|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Kalabalıkların Yalnızlığı
(2):
Bizim Yalnızlığımız
Biz bize olduğumuz an ve ortamda hâlâ bizleşemiyorsak, en
azından ortadaki mesele benim olduğu kadar senin de
olduğundan, bizleşmek mümkün görünüyor. Bizleşmek;
beraberlikten öte bir şey, birleşmektir! Bizleşmek; yeniden
kendimize dönmek, kendimizle tanışmaktır. Gerçek manâda
tanışmamız, barışmamıza vesile olacak. Bizim gibi biraz
onlardan biraz da bizden müteşekkil, karma kültürle
yoğrulmuş toplumların kendileriyle kavgalı olmalarının
sebebi bundandır. Farkında olmadan bu ‘virüs’ az veya çok
hepimize bulaştırılmıştır.
Biz en olması gereken seviyede kendimiz olan biz’i tarif
ederken, asıl yalnızlığımızı orada görüyoruz: Kitap
safyalarındaki, menkibelerdeki insan tarifini hayatın
içinden insana uygulamaya kalkışınca, reel (gerçek) insanla
irtibat kopuyor ve biz kendi gerçeğimizle yüzleşmekten
imtina ediyoruz. ‘Mükemmel insan’, ‘ideal insan’ şablonuna
uygun insan arayanlar yalnızlıktan kurtulamazlar ancak,
idealist insan arayanlar eli boş dönmezler.
Sistemin yarattığı insan
Bütün mesele, tercih ettiğimiz veya kabullenmeğe mecbur
kaldığımız hayat, “ne kadar insanîdir” türünden bir soruya
verilecek cevapla anlaşılmış olacak. İnsan olarak sistemin
içinde olmak; sistemin insanîliğine delalet değildir.
Şikâyetçi olduğumuz sistemde (hayat tarzı) “herşey insan
için, insana göre” prensibi geçerli değildir. Sistem, ya
kendi ‘din’ini icat ederek, ya da mevcut dini, sisteme
uyarlayarak, insandaki ilâhî özelliklerin yerine beşerî
ihtiras ve beklentileri oturtur. Böylece insana, sistemin
taşıyıcı rolü verilmiş olur. Bu rolü kabullenen insan; iyi
bir faşist, iyi bir sosyalist veya iyi bir kapitalisttir.
Eğer vahiy yoluyla gelen din de bir ideoloji gibi muameleye
tabi tutulursa; dinleştirilen dünyevi ideolojilerden çok da
farkı kalmaz ve o insan da diğerleri gibi çevreye aynı gözle
bakar: İnsan seçme, değerlendirme ve tercihdeki kriter;
ideolojik olarak kendisine en yakın olana göredir. Özet bir
ifadeyle; Faşizm, Sosyalizm, Kapitalizm ve benzeri
sistemlerde insan bir amaç değil, araçtır.
1970’li yılların Türkiye’sinde birbirimize kurşun sıkarken,
düşmanlığımızın mayasını ideolojik farklılıklarımız
oluşturuyordu. 2000’li yıllardaki kamplaşmamızın nüvesini
ise itikadî (dini algılama) farklılıklarımız
oluşturmaktadır: Sisteme göre din ve dindarlık, sisteme
rağmen din ve dindarlık, ilk ikisi kadar güçlü olmasa da,
bir üçüncü şıkt olarak; Batı normlarına göre din ve
dindarlık gibi anabaşlıklar altında ihtilaf noktalarımızı
sıralamak münkündür.
Dikkat edilirse, her ideolojik grup kendi insanını “yaratma”
peşinde veya şekillendirmeğe çalışmaktadır. Herkes kendi
penceresinden gördüğü insanı tarif ederken, hiçbirisi bir
bütün olarak insanı görmüyor veya göremiyor. Hâl böyle
olunca, “öz”ümüzü tanımıyor, öz’e inemiyor ve
özdeşleşemiyoruz. Grupların kendi arasındaki birlikteliği
bile sahici, samimi ve kalıcı değil; konjüktürel, hamasî
veya menfaatçidir. Bu umdelerden birisinin eksikliği, cemaat
veya grup arasındaki canlılığa ciddi bir darbe vurabiliyor.
“Farklılığımız zenginliktir” gibisinden insan gönlünü
okşayan söylemleri, hayli zamandır dillendiriyor, sesli
düşünüyoruz lâkin henüz daha hazmedemedik. Şimdiye kadar
İslâmiyet’le ilgili en cezbedici ve yerinde söylenmiş
sözlerden birisini, Suriye Başmüftüsü Dr. Ahmed Bedrettin
Hassun’un gazetelere yansıyan ifadelerinden okudum.
Başmüftü; “İslâm başkalarının varlığını kabul etmek için
geldi.” diyor. Bu ‘başka’dan, İslâm’ın dışındakiler olduğu
kadar, kendi içimizdeki farklılıkları da anlamak mümkün.
Birbirimizi beğenmiyoruz; bir dindar ötekinin dindarlığına,
bir milliyetçi diğerinin milliyetçiliğine, bir Atatürkçü
berikinin Atatürkçülüğüne dudak büke, kulp taka taka, biz
kendisinden başkasını beğenmeyen insanlar hâline geldik.
Daha düne kadar tek yürek, tek bilek olanların, deyim
yerindeyse, içtiği su dahi ayrı gitmeyenlerin, dost çemberi
giderek daralıyorsa, önce kendisini (eğer yüreği yetiyorsa)
sigaya çekmeli, daha sonra da, şayet dünkü “Kızıl Elma”sında
bugün de gerçekten iddialı olup olmadığını vicdan terazisine
vurmalıdır.
Meydanlara toplanan, tek yürek, tek bilek gibi görüntü veren
kalabalıkların birlikteliği, toplantı dağılınca biter.
Camide, cemevinde saf saf olanların kardeşliği, ibadetten
sonra unutulur. Bir zamanların “İslâmcı”larından,
“Devrimci”lerinden ve “Ülkücü”lerinden ne kadarı bugün o
hareketlerin devamı iddiasında olan kurluşların içinde
barınabilmekte veya barındırılmaktadırlar?...
Laikler, devrimciler, milliyetçiler, muhafazakârlar da kendi
içlerinde birbirini beğenmezler! “İhanet”, “Hainlik” ve
“Satılmışlık” gibi kavramlar en çok böylesi kadrolaşmış,
kurumlaşmış gruplar içinde geçerlilik kazanır. Dahil olduğu
grubun dışındakileri şu veya bu sebepten dolayı
dışlayanların önündeki en büyük tehlike, günün birinde
birlikte olduğu kuruluş veya insanlar tarafından kapı dışarı
bırakılmasıdır.
İnsan ihmal edildi
Kendimize mekân inşa ettik, okul inşa ettik, cami inşa
ettik ama insanı, asıl ve herşeyden önce inşa edilmesi
gerekeni inşa edemedik, etmedik... Herşey insan için, herşey
insanlık uğruna şiarından yola çıktığını zannedenler, önem
ve önemlilik sıralamasında insanı geri plana attılar, ya da
ihmal ettiler. Bu ihmalkârlık bizi bize unutturarak,
yalnızlaştırdı. Terk edilen, unutulan kültür hayatımızdaki
‘bizim insan’ın yerini ‘ecnebileşen insan’ aldı. İlk
başlardaki ecnebi özentisi bilâhare yozlaşmayı ve akabinde
de yabancılaşmayı getirdi.
İnsanın kendi vatanında yabancı gibi görülmesi veya o hisse
kapılmasını Necip Fazıl Kısakürek, Sakarya adlı şiirinde,
“Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” derken, kendisi
gibi düşünenleri kastetmiş olsa da, diğer fikir akımlarında
da benzeri serzenişleri görmek mümkündür. Günümüz
Türkiye’sindeki asıl gariplik; bir taraftan Necip Fazıl
çizgisindeki milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin hâlâ
yakınmaları devam ederken, diğer taraftan “resmî
ideoloji”nin ‘yılmaz bekçileri’ olarak adlandırılan sosyal
demokrat, laik, Kemalist kesimler de bu ülkede kendilerini
(yavaştan da olsa) garip hissetmeğe başladılar.
Uzun yıllar yurtdışında yaşayan istisnasız her Türkiye
vatandaşı ülkemize geldiğinde eskiye kıyasla her sahada bir
ilerlemenin, kalkınmanın olduğunu görür ve sevinir fakat iş
insanî münasebetlere, dost-ahbap ilişkilerine gelince; ah o
eski Türkiye diye yakınır. Artan refah seviyesine paralel
olarak insanîliğimizde bir ilerlemenin olduğunu söylemek çok
zor. Sadece yurtdışından gelen vatandaşlarımızın bu konudaki
gözlemleriyle konuyu kapatabilsek, belki biraz teselli
bulacağız ama gel gör ki, her ağzını açan Türk; ah o eski
insanlık, türünden bir yakınmayla söze başlar. Bütün bunları
şehirleşme, sanayileşmeyle örtbas etmek mümkün mü? Bunun adı
modernlik, medeniyet veya çağdaş insanlık ise, hepsi yerin
dibine batsın!
Çevrenizde “saygın insan” diye takdim ve lanse edilen
şahıslara bir bakınız... Kaç tane şahıs aynı zamanda
şahsiyet sahibidir... Kitlelere ‘muteber insan’ olarak
empoze edilen, kalabalıkların itibar ettiği kişilere bu
payelerin, hangi değer yargılarına göre dağıtıldığını
düşünmek gerek.
Bir dost bulamadan...
Ülkemizde herkes bir ötekinden şikâyetçi olduğu kadar
mevcut durumdan da şikâyetçidir. Başkalarından fedakârlık,
dürüstlük, hoşgörü bekleyenler, bu istikamette ilk adımı
kendileri atmalıdırlar. Ne kadar arar sorarsanız, ne kadar
saygı ve sevgi gösterirseniz, o kadar aranır sorulursunuz ve
o kadar sevgi ve saygı görürsünüz. Hedef; gün akşam olmadan
bir dost bulabilmek olmalıdır.
Beşerî münasebetlerimizdeki ölçüyü, biz terk ettiğimiz
medeniyetle birlikte terk ettik. Batı medeniyetinde “Allah
rızası için” türünden bizdeki gibi bir ölçü yoktur. Allah
rızası sözkonusu olduğunda kişi menfaatleri devreden çıkar.
Oysa hâkim medeniyet anlayışında fertlerin olduğu kadar
toplumların da ilişkileri sadece menfaat temeline dayanır.
Allah’tan bir beklentisi olmayan için “Allah rızası” da bir
manâ ifade etmez.
Yalnızlığımız bazen aile ortamında, bazen de yukarıda
izahına çalıştığımız birbirinden farklı ortamlarda kendini
göstermektedir. İki kişiyi biraraya getiren sebep, ortak bir
gayenin olmasıdır. İddiaları, yüce gayeleri, uzun soluklu
hedefleri olmayan fertlerden oluşan toplumun “Kızıl Elma”sı
da olmaz! Gündelik gayeler için birarada olan kalablıklarda
birlik olmaz. Ülküsü, iddiası, “Kızıl Elma”sı veya ulvî
gayeleri olanlar, kuru kalabalıkların daima dışında,
azınlıktadırlar fakat kendilerini azınlıkta veya dışlanmış
olarak görmez ve hissetmezler. Onlar, kucakladıkları davanın
bedelinin zaten bu olduğunun bilincindedirler. Onları asıl
kahreden, yalnızlığa iten şey; aynı yola baş koyanların
kendi aralarındaki yalnızlıklarıdır.
“En kutsal kitap insandır. Bu kitabın her sayfası diğerinden
farklıdır ve biri diğerine benzemeyen altı milyar sayfadan
daha fazladır (**).” . Bu “Kitap” okunmadan, okunup da
anlaşılmadan anlaşamayız... Bütün mesele, kitaptan bir sayfa
olmak mı, yoksa sadece bir safyalık kitap mı?
(**): Dr. Ahmet
Bedrettin Hassun (Suriye Başmüftüsü), Tagespost
(22.12.2008).
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Kalabalıkların
Yalnızlığı (2): Bizim Yalnızlığımız
Kalabalıkların
Yalnızlığı
Hangi
İnsanın Hakları?
Medeniyetin
Utanç Tablosu
Dinine
Değil Dindarlığına İtirazım Var (2)
Dinine Değil
Dindarlığına İtirazım Var
Ana!
Batı’nın
Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî
Kodlarımız
“Globallaşmanın
Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|