|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
DİL
OLMAZSA
DİN
OLMAZ
Zaten insanın kendisini
ifade edebilmesi için –şayet konuşma özürlü değilse-
illâ da bir lisanı konuşabilmesi gerekir. Konuşmak,
kelimelerle olur. Kullandığınız dildeki
kelime türü ve zenginliğiniz, bazen sizin genel bilgi
seviyenizi, bazen de hangi (ilmî) sahalarda ve ne kadar
birikim sahibi olduğunuzu ele verir. Kahvehane ortamından
gelen insanla siyasetten gelen insanı, iktisatçıyla
ilahiyatçıyı, konuşurken kullandıkları
kelimelerden ayırtetmek mümkün. Türkçe’mizi doğru
ve güzel konuşan, yazanları istisna kabul edersek;
Türk insanının “konuşma özürlü” bir
toplum haline geldiğini, sokaktaki, işyerindeki ve
hatta televizyonlardaki konuşmaların seviyesine
kulak kabartarak tesbit edebiliriz. Dil zenginliğinin başlıca
kaynağı okumaktır. Memeleketimizdeki kitap
okuma oranlarına baktığınızda, veya
anadilimiz olan Türkçe’ye hakimiyetimizi ölçü olarak
aldığınızda, durumun vehameti kendiliğinden
ortaya çıkar.
Bazı ilahiyatçıların, hocaların konuşmalarını
bazen cami kürsüsünden, bazen de televizyonlardan
dinleyenleriniz olmuştur. En güzel malzemelerden ve en
usta bir insanın elinden çıkmış, akordu
yapılmış sazı benim gibi adamın eline
verirseniz, tangur-tungur seslerden başka bir şey
icra edemem, çünkü saz çalmasını bilmiyorum. Aynı
sazı bir de bu işin erbabına verirseniz; benim,
kulağınızı tırmalayan
‘tangur-tungur’umdan kaçan siz, saz üstadının
tellere dokunmasıyla pür dikkat kesilir, oturduğunuz
yerden kalkmazsınız. Kabahat sazda değil, makam,
perde bilmeyen, hangi telin hangi sesi çıkardığından
malûmatı olmayan bendedir! Yukarıya dönüyorum:
Hangi manada anlarsanız geçerlidir; diline hakim
olamayanın dinine hakim olması mümkün değildir.
Eğer hocanın dil problemi varsa, din ile ilgili
anlama ve anlatmada sıkıntıları vardır.
Burada kabahat dinin değil, hocanındır. Bu hoca
dinleyicisini, cemaatını kaçırır!...
Diline hakim olan hocayı ise dinlemek; insana zevk verir.
Kuran tefsircilerinin günümüz insanının
anlayabileceği şekilde ayetlere getirdikleri açıklamalar/yorumlar,
zengin bir dil olan Arapça’daki kelimelere bazen değişik
manalar yüklenmesinden kaynaklanan ihtilaflara vesile
olabilmektedir. Bu konularda en tatmin edici cevabı,
Kuran diline hakim olanlardan alabilmekteyiz. Kuran-ı
Kerim’i en iyi anlayarak bizlere aktaranlar da zaten bu din
merkezli dil kültürünü, çağın gelişim ve
değişimlerine ışık tutacak seviyede
yorum getirebilenlerdir.
Her din, yaşandığı kavim tarafından
zamanla din kültürünün oluşmasına zemin hazırlar.
Bu sahada yeni kelimeler, kavramlar üretilerek veya ithal
yoluyla dile kazandırılır. Bilhassa müslüman
toplumlarda İslâm endeksli kültürel hayat şekillenirken;
sanat, edebiyat ve düşünce alanında şahsiyetler,
mensup oldukları milletin varlık sebeplerinin başında
gelirler.
Tarihî beraberliğimiz olan milletler ve kavimlerle,
farklı dilleri konuşsak da müşterek
kelimelerimiz var. Meselâ, Yunanca’dan Türkçe’ye ve Türkçe’den
de Yunanca’ya geçmiş birçok kelime vardır. Bir
de aynı dine mensup olan Araplar ve İranlılarla
Türklerin dil konusunda ne kadar içiçe girdiğini zaten
hepimiz bilmekteyiz. Hele hele İslâmiyet’le ilgili birçok
dinî terimler, kavramlar tüm müslüman ülkelerde orijinal
(Arapça) şekliyle kullanılmaktadır. Bunun
benzerini Hıristiyanlık’ta da görmek mümkün:
Aslında yaşamayan, ölmüş bir dil olan Latince,
“Kilise Dili” olmanın yanısıra, tıp
dili olarak da bu sahalarda kullanılmaya devam ederken,
farklı mezheplere mensup Hıristiyanlığın
ortak “Din Dili”dir. Başka bir ifadeyle;
Latince’siz bir Hıristiyanlık literatürü düşünülemez!
Genelde müslümanlar, özelde ise Türkler, kendilerine güveni
kaybedeli ve başkalarını kendisinden büyük göreli
beri medeniyetlerinin ana taşıyıcılarını
kültürel hayattan silip atmışlar. Din menşeli
ve din bağlantılı sözcükleri, kavramları
mümkün olabildiği kadar yazı ve konuşma
dilinden ayıklamışız. İslâm merkezli
medeniyetimizin ana sütunlarını oluşturan
yazar, şair, düşünürleri dindarlıklarından
dolayı cezalandırmış, görmemezlikten
gelerek bilmemiş ve gelecek nesillere bildirmemişiz.
Bin yıllık Müslüman Türk Medeniyeti’ni kültürel
değerleriyle beraber öğrenmeyen ve öğretilmeyenlerden,
bir kültür dili olarak Türkçe’yi anlamalarını
bekleyemezsiniz! Bu seviyede dilini bilmeyenlerden de, arzu
edilen düzeyde dinini öğrenmeleri beklenemez!
Musîkimizden Dede Efendileri, Hacı Arif Beyleri, kültürel
mimarimizden Mimar Sinanları, tasavvufumuzdan Ahmet
Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve
Mevlanaları, edebiyatımızdan sizlerin de bildiği
bir önceki yazımızda adı geçen şahsiyetleri
çıkardığınızda geriye ne kalır?...
Cumhuriyet Türkiyesi’nin İstiklâl Marşı’nın
yazarını yine cumhuriyet neslinin anlamaması
kadar, bir millet için daha hazin bir tablo olabilir mi?...
Ve, bunlar bilinmeden din bilinebilir mi?... Bunlardan sadece
haberdar olmak yetmez! Onları öğrenmek için okumak
lazım. Okumak içinse, dil bağının
korunması şarttır. Bunlardan mahrum Türk müslümanın
hali şimdiki gibi olur: Mimaride, sanatta, günlük yaşantıda
ve hatta ibadette incelik, zerafet ve estetizmden uzak, ruhsuz
ve ezberci bir hayat anlayışı....
Dünyada İslâm alehtarlığının da
artmasıyla dine yöneliş var. Bundan bağımsız
olarak, Batı çıkışlı her türlü
ideolojinin iflas etmesinden ve liberal kapitalizmin ‘vahşi
kapitalizm’e dönüşmesinden sonra, Batılı
toplumlar kendi içindeki arayışları devam
ettirirken, müslüman toplumlarda yeniden İslâmiyet’i
keşfetme temayülleri hızlanmaktadır. Bu şartlarda
kuru bir islâmî bilgi yetersiz kalmaya mahkûmdur. Az veya
çok dindar olmakla bağlantılı olmamakla
beraber, hangi millete mensup olunursa olunsun, kişi,
tarihinin derinliklerinden birikerek gelen din kültürünü
hazmetmediği taktirde, yeni gelişmelerin meydan
okuması karşısında hazırlıksız
yakalanacaktır çünkü; öz medeniyetinin diline hakim
değildir. Bu durumda, faturanın dine çıkarılmasından
korkarım.
Hıristiyanlık dinini kiliseye hapsedildiği gibi,
İslam’ın da camiye hapsedilmesini hedefleyenler büyük
çapta emellerine kavuşmuşlardır. Belli başlı
bedenî hareketler ve manası anlaşılmadan yapılan
ezbere ibadetlerle dine karşı vecibelerini yerine
getirdiğini zannedenler, Hz. Peygamber’in şuurlu
ve hayatın içinden müslümanları seviyesini
yakalamaları mümkün değildir. Ulvi duygularla
“Kuran Kursları”na gönderdiğimiz çocuklarımıza
ders verenler farzları, sünnetleri, şartları,
vacipleri sıralar ve sureleri ezberletirken; eğer
din kültürümüzün kilometre taşlarını
anlatarak ve öğreterek temel atmıyorsa, temelsiz
bir işe başlıyor demektir ki, bu da kısa
bir zaman sonra çökmeğe mahkûmdur. Çünkü; dil öğrenilmeden
din öğrenilemez!
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|