|
DAYAN
TÜRKİYE, DAYANABİLİRSEN!
Günlerden beri belki de dünyanın
en önemli gündem maddesi Türkiye idi. Türkiye ve Türkler
lehinde ve alehinde yazan-çizen ve konuşanları
okuduk, seyrettik ve dinledik. Aslına bakarsanız,
konuya az-çok vakıf olanlar için bilinenlerin ötesinde
yeni bir şey yoktu. AB, biraz zorlanarak da olsa, Türkiye’ye
müzakere tarihi verecekti ve nitekim tahminler doğru
çıktı. Önceki yazılarımızın
birinde yine bu konuyla ilgili, “Türkiye’ye (müzakerelerin
başlaması için) tarih verilse de verilmese de bu
durum, Türkiye için tarihi bir dönüm noktası olacaktır.”
demiştik. 17 Aralık 2004’ten itibaren Türkiye’de
bu süreç başlamıştır.
Osmanlı’nın çöküşünden çok öncelere
dayanan Batı’ya yöneliş, zaman içinde seçeneği
olmayan, tek istikametli bir yol gibi kabul gördü.
Muhaliflerin bazen fazla derinliği olmayan karşı
iddialar ve sebepler yüzünden, bazen de lojistik destek göremedikleri
için, varlıkları etkileyici seviyede olamadı.
Türkiye’de (kanaatimce) AB’ye girmek arzusunu taşıyan
iki grup vardır: 1.Grup: Öteden beri “Avrupalılaşma”
rüyasıyla yatıp kalkanlar. 2.Grup: Diğerleri
kadar çok hevesli ve istekli olmamalarına rağmen,
Kemalizm’i yeni bir din gibi algılayan, gerektiğinde
bunun arkasına sığınan teknokrat/bürokrat/asker
ve aydınların oluşturduğu engelleri, iç
dinamikleri aşmak/kırmak için tek çıkar yolun
AB’ye üyelikten geçtiğine inanlardan oluşmaktadır.
AKP’nin oluşturduğu hükümetin ve dolayısıyla
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’ın takip
ettiği stratijiyi de 2.Grup’un içerisinde değerlendiriyorum.
AB sürecindeki son gelişmelerde bir kez daha gördük ki,
Türkiye sıradan bir ülke değil. Türkiye, tarihi
geçmişinden gelen ağır ve ağırlığı
olan bir İslam ülkesidir. Türkiye, medeniyet değerlerinden
oluşan dinamikleri üzerinde durabildiği taktirde, dünyanın
dengesini (yerine göre) hem bozabilecek, hem de
ayarlayabilecek ağırlıktadır. Bu gelişmeyi
sadece Batı büyük bir dikkatle takip ve tahlil
etmeyecek, aynı zamanda İslâm alemi de AB-Türkiye
yakınlaşmasını dikkat/tedirginlik ve bazen
de ümitle takip edecektir. Bu tarihi yakınlaşmanın
nasıl sonuçlar doğuracağını; ne
getirip ne götüreceğini şimdiden kestirmek mümkün
değildir.
Tam üyelik için iyimser tahminler; 10 yıl, derken,
dikkatli tahminler; 15 yıl, diyor. Önümüzdeki zaman içerisinde
bu konuyla ilgili görüş ve düşünceler zaman baskısı
altında kalmadan, daha da berraklaşacaktır. Kıbrıs,
Ekümenlik, Azınlık Hakları gibi konularda daha
ne kadar taviz verilecek, dayatmalar karşısında
nereye kadar “anlaşma” sağlanacak, zamanla göreceğiz.
Şimdilik, Türkiye AB’nin kontrolu altında bir
manzara sergiliyor. Bu, kontrol altına girme süreci, Türkiye’nin
kendi engellerini aşarak, kendine güven gelmesinden ve
biraz düzlüğe çıkmasından sonra azalır
mı, yoksa gittikçe AB tiryakisi mi olur, onu da ancak
ilerleyen zaman zarfında ve gelişmelerin
ışığında değerlendirmek mümkün
olacaktır.
Samimi olarak itiraf etmem gerekirse; bu işin fazla
heyecanını duyanlardan değilim. Memleketim ve
milletim için hayırlı olmasını temenni
ederken, bir taraftan AB’nin baskıları neticesinde
ülkemde iyi şeylerin olduğunu gördükçe seviniyor,
diğer taraftan Batı’nın bilhassa Türkiye’ye
karşı iki yüzlü, sözüne fazla güvenilmez ve
bize karşı peşinhükümlü olduklarını
bildiğim, gördüğüm için endişelerim ve çekincelerim
var. AB’nin motoru durumunda olan ülkelerden Fransa
Cumhurbaşkanı Chirac’ın kaypak tutumu hafızamda
yer ederken, diğer bir ülke olan Almanya’nın
2006’da yapılacak genel seçimlerinde kazanma ihtimali
kuvvetli olan Hıristiyan Demokratlar Birliği
(CDU/CSU) iktidar olursa şimdi söylediklerine sadık
kalarak Türkiye’nin AB Üyeliği’ni askıya alırlar
mı, sorusu da kafamı kurcalayan bir başka konu.
Netice olarak; herşey elde edilmiş veya kaybedilmiş
değil. Bazı yorumculara göre Türkiye-AB yakınlaşması;
“11 Eylül 2001” hadisesi ve “Medeniyetler Çatışması”
tezinin neticesidir. En azından, bu gelişmenin
insanlığa barış ve huzur getirmesini
temenni ediyoruz.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|