|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 20.00
"türkshow'da"
Batı’yı Okuyup Doğu’yu
Anlamak
En anlamadığım, onun için de hiç
üzerinde fikir yürütmediğim, zaman zaman sadece seyrettiğim
veya dinlediğim konulardan birisi, futboldur. Bizim
toplumumuzda sporun yanısıra siyasetin de en üst
katmanlardan en aşağılara kadar giderek artan bir seviyede
(hattızatında seviyesizlikte) konuşulduğu, tartışıldığı ve
envai türden reçeteler sunulduğunu biliyoruz. Spor deyince
bizim bundan neredeyse sadece futbolu anladığımızı, tv
kanallarında, gazete sayfalarında ve günlük dedikodu
malzememizdeki orantısını diğer spor dallarıyla
kıyasladağımızda ortaya çıkar. Futbolu hem sosyolojik hem
iktisadî bakımdan toplumları yönlendirmede en etkili tüketim
malzemesi olarak planlayanların emelleri doğrultusunda Türk
Halkı’nın (maalesef) Batılı toplumlardan biraz daha fazla
mesafe aldığını itiraf etmeliyiz.
Fikri bulanık, kafası karşık aydınalar
İlk kuşak Batılılaşma hareketinin temsilcileri,
Fransızca’yla işe koyuldukları için edebiyatımıza ve günlük
konuşmalarımıza bolca Fransızca kelimeler soktular. “Çok
mersi”li alafranga hayatımız böyle başladı. Teknolojinin o
zamanki ilk ürünlerinden “otomobil”le ilgili birçok isimden
tutun da, ilmî-siyasî kavramlar Fransızca aslından olduğu
gibi alındı ve bu yanlışa, İngilizce’nin öne geçmesiyle bu
sefer İngilizce’den olduğu gibi aktarılarak düşünce ve edebî
hayatımızda Türkçe’ymiş gibi kullanılmaya devam edildi.
Futbol yani ayaktopuyla birlikte dilimize giren, telafûzda
bile bazen zorlandığımız yabancı sözcükler gibi, bugün
siyasete ve millî-manevî kültür değerlerimizin içiçe girdiği
düşünce hayatımıza da sokulan yabancı kelimeler, kavramlar
enflasyonu yaşıyoruz.
Düşün yaşamlarında bekraundu olmayanların paradigma
değişimine gitmeleri kadar paradoksal ve absürd birşey
olamaz.!?.... Bundan birşey anladınız mı?... Kendim kurduğum
bu cümleden ben de birşey anlamadım. Bizim sözde elitimiz
yazarken ve konuşurken işte böyle saçmalıyor... Arabanın
kaportası, bujisi gibi, futbolun ofsaytı, korneri, frikiki
gibi, düşünce hayatımıza da giren kavramların, sözcüklerin
bazılarının biz de karşılığı olmadığı halde yazılı ve sözlü
dilimizde onlara zoraki bir anlam kazandırılmıştır. Bazen
de, Batı dillerinde hangi manâya geliyorsa bizde de aynı
manâ verilmeye çalışılmış ama .... Bunun ama’sını izah etmek
için yine birkaç sayfalık özel bir izahata ihtiyaç var.
Paragrafın başına aldığımız cümle ne kadar Türkçe ise, bu ve
benzeri türden yazan, konuşan ve düşünenler de o kadar bizi
anlıyor ve anlatabiliyorlar, biz de onları ancak o kadar
anlayabiliyoruz.
Kendimizi Batı’da aramak
Ülkemiz yine sancılı günler yaşıyor. Demokrasi, anayasa,
laiklik, muhafazakârlık, başötüsü, parlemanto veya kışla
gibi sözcüklerin sıradan Türkiye insanına bile nelerin
çağrışımını yaptırdığını anlamak pek de zor olmasa gerek...
Demek istediğim; her tozlu dumanlı günlerde olduğu gibi
bugünlerde de ülke yönetiminde son sözün kimde olduğu
şiddetlice tartışılırken, tartışmaktan galiba sadece
tartışanların zevk aldığı, halkın ise duymaktan bizar olduğu
ve özellikle aydınımızın kullandığı, birçoğunu da anlamadığı
kavramlar üzerinden meselelerimize çözüm aranmaktadır.
Çatışmanın özü, statükoyla değişimin ülke yönetiminde
hâkimiyet kavgasıdır. Ayrı saflarda yer alan elitimizin
ortak özelliği ise, referans olarak Batı’yı göstermeleridir.
Bir yanda ayrı medeniyet değerlerine sahip olduğumuzun
altını çizmek, diğer yanda Batı’daki din olgusuna, tarihî
sürec içinde dinin sosyal hayattaki konumuna göre bize
çekidüzen vermeye kalkışmak kadar kendi içinde çelişkili
başka ne olabilir… Bizim hem laikliği bayraklaştıranlar hem
de muhafazakârlar, yerine görede ziyade işlerine geldiği
şekilde bazen Batı yanlısı, bazen Batı karşıtıdırlar.
Halktaki kafa karışıklığının sebebi de,
siyaset-bürokrat-aydın elitimizin sergilediği güven telkin
etmeyen, kendinden emin olmayan bu zikzaklı tavrından
kaynaklanmaktadır.
Son yıllarda gençlik hareketi olmaktan çıkıp kitle
hareketine dönüşen kendi içimizdeki değerler çatışması,
ülkenin çağdaşlaşması yolunda verilen mücadelesidir. Lâkin,
yine aynı tezgâhlardan geçen karşıt tarafların bir başka
müştereği de, Batılı’yı okuyarak bizi tarif etmeleridir.
Diyanet İşleri Başkan yardımcılarından birini tv
kanallarının birisindeki tartışma proğramında seyrediyorum:
Gazetecinin İslâm’a bakışı, yaklaşımı hatta İslâmiyet
üzerine genel bilgisini ele veren sorgulama biçimi bana hiç
yabancı gelmedi. Onyıllardan beri Batı Avrupa ülkelerindeki
gazetecilerin de İslam’a bakışı, yaklaşımı bizimkiyle
birebir örtüşüyordu. Diyanet’in temsilcisi de sözlerine
(savunmasına) başlarken, Hıristiyanlık ve Musevilik gibi
dinlerde de benzeri uygulamalardan misâller vererek kendini
sağlama almak ihtiyacı hissediyordu. Diğer konularda da
bundan farklı bir durum yok! Gazete köşelerinde, tv
ekranlarında yorum yapan, görüş beyan edenler, önce Batı
toplumlarındaki gelişmelere bakıyor, sonra bize dönüyor:
Efendim Batı bir aydınlanma dönemi geçirdi diyerek başlıyor
veya; Batı aydını kiliseye karşı amansız bir savaş verdi….
Bir başka aydınımız da, Batı’daki burjuva sınıfı henüz bizde
oluşmadı diye söze başladığında, bundan çıkacak
neticesizliği tahmin etmek zor olmasa gerek. Bütün bu ve
benzeri, Batı’dan, Batılı gibi bir bakışla bizi kurtarma
girişimleri, iki asırlık bedeli ağır tecrübelere rağmen, ne
laikimizi ne de muhafazakârımızı tatmin etmemiştir.
Öğretmen ile imam
Prof. Şerif Mardin’in’in Cumhuriyet Türkiye’sini imam ve
öğretmenin şahsında kıyaslaması, bu istikametteki
mülâhazalara yeni açılımlar getirdi. Türk Halkı zamanla
dünyaya açıldıkça öğretmenin temsil ettiği
modernist/laik/Kemalist dünya görüşünün, zaman tünelinde
takılıp kaldığını, değişen dünya ve ülke gerçekleriyle
örtüşmeyen, değişime ve yeniliğe cesareti olmayan, halktan
kopuk seçkinlerin temsil ettiği, kuru bir ideolojik hareket
olduğuna karar verdi. Öğretmene kıyasla namüsait şartlarda
yetişen imam yine de şanslıydı çünkü mektep-medresesiz
günlerinde bile gelenekleri sayesinde kültürel varlığını
koruyabilmiş taşralı halkın temsilcisiydi. İlim ve irfan
yolunda her türlü fedakârlığa hazır bu halk aslında
öğretmenine de, imamına da sahip çıkmıştı. Sadece, öğretmen
merkezin, imam ise taşranın temsilcisi gibi algılandığından
dolayı öğretmene biraz mesafeli, imama daha yakın durdu. Bu
mesafenin yakınlık ve uzaklığı aslında dün olduğu gibidir.
Bunun niye böyle olduğunu Batı aydını epey zamandan beridir
açığa vurmasa da anladı. Zaten o günden sonradır ki
medeniyetler çatışması sahnelenmeye başlandı. Bizimki de
kafasını bizden yana çevirse, ah bir çevirse....
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Batı’yı
Okuyup Doğu’yu Anlamak
Emin
Marketin Yahyası
Çarpıtılan,
Kirletilen Değerler
Ahlâk
Kirlenmesi
Göç
Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Türk
Olmasın da....
İslâm’ı
Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler
ve Halk
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|