A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de




Kalabalıkların Yalnızlığı (2):
Bizim Yalnızlığımız



Biz bize olduğumuz an ve ortamda hâlâ bizleşemiyorsak, en azından ortadaki mesele benim olduğu kadar senin de olduğundan, bizleşmek mümkün görünüyor. Bizleşmek; beraberlikten öte bir şey, birleşmektir! Bizleşmek; yeniden kendimize dönmek, kendimizle tanışmaktır. Gerçek manâda tanışmamız, barışmamıza vesile olacak. Bizim gibi biraz onlardan biraz da bizden müteşekkil, karma kültürle yoğrulmuş toplumların kendileriyle kavgalı olmalarının sebebi bundandır. Farkında olmadan bu ‘virüs’ az veya çok hepimize bulaştırılmıştır.

Biz en olması gereken seviyede kendimiz olan biz’i tarif ederken, asıl yalnızlığımızı orada görüyoruz: Kitap safyalarındaki, menkibelerdeki insan tarifini hayatın içinden insana uygulamaya kalkışınca, reel (gerçek) insanla irtibat kopuyor ve biz kendi gerçeğimizle yüzleşmekten imtina ediyoruz. ‘Mükemmel insan’, ‘ideal insan’ şablonuna uygun insan arayanlar yalnızlıktan kurtulamazlar ancak, idealist insan arayanlar eli boş dönmezler.

Sistemin yarattığı insan

B
ütün mesele, tercih ettiğimiz veya kabullenmeğe mecbur kaldığımız hayat, “ne kadar insanîdir” türünden bir soruya verilecek cevapla anlaşılmış olacak. İnsan olarak sistemin içinde olmak; sistemin insanîliğine delalet değildir. Şikâyetçi olduğumuz sistemde (hayat tarzı) “herşey insan için, insana göre” prensibi geçerli değildir. Sistem, ya kendi ‘din’ini icat ederek, ya da mevcut dini, sisteme uyarlayarak, insandaki ilâhî özelliklerin yerine beşerî ihtiras ve beklentileri oturtur. Böylece insana, sistemin taşıyıcı rolü verilmiş olur. Bu rolü kabullenen insan; iyi bir faşist, iyi bir sosyalist veya iyi bir kapitalisttir.

Eğer vahiy yoluyla gelen din de bir ideoloji gibi muameleye tabi tutulursa; dinleştirilen dünyevi ideolojilerden çok da farkı kalmaz ve o insan da diğerleri gibi çevreye aynı gözle bakar: İnsan seçme, değerlendirme ve tercihdeki kriter; ideolojik olarak kendisine en yakın olana göredir. Özet bir ifadeyle; Faşizm, Sosyalizm, Kapitalizm ve benzeri sistemlerde insan bir amaç değil, araçtır. 

1970’li yılların Türkiye’sinde birbirimize kurşun sıkarken, düşmanlığımızın mayasını ideolojik farklılıklarımız oluşturuyordu. 2000’li yıllardaki kamplaşmamızın nüvesini ise itikadî (dini algılama) farklılıklarımız oluşturmaktadır: Sisteme göre din ve dindarlık, sisteme rağmen din ve dindarlık, ilk ikisi kadar güçlü olmasa da, bir üçüncü şıkt olarak; Batı normlarına göre din ve dindarlık gibi anabaşlıklar altında ihtilaf noktalarımızı sıralamak münkündür.

Dikkat edilirse, her ideolojik grup kendi insanını “yaratma” peşinde veya şekillendirmeğe çalışmaktadır. Herkes kendi penceresinden gördüğü insanı tarif ederken, hiçbirisi bir bütün olarak insanı görmüyor veya göremiyor. Hâl böyle olunca, “öz”ümüzü tanımıyor, öz’e inemiyor ve özdeşleşemiyoruz. Grupların kendi arasındaki birlikteliği bile sahici, samimi ve kalıcı değil; konjüktürel, hamasî veya menfaatçidir. Bu umdelerden birisinin eksikliği, cemaat veya grup arasındaki canlılığa ciddi bir darbe vurabiliyor.

“Farklılığımız zenginliktir” gibisinden insan gönlünü okşayan söylemleri, hayli zamandır dillendiriyor, sesli düşünüyoruz lâkin henüz daha hazmedemedik. Şimdiye kadar İslâmiyet’le ilgili en cezbedici ve yerinde söylenmiş sözlerden birisini, Suriye Başmüftüsü Dr. Ahmed Bedrettin Hassun’un gazetelere yansıyan ifadelerinden okudum. Başmüftü; “İslâm başkalarının varlığını kabul etmek için geldi.” diyor. Bu ‘başka’dan, İslâm’ın dışındakiler olduğu kadar, kendi içimizdeki farklılıkları da anlamak mümkün.

Birbirimizi beğenmiyoruz; bir dindar ötekinin dindarlığına, bir milliyetçi diğerinin milliyetçiliğine, bir Atatürkçü berikinin Atatürkçülüğüne dudak büke, kulp taka taka, biz kendisinden başkasını beğenmeyen insanlar hâline geldik. Daha düne kadar tek yürek, tek bilek olanların, deyim yerindeyse, içtiği su dahi ayrı gitmeyenlerin, dost çemberi giderek daralıyorsa, önce kendisini (eğer yüreği yetiyorsa) sigaya çekmeli, daha sonra da, şayet dünkü “Kızıl Elma”sında bugün de gerçekten iddialı olup olmadığını vicdan terazisine vurmalıdır.

Meydanlara toplanan, tek yürek, tek bilek gibi görüntü veren kalabalıkların birlikteliği, toplantı dağılınca biter. Camide, cemevinde saf saf olanların kardeşliği, ibadetten sonra unutulur. Bir zamanların “İslâmcı”larından, “Devrimci”lerinden ve “Ülkücü”lerinden ne kadarı bugün o hareketlerin devamı iddiasında olan kurluşların içinde barınabilmekte veya barındırılmaktadırlar?...

Laikler, devrimciler, milliyetçiler, muhafazakârlar da kendi içlerinde birbirini beğenmezler! “İhanet”, “Hainlik” ve “Satılmışlık” gibi kavramlar en çok böylesi kadrolaşmış, kurumlaşmış gruplar içinde geçerlilik kazanır. Dahil olduğu grubun dışındakileri şu veya bu sebepten dolayı dışlayanların önündeki en büyük tehlike, günün birinde birlikte olduğu kuruluş veya insanlar tarafından kapı dışarı bırakılmasıdır.

İnsan ihmal edildi

Kendimize mekân inşa ettik, okul inşa ettik, cami inşa ettik ama insanı, asıl ve herşeyden önce inşa edilmesi gerekeni inşa edemedik, etmedik... Herşey insan için, herşey insanlık uğruna şiarından yola çıktığını zannedenler, önem ve önemlilik sıralamasında insanı geri plana attılar, ya da ihmal ettiler. Bu ihmalkârlık bizi bize unutturarak, yalnızlaştırdı. Terk edilen, unutulan kültür hayatımızdaki ‘bizim insan’ın yerini ‘ecnebileşen insan’ aldı. İlk başlardaki ecnebi özentisi bilâhare yozlaşmayı ve akabinde de yabancılaşmayı getirdi.

İnsanın kendi vatanında yabancı gibi görülmesi veya o hisse kapılmasını Necip Fazıl Kısakürek, Sakarya adlı şiirinde, “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” derken, kendisi gibi düşünenleri kastetmiş olsa da, diğer fikir akımlarında da benzeri serzenişleri görmek mümkündür. Günümüz Türkiye’sindeki asıl gariplik; bir taraftan Necip Fazıl çizgisindeki milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin hâlâ yakınmaları devam ederken, diğer taraftan  “resmî ideoloji”nin ‘yılmaz bekçileri’ olarak adlandırılan sosyal demokrat, laik, Kemalist kesimler de bu ülkede kendilerini (yavaştan da olsa) garip hissetmeğe başladılar.

Uzun yıllar yurtdışında yaşayan istisnasız her Türkiye vatandaşı ülkemize geldiğinde eskiye kıyasla her sahada bir ilerlemenin, kalkınmanın olduğunu görür ve sevinir fakat iş insanî münasebetlere, dost-ahbap ilişkilerine gelince; ah o eski Türkiye diye yakınır. Artan refah seviyesine paralel olarak insanîliğimizde bir ilerlemenin olduğunu söylemek çok zor. Sadece yurtdışından gelen vatandaşlarımızın bu konudaki gözlemleriyle konuyu kapatabilsek, belki biraz teselli bulacağız ama gel gör ki, her ağzını açan Türk; ah o eski insanlık, türünden bir yakınmayla söze başlar. Bütün bunları şehirleşme, sanayileşmeyle örtbas etmek mümkün mü? Bunun adı modernlik, medeniyet veya çağdaş insanlık ise, hepsi yerin dibine batsın!

Çevrenizde “saygın insan” diye takdim ve lanse edilen şahıslara bir bakınız... Kaç tane şahıs aynı zamanda şahsiyet sahibidir... Kitlelere ‘muteber insan’ olarak empoze edilen,  kalabalıkların itibar ettiği kişilere bu payelerin, hangi değer yargılarına göre dağıtıldığını düşünmek gerek.

Bir dost bulamadan...

Ülkemizde herkes bir ötekinden şikâyetçi olduğu kadar mevcut durumdan da şikâyetçidir. Başkalarından fedakârlık, dürüstlük, hoşgörü bekleyenler, bu istikamette ilk adımı kendileri atmalıdırlar. Ne kadar arar sorarsanız, ne kadar saygı ve sevgi gösterirseniz, o kadar aranır sorulursunuz ve o kadar sevgi ve saygı görürsünüz. Hedef; gün akşam olmadan bir dost bulabilmek olmalıdır.

Beşerî münasebetlerimizdeki ölçüyü, biz terk ettiğimiz medeniyetle birlikte terk ettik. Batı medeniyetinde “Allah rızası için” türünden bizdeki gibi bir ölçü yoktur. Allah rızası sözkonusu olduğunda kişi menfaatleri devreden çıkar. Oysa hâkim medeniyet anlayışında fertlerin olduğu kadar toplumların da ilişkileri sadece menfaat temeline dayanır. Allah’tan bir beklentisi olmayan için “Allah rızası” da bir manâ ifade etmez.

Yalnızlığımız bazen aile ortamında, bazen de yukarıda izahına çalıştığımız birbirinden farklı ortamlarda kendini göstermektedir. İki kişiyi biraraya getiren sebep, ortak bir gayenin olmasıdır. İddiaları, yüce gayeleri, uzun soluklu hedefleri olmayan fertlerden oluşan toplumun “Kızıl Elma”sı da olmaz! Gündelik gayeler için birarada olan kalablıklarda birlik olmaz. Ülküsü, iddiası, “Kızıl Elma”sı veya ulvî gayeleri olanlar, kuru kalabalıkların daima dışında, azınlıktadırlar fakat kendilerini azınlıkta veya dışlanmış olarak görmez ve hissetmezler. Onlar, kucakladıkları davanın bedelinin zaten bu olduğunun bilincindedirler. Onları asıl kahreden, yalnızlığa iten şey; aynı yola baş koyanların kendi aralarındaki yalnızlıklarıdır.

“En kutsal kitap insandır. Bu kitabın her sayfası diğerinden farklıdır ve biri diğerine benzemeyen altı milyar sayfadan daha fazladır (**).” . Bu “Kitap” okunmadan, okunup da anlaşılmadan anlaşamayız... Bütün mesele, kitaptan bir sayfa olmak mı, yoksa sadece bir safyalık kitap mı?

(**): Dr. Ahmet Bedrettin Hassun (Suriye Başmüftüsü), Tagespost (22.12.2008).

 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Kalabalıkların Yalnızlığı (2): Bizim Yalnızlığımız
Kalabalıkların Yalnızlığı
Hangi İnsanın Hakları?
Medeniyetin Utanç Tablosu
Dinine Değil Dindarlığına İtirazım Var (2)
Dinine Değil Dindarlığına İtirazım Var
Ana!
Batı’nın Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî Kodlarımız
“Globallaşmanın Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler (3)
Modernizmle Gelen Devrimler (2)
Modernizmle Gelen Devrimler
Derdimiz de var dermanımız da...
“Allahsız Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye sadece Türklerin değil”
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Kalabalıkların Yalnızlığı (2):Bizim Yalnızlığımız
Yakup Yurt
SIK SIK SEÇİM, BELÇİKA’DA ZORLAŞTI GEÇİM…
İbrahim Selamet
İHH İnsani Yardım Vakfı
Muhsin Ceylan
Zirveden görünenler
 ve bir istifa
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç