|
“Dava”sını
Kaybeden
Adam
“Bizi
yakar bizim ataş
Değilmiyiz
hep bir kardaş” (Aşık Veysel)
Eskiden kalma bir alışkanlıktır;
“Muhterem/değerli/kıymetli dava arkadaşlarım...”.
Bu bir avuntu, bir tesellidir. Başkasını
aldatmak olmasa da maziyi yadederek kendisini kandırmaktır.
“Muhterem”in kendisi muteber bir sıfattır ki, elüstü,
gözüstü ve başüstü muameleye layıktır. Uğruna
baş koyduğumuz değerlerimiz vardı ki, doğrusu
değerdi!... “Kıymet”in lügat manasını
bilen kaldı mı ki, kıymetli’nin kim olduğu
bilinsin?...
Dava adamlığını “Dava Arkadaşları”yla
kavgaya dönüştürenlerin elinde davalar tutsak kaldı.
Bildiğinden öte bilgiye “hiyanet” diyenler,
dostlardan gayrilerini kendilerine daha yakın bildiler.
Bilgine kulluk, nadana emirlik makamı layık görüldü.
Niçin gurur duyması hikmetine nail olamayanlardan,
“...... seninle gurur duyuyor” korosunu oluşturdular.
Dava onlara emanet; vatan-millet-din ve nice ulvî meseleler
onların himayesinde, bilgisi dahilinde...
Konuşmalarında bin hikmet, susmalarında binbir
hikmet aranır.
“Medar-ı İftiharımız”a vatan
minettar(haşa!..), millet minettar (haşa!...) ve din
minettar ( tövbe-haşa!...). Tepeden tırnağa
kibirden bir elbise giymişler; kir!... Nef’s atına
binmiş doludizgin gideriken kumandan, kuru kalabalıklar
yuvarlanıyor uçuruma ardından.
Kayıtsız şartsız itaat
isterler, “Bir Bilen”dirler zat-ı âlileri,
vukuattır onlar için ehl-i fikir. Balyoz gibi, çelikten
yumruk gibi tepemize inen elleri; el-pençe divan dururken
kadife gibi yumuşar buyruk verenlerin önünde. Ahalisine
arslanlar gibi kükreyen sesleri, kadifeden ses olur huzur-u
efendilerinde. “Her zamankinden daha çok birlik ve
beraberliğe muhtacız”larının altında
yatan; ya makam-ı şahanelerine sadakat, ya devam-ı
saltanatlarına rey, ya da yine “vatanın bağrına
düşman dayamış hançerini” vâveylasıyla
bizim de bu vatanın sahiplerinden olduğumuzun (kanımız
ve canımız pahasına) lütfen hatırlanmasıdır.
Davacıların davası,
bize davamızı da unutturmak mıydı?
Sahi neydi davamız?..
Ezberlettiklerini unuttuk, sloganların hükmü
kalmadı. Kaf Dağı’nın ardındaki
sevgiliyi unuttuk! Aslı’yı keşiş dağında,
Leyla’yı kum çölünde, Ferhat’ı tunelde,
Yusuf’u kuyuda unuttuk. Sevgiyi, aşkı, sevdalanmayı
unuttuk. Asrileştikce vefasızlaştık,
yabanlaştık, özümüzü unuttuk.Yolumuza sisler
çöktü; gözümüz, gönlümüz karardı; yoldaşı
yitirdik, hedef kayboldu. Mazi; bir teselli, ati; ipotekli, günümüz;
günübirlik, akşama çıkmak, karanlıktan medet
ummak oldu.
Keşke “Nemrut”un ateşinde yansaydık: Fakat
“Bizi yakar bizim ataş”. Bir olmak, iri ve diri olmak
dillerde kaldı. Ebu Cehilleri, Firavunları içimizden
ürettik, türettik. Anlaşamadık, birleşemedik;
“parçalandı bir kıtanın toprakları”,
parçalattık! Tekrar Habil’le Kabil’e dönüştük;
fakat “Değilmiydik hep bir kardaş?”.
Sahiden neydi bizim davamız?
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|