|
Milliyetçilikten
Atatürkçülüğe
Her toplumun tarihine mal olmuş
millî/ilmî/edebî ve siyasî kahramanları, düşünürleri
ve önderleri vardır. Onlar ilâhlaştırılmadan,
istismar edilmeden, yaşadıkları çağa ve
şartlara göre değerlendirilerek istifade yoluna
gidilirse, hem bedenleri ölmüş fakat eserleriyle var
olan onların ruhunu hem de mirascıları
durumunda yaşayan halkı incitmiş olmayız.
Gelişmekte olan toplumların az gelişmiş
beyinleri zaman zaman kendi “mukaddes”lerini yaratır
ve onların arkasına sığınırlar.
Onların dokunulmaz, tartışılmaz dedikleri
tabularını geniş halk yığınları
hak ettikleri yere oturtarak, belli kesim elitten daha müsbet
bir tavır sergilerler. Bazen de, milletin ezici çoğunluğu
tarafından sahiplenilmiş şahsiyetleri bizim yarım
aydınımız sahiplenmez. Bu da herkesin bildiği
bir Türkiye gerçeğidir.
Türkiye’de iyi-kötü eli kalem tutan ve ağzı laf
yapanlar için en kolay iş, Atatürk’e övgüler yağdırarak
ne derece Atatürkçü olduğunu ortaya koymak veya Atatürk’ü
küllim reddederek aynı derecede Atatürk aleyhtarı
olduğunu sergilemektir. En zor seçeneklerden birisi ise,
her iki kesimin de oklarını üzerine yönlendirmek
pahasına Mustafa Kemal’i ilahlaştırmadan, eğrisi
ve doğrusuyla anlatabilmektir.
Ülkemizde oldum olası istismar edilen belli mefhumlar,
tarihe mal olmuş şahsiyetler vardır. Atatürk’ün
vefatından sonra da en fazla istismar edilen tarihî
şahsiyetlerimizin başında kendisi gelmektedir.
Bazen insaf ve tarihî gerçekler ölçülerine sığmayan
bir eleştiri veya işkence derecesinde zoraki “Atatürkçülük”
dayatması; elitimiz bu yollara başvurunca, cahilimiz
de bazen (bir İstanbul örneğinde olduğu gibi)
gecekondusunu yıktırmamak için kapısının
önüne kocaman bir Atatürk heykeli dikerek yıkımı
engelleme girişiminde bulanabiliyor.
Atatürk’ün karşısına dikilen ve arkasına
sığınanlardan apayrı, en olması
gereken değerlendirmeği
eskiden Ülkücü Hareket yapardı. Tarihi ve
tarihden gelen milli-manevi değerleri, tarihe mal olmuş
şahsiyetleriyle Türk Milleti’nin tamamını,
kendi dünya görüşüyle bütünleştiren bir bakış
açısı, kalın çizgilerle belirlenmiş bir
duruşu vardı. Bu camia adına kalem oynatanların
belli bir kesiminin ve siyasilerinin son yıllarda
geldikleri nokta, öteden beri halktan kopuk olarak “Atatürkçülük”
zırhına bürünenlerden pek farklı değildir.
Dünün hızlı solcularının “ulusalcı”
noktaya gelişlerine paralel olarak “milliyetçi”lerle
kol kola girmeleri memleket açısından sevindirici
bir gelişmedir. Eğer bu buluşma aynı
zamanda ulusculuk eşittir milliyetçilik ise, kuşa döndürülmüş
bir milliyetçilik kavramıyla karşı karşıyayız
demektir. Çünkü Türk Milliyetçiliği, ırk değil
kültür milliyetçiliğidir ve mayası İslâm’la
yoğrulmuştur. Bizim milliyetçiliğimizin millet/kavim/ırk
ve insana bakış açısı, Batılı
değil İslâmî’dir: Üstünlük, ‘takva’da
veya ‘eşref-i mahlûkat’ derecesine ulaşmış
insandadır.
Ulusalcısı ve milliyetçisiyle ülke menfaatlerinde
birleşmek, sadece dış ve iç düşmanlara
karşı tavır almakla bitmiyor, ki orada da ölçüler
çok farklıdır. Bundan başka, değer yargılarında
mutabakat sağlamak mümkün değildir. Bunların
başında da, yukarıda temas ettiğimiz gibi
din unsuru önemli bir yer işgal etmektedir. Maalesef ülkemizde
yazıp konuştuğumuz Türkçe bile “sal’a
koyulup sel’e verilen”lerle büyük farklılıklar
arz ederken, burada da kullandığımız dil,
kişilerin dünyaya bakış açısına göre
değişebilmektedir. Her iki kesimin yaşadığı
hayat tarzına baktığınızda, birisinin
parametreleri olabildiğince Batılı, diğer
ise mümkün olduğunca Türk-İslâm medeniyet değerleriyle
takviye edilerek yabancılaşmayı az zararla
kapatma gayreti içinde. Eğer birbirimize bu farklılıklarımıza
rağmen müsamaha gösterebileceksek, bu en ideal olanıdır.
Ama ülkenizde ve dünyadaki değişme ve gelişmeleri
takip edemeyip zaman tuneline takılıp kaldığınızın
yeni farkına vararak, oluşturulan sunî gündemlerle
boşlukları doldurmaya kalkarsanız, asıl
inandıklarınıza o zaman ters düşmeğe
başlar ve “dava” dediğinize o zaman ihanet etmiş
olursunuz.
Buradaki gayemiz, ülkemizde en çok konuşulan, tartışılan
Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü tartışmaktan
ziyade, ilk tarih sahnesine çıktığı günden
günümüze kadar Türklüğü kucaklayan bir dünya görüşünü
şahıs bazına indirgeme gayretlerine duyduğumuz
üzüntüdür. Milletlerin medar-ı iftiharı olan
şahsiyetler, olsa olsa o milletin milliyetçisi olurlar.
Yani, milliyetçilik şahıslara göre veya onların
adına olmaz!
Bilhassa siyasette öncülüğe soyunanlar, milletin
meselelerine çözüm yollarını hızla değişen
ve gelişen dünya şartlarında zaman aşımına
uğramış ideolojilerde aramamalıdırlar.
Eğer varsa, dağarcıklarındakini ortaya
koymalı, yoksa, sloganların gölgesinde ahkâm
kesmemelidirler. Ülkemizde Atatürkçülüğü kimseye bırakmayacak
kadar yeterince kurum ve kuruluşlar varken, onlara Atatürkçülük
dersi vermeğe kalkmak; “tereciye tere satmak” gibi
birşey olsa gerek. Gazi Mustafa Kemal’i Türk Milliyetçiliği
içinde gören ve hakkıyla O’na yer veren milliyetçi düşünce
sahiplerinin Atatürkçülük yapmaya yeltenmesi, inandırıcılıktan
öte bir çaresizlik ve zaafiyet göstergesidir.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|