|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Dinine Değil Dindarlığına
İtirazım Var (2)
Bilindiği gibi Türk-İslâm tarihinde tasavvufun ve
Ahmet Yesevi, Yunus, Mevlana, Hacı Betkaşi Veli, Hacı Bayram
Veli, Ahi Evran gibi büyük mutasavvufların çok önemli bir
yeri vardır. Bu kaynaklardan beslenen ve günümüze kadar
varlığını devam ettiren tarikatları hemen hemen herkes
bilir. Gerçi günümüzün tarikatlarında Mevlanalar, Yunuslar
aramıyoruz ama bin yıllık bu birikimli geleneğin günümüz
şartlarına uygun, hakkını veren ve bu çizgiyi hakkıyla
temsil edebilenleri gözümüz arıyor. Tarikatlara yakınlığımız
veya uzaklığımızdan bağımsız olarak, bazen bu evsafta
tarikat ehline rastladığımızda; fikri, zikri ve ameliyle
bütünleşmiş böylesi insanlara saygı ve muhabbetle
yaklaşırız. Bazen de, iki günlük sığ (tarikat ve din)
bilgisinden, her türlü dinî estetik ve insanî zerafet
uzaklığından ve dışa yansımış kaba görüntüsünden dolayı,
sonradan görme tarikatçılardan uzak durmak için özel bir
gayret sarfederiz. İtirazımız, tarikate değil, tarikatçının
böylesinedir...
Bizim İslâmofobiciler
Gerçi, “Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmaz”mış
ama ne gözü namazda ve ne de kulağı ezanda olanların pür
dikkat bakışları dindarların üzerinde: Ülkemizdeki
siyasî/ideolojik gerilim artık eskisi gibi sağ-sol
kutuplaşması değil, muhafzakâr-laik çatışması olarak tezahür
etmektedir. Laikliği ideoloji olarak algılayan veya demode
olmuş ideolojisinin yerine koyanların, hacının namazına,
hocanın niyazına, genç kadının başörtüsüne müdahele etmesi
ile dinî hassasiyetleri olanların müdahelesi, ak ile kara
arasındaki fark gibidir. Çocukluğunda Kuran kurslarına
gönderilmiş olmanın dışında camiye ayak basmamış, hayatı
boyunca dindar insanlarla yakından tanışmamış ve İslâmiyet
hakkındaki bilgisi ilkokul düzeyinde olan bir aydınımızla
iyi konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz. Asıl çatışmamız dinî
konularda olur. Bu ne biçim müslümanlık diyerek eleştiriye
başlar ve neticede onun için en iyi müslümanın, dinin hiçbir
farzını ve sünnetini yerine getirmeyen müslüman olması
kanaatinde olduğuna ben de kanaat getiriyorum ve
‘İslâmofobi’ye düçar olmuş yerli ve ulusalcı arkadaşımla bir
daha da böylesi konuları konuşmamak üzere noktayı koyuyorum.
Bizim aydınımızın hobileri kadar fobileri de hep ithal malı
olduğu için, millî İslâmofobicimize noktayı koyduğumuz
yerden, bu sefer milletlerarası sahada İslâmofobiliğe karşı
mucadeleyi başlatmak kaçınılmaz oluyor. Özellikle Avrupa’da
yaşayanlar bilirler ki, sokaktaki müslüman göçmenin
görüntüsü ve bir de Batı medyasına yansıtılma biçimi,
müslüman aleyhtarlığına malzeme teşkil eder.
Dindarlığın alâmeti
Müslüman, Batı medeniyetine karşı çıkarsa “Gerici’, Batı
dünyasıyla diyaloğa girerse “Ilımlı İslâmcı”, işgalcilere
karşı ülkesini savunursa “Radikal İslâmcı”, iş-güç sahibi
olursa “Makyevelist”, fakir olursa “Aç Müslüman”, kızını
okutmazsa “Kadın Düşmanı”, başörtülü kız şayet okursa...
ülkemizde olduğu gibi bir parça bez yüzünden bu sefer de
başörtülünün üniversite kapısına dayanmasına dayanamazlar ve
kıyametler kopar.
Türkiye’nin siyaseten sağcısı, solcusu ve siyaseten
İslâmcısı, dindarı malzeme olarak kullanırlar. Bunun
tamamiyle önüne geçmek mümkün değil ama siyasî cambazların
eline yeterince malzemeyi veren de dindar geçinenlerdir. Bir
daha altını çizerek acı bir itirafta bulunmak gerekirse;
Batı kamuoyu nezdinde müslümanın menfî intiba bırakmasının
en büyük müsebbibi yine (dindar) müslümanın ta kendisidir!
Bunu söylerken, dünyayı sevk ve idare eden güçlerin asla
düşmansız olamayacağını ve “Demir Perde”nin çökmesinden
sonra komünizmin yerine İslâm’ı başdüşman ilân ettiklerini
ve bilâhare bunun gereğini yapmak için kolları sıvadıklarını
gözardı etmiyoruz.
“Meyve veren ağaca taş atan çok olur” gerçeğinden hareketle,
müslüman üzerinden İslâmiyet’e saldırıyı bu çerçevede
değerlendiriyoruz. Atılan taşlarla meyve düşürmekten çok
bağcıyı taşlamak gayesi güdüldüğünü de, taşlayanların
artniyetli hâllerinden anlıyoruz.
İşte böylesi bir ortamda, beni taşlayanlara ha bire malzeme
veren dindarlığa itirazım var. Seninle aynı dine mensup
olmaktan doğan bu itiraz hakkımı, istersen buna ikaz veya
uyarı da diyebilirsin, gerektiğinde yakana yapışarak da
kullanacağımı bilmelisin. Sana acıdığımdan ve bu dünyadaki
müslümanların daha fazla töhmet ve zan altında
bırakılmalarına gönlüm razı olmadığından meseleyi buradayken
halletmek, Huzur-u İlâhî’ye taşımamak niyetindeyim.
Dindarlığın alâmeti nedir türünden bir soruya mutlaka çok
değişik cevaplar verilebilir. Aynı şekilde dindarlığın
tarifi için de onlarca tanımlama yapılabilir. Yapılabilecek
birçok tarifin yanısıra biz de dindarı şöyle tarif
edebiliriz: Dini vecibelerini yerine getirene veya
getirebilmek için samimiyetle gayret sarfedene dindar denir.
Her müslüman dindar değildir ama dindarın yaşadığı hayat,
yaşanan müslümanlığın aynasıdır.. Nitekim günümüzde Türkiye
Müslümanlığı bahse konu olduğunda, dindar kesimin yaşadığı
veya yaşattığı müslümanlık anlaşılır. Batı Avrupa
Müslümanlığı denilince, sözkousu ülkelerdeki göçmen
müslümanların yaşattığı müslümanlık akla gelir. Müslümanın
şahsında İslâmiyet hakkında düşülen not, artık günlük
hayatın içindendir. Kimse kitaplardaki İslâm’a bakmaz.
Herkes dindarın yaşattığı İslâm’ı ölçü olarak alır.
Görüntüde dindarlık
Henüz daha bu konuyu yazmaya devam ederken, kısa bir ara
için dışarı çıktım. Yürüdüğüm kaldırımda genç bir çiftin
yaklaştığını gördüm. Kıyafetlerinden Arap kökenli müslüman
oldukları belliydi. Genç kadın başından topuklarına kadar
kapalıydı. Elindeki çantası dikkatimi çekti. O güzelim deri
çantayı elinde sallayarak yürümesi bana, mahalle bakkalından
çıkan çocukların ellerindeki naylon poşetleri sallayarak
yürümelerini hatırlattı. Aslında ince uzun boylu olan genç
adam, buruşuk ve ayağındaki beyaz çorapları yürüdükçe
görünecek kadar kısa pantolonu, seyrek ve kıvırcık sakalıyla
genel görüntüsü, iticiydi! Almanya’nın herhangi bir şehrinin
kaldırımlarında yürüyen bunlar, kenardan bakanlar için tipik
“Dindar Müslüman”lardı.
Bir zamanların filinta gibi, kaytan bıyıklı Anadolu
delikanlılarını aradan onyıllar geçtikten sonra Almanya
sokaklarında başlarında yünörgü desenli takkeleri, dizleri
torbalanmış ütüsüz pantolonlarıyla aksakallı bedbinleri
gördükçe, zerafet sahibi Osmanlı’nın torunlarına bakın,
diyesi geliyor insanın içinden. Yanındaki hanımı o kadar
gelişigüzel, hertürlü estetikten ve göz zevkinden uzak bir
tesettüre girmiş ki, sana bunu layık görenlerin elleri
kırılsın, diye beddua etmek geliyor içinizden. Allah’tan
imdadınıza oradan geçmekte olan bir başka tesettürlü
yetişiyor: O kadar uyumlu ve zarif bir görüntüsü var ki,
yanından geçen Avrupalı kadınlar bile imrenerek bakıyor ve
sanki; kadına bu iç ve dış güzelliğini kazandıran dinden
olmak isteriz, der gibi oluyorlar.
Müslümanın yaşadığı şehirlerin kaldırımları, kültürümüzdeki
hanımefendiliği ve beyefendiliği en çok hak eden, o sıfata
layık dindarlarımıza hasret...
Yanlış dindarlık
Ev ve cami gibi kapalı mekânlarda yapılan ibadetiniz
sizi ilgilendirir. Dışarıdaki her adımınız, sözünüz, oturuş,
duruş biçiminiz, hatta yemek yeme usûlünüz ise beni yakından
ilgilendirir. Madem İslâm sevgi ve barış dinidir; o hâlde
özellikle dindar müslüman, sevdirmeli ve sevimli olmalıdır.
Şayet bilerek ve bilmeyerek, sakallı olmak gibi, başörtü
bağlamak gibi bazı görüntüleriniz etrafta dinî simge olarak
algılanıyorsa; otobüste, parkta ve çay bahçesindeki her
davranış biçiminiz; çevreyle olan insanî münasebetleriniz,
tabiata (çevre kirliliğine) karşı ilgi dereceniz, sadece
sağınız ve solunuzdaki melekler tarafından kayıt altına
alınmakla kalmıyor; şu fani dünyanın insanları da sizin her
hareketinizi gözetliyor ve hafızasında biryerlere not
ediyor. Çünkü siz hem görüntünüz, hem de söyleminizle; “Ben
dindar bir müslümanım” diyor veya öylesi bir intiba
uyandırıyorsanız, artık bundan sonra siz sıradan bir
müslüman olmaktan çıkarılarak, “Yaşayan İslâm” statüsünde
değerlendirilirsiniz.
Bizim kültür coğrafyamızda; “Yanlış hesap Bağdat’tan geri
döner” ve yanlış dindarlık da bumerang gibi döner gelir
“dindar”ın kendisine çarpar. Bu çarpmaya ilahi bir ceza da
diyebilirsiniz, hesap-kitapsız, belki de desteksiz atıştan
mütevellit bir çarpma da... Bu millet kadar bu ümmet de
tarih boyunca hep yanlış dindarlar yüzünden binbir
musibetlere maruz kaldı lâkin ne musibetten ne de nasihattan
ibret almadı. Çünkü onun yakasını silkeleyen olmadı.
Allah’ın bize havale ettiğini biz de; seni Allah’a havale
ediyorum, deyip işin içinden sıyrıldığımızı zannettik.
Haddini bilmeyen bir dindarlık, dini ve dindarı
sevimsizleştirir, cehaleti, hurafeyi körükler, ilmi ve alimi
önemsemez. Her konuşmasının başında, bu din “Oku!” emriyle
başlamıştır diyenlerin bütün hayatları boyunca kaç kitap
okuduklarını bilmek benim de hakkım...
Dindarlar birbirine ayna olsaydı, din adına bu kadar
suistimaller, yanlışlıklar, cehaletlikler olmazdı. Cansıza
ruh vermek Allah’a mahsustur fakat biz bir zamanlar taşlara
ruh güzelliğimizi nakşetmedik mi?... Şu dindar müsveddesine
bak; sanki yontulmamış bir taş! Ben de okur-yazarım... Bana
kitaptan değil, kendinden oku! Günde kırk kere “Siratil
Müstakim” diyormuşsun ya, şimdi de bir kere “Siratil
Müstakim”de olduğunu görelim!
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Dinine
Değil Dindarlığına İtirazım Var (2)
Dinine Değil
Dindarlığına İtirazım Var
Ana!
Batı’nın
Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî
Kodlarımız
“Globallaşmanın
Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|