (2)
Dinine Değil
Dindarlığına İtirazım Var
Ana!
Batı’nın
Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî
Kodlarımız
“Globallaşmanın
Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|