|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
MEDENİYETLER
SAVAŞININ
DIŞ
CEPHESİ
“Savaşın
en üstünü, zulmeden buyruk sahibine doğruyu söylemektir.”(Hadis)
Bizim ve
bizim gibilerin hareket noktası yukarıdaki Hadis-i
Şerif’tir: ...zulmeden buyruk sahibine doğruyu söylemek!..
Tarih boyunca bu uğurda can verenlere rahmet, mücadeleye
devam edenlere de selam olsun!
Bir önceki yazımızda “Müslüman Entelektüelin
İçerdeki Savaşı”ndan bahsetmiştik. Son
yıllarda kabuğunu kırarak, öngörülen dar kalıplardan
kainatı kucaklayan düşünce sistemini kurtarırken,
“iç dinamikler”e karşı çetin bir mücadele
veren müslüman entelektüeli (sınırlı da olsa)
anlatmaya çalışmıştık.
Yazımızın bu bölümüne, Dr. S. Dorpmüller’in
Abbas Beydoun’dan yaptığı alıntıyla
başlamak istiyorum: “Şark,
koloniyalist sistemin bıraktığı gibidir.
Yaşlı bina tahrip edilerek, Batılı
sistemin mekanizmaları yerleştirildi. Günümüz
Şark’ı, Batılıların icadıdır.
Sadece, Batılı bir dünya ve Batılı bir
sistem var.” İşte böyle bir Şark dünyasında
kimliğini ve kişiliğini bulmuş müslüman
aydın, içerdeki zulmedenlerin yanısıra, dışarıdan
gelen buyruk sahipleri zalimlere karşı da öz
medeniyet değerleri üzerine düşünce sistematiğini
bina etmeye çalışıyor.
“Yavuz hırsız ev sahibini bastırır”
hesabı; işgâlci, hegemonyacı gücler hem saldırıyor
talan edip öldürüyor, hem de “Müslümanlar Batıyı
tehdit ediyor” diye çığlık atıyorlar.
Filistin hıristiyan Arap kökenli, ABD vatandaşı,
Edward Said, Ortadoğu’yu dünyada çok iyi bilen uzman
aydınlardan biri olarak diyor ki:
“Bugün
İslamiyete ilişkin hemen hiçbir çalışma
bağımsız ve çağdaş baskıların
aciliyetinden korunmuş
değildir.” Ve devamla; “Günümüz Avrupa ve Amerikan
kamuoyu nezdinde, İslâmiyet özellikle tatsız bir
“haberdir”. Basın, hükümet, jeopolitik strateji yapımcıları
ve genellikle topluma mal olmamakla beraber, İslâmiyet
uzmanı akademisyenler hep bir ağızdan İslâmiyetin
Batı’yı tehdit ettiğini haykırırlar.”
(Edward Said, Haberlerin Ağında İslam s.
167-168, Pınar Yayınları)
Bu, şu demektir: Avrupa ve Amerika’da ne kadar “Şarkiyâtçı”,
“İslâmiyet Uzmanı” varsa, hepsi devletin
kontrolü ve yönlendirmesi paralelinde ahkâm kesmekte,
ilimden ziyade siyasete hizmet etmektedirler. Bunlardar birisi
de, en çok zikredilen, iktibas edilen ve benim de ismini görmekten
ve duymaktan bıkkınlık getirdiğim,
S.Hungtington’dur:
“Benim
faraziyem şudur ki, bu yeni dünyada mücadelenin esas
kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak.
Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim
mücadele kaynağı kültürel olacak. Milli devletler
dünyadaki hâdiselerin yine en güçlü aktörleri olacak
fakat global politikanın asıl mücadeleleri farklı
medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana
gelecek. Medeniyetlerin çatışması global
politikaya hâkim olacak. Medeniyetler arasındaki fay
hatları geleceğin muhabere hatlarını teşkil
edecek”
(Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması)
“Medeniyetler Savaşı” ABD’nin ikiz kulelerine
11 Eylül 2001’de yapılan saldırıdan sonra
iyice su yüzüne çıkmaya ve kızışmaya başladı.
Din kültürü eksenli medeniyet taaruzları karşısında,
milli kimlikle karşı koymanız mümkün değildir.
Hıristiyan Batı dünyası adına müslüman
dünyasını hedef alan kültür değerleri (medeniyet)
saldırısı karşısında, çıkış
noktası İslâmiyet olan kendi medeniyet değerlerinize
sarılarak, karşı koymaktan başka geçerli
yolunuz yoktur. Müslüman entelektüelin de verdiği
fikir savaşını bu çerçeve içinde görmek
gerekir. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz
gibi; komünizmin çökmesinden sonra, haberimiz ve müdahele
şansımızın olmadığı bir
ortam ve zamanda, Batı, kendisi için yeşil hatla çizdiği
İslâm dünyasını yeni bir düşman olarak
ilân etti. Bu hat içinde kalan şahsiyetli münevverler,
dış cephede verilen medeniyet savaşının
öncüleridirler. Hem maddi hem
de kültürel değerlerin sömürüsü, talanı karşısında
uzun bir aradan sonra, binbir engelle karşılaşan
müslüman okuryazarı, tek kutuplu, insanlığı
felâketten felâkete sürükleyen bu dayatmacı gidişata
“dur!” diyebilme cesaretini nihayet göstermiştir.
Ne Batı’nın müslümanlar üzerindeki hesapları,
ne de müslümanların birkaç asırdan beri Batı’ya
ve Batılı değerlere hayranlıkla sarılma
hesapları tutmamıştır. Önce Avrupa, daha
sonra Avrupa ve Amerikalıların topyekün istilasına
uğrayarak, kimlik ve kişilik değerlerini
kaybeden müslümanlar, kıblesini kaybeden insan
konumundaydılar.
“Bir
kimlik problemini bir insan kendi içinde yaşıyorsa
ve tarihte nerede durduğunun farkında değilse,
başka bir şeyi anlayamaz ona da herhangi bir katkıda
bulunamaz. İslam dünyası şu ana kadar duruşunu
kaybeden insanların düşündüğü bir dünyaydı.”
(Prof.
Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım, s.132)
Bu durumun (müslümanların lehine) değişmeğe
başladığını, dozunu artırarak
devam eden Batı kaynaklı “medeniyetler çatışması”nda
görmek mümkündür. “Şu ana kadar” öyleydi ve
“duruşunu kaybeden insanların düşündüğü
bir dünyaydı” İslâm dünyası. Bu andan
itibaren öyle olmadığının, haysiyetli bir
duruş ve düşünebilen beyinleri mıknatıs
gibi kendine çeken islâmî bir düşüncenin şahidiyiz
artık.
Mehmet Akif’ler ve Muhammed İkbal’lerle başlayan,
Seyyid Kutup’lar ve Ali Şeriati’lerle yeni boyutlar
kazanan, yeni nesil müslüman entelektüellerin devraldığı,
münevver düzeyinde “Batı ile hesaplaşma”,
küreselleşen dünyada genç beyinler için yeni
bir “meydan okuma”, “kıblesini yeniden tayin etme”
olarak devam etmektedir: “Bir toplum, daha güçlü kültürlerle ve medeniyetlerle karşılaştığında
bile kültür ve medeniyet değiştirmez. Karşılaştığı
medeniyetin meydan okumasına direnir; kendi dinamiklerini
yeniden icat etmenin, yenilemenin ve özne olarak zamanın
içine girerek yeni bir meydan okuma geliştirmenin yollarını
araştırır.” (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak
10.11.2003)
“Öte
yandan, Batı’nın Müslüman kitlelere yüzyıllardır
şöyle veya böyle reva gördüğü emperyalist-sömürgeci
baskı ve zulümler, Müslüman kitlelerin vicdan ve
zihinlerinde kin ve nefreti doruklara tırmandırmıştır.
Bu kin ve nefretin yarattığı “Batı ile
hesaplaşma hırsı” çok güçlüdür.”
(Prof. Y.N. Öztürk, Batı Sömürgeciliği ve İslam
Dunyası, s.67). Bu “hırs”ın şiddete ve
düşmanlığa dönüşmemesini temenni
ederken, “hesaplaşma”nın düşünce bazında
kalmasını, “eşref-i mahlûkat” için en hayırlı
seçenek olarak gördüğümüzün de altını çizmek
isteriz.
Zaman zaman Şark entelektüelinin verdiği fikrî mücadeleye
Batı entelektüelinden de destekler gelir: R. Garaudy
gibi çok az Avrupalı entelektüel, “Binlerce yıllık geçmişe baktığımızda;
tarihin en büyük cinayetlerini Batı’nın işlediğini
görürüz.” diyebilmiştir.
Dünyadaki
iktisadi gelişmeleri yönlendiren, kontrolu altında
tutan, elindeki kapital gücüyle zaten zengin olan ülkelerin
daha da zenginleşmesine, fakir ülkelerin ise daha çok
yoksullaşmasına sebep olan 7-8 “zengin ülke”;
insanı ruhsuzlaştıran, onu sadece tüketim aracı
olarak gören, vahşi kapitalizmin temsilcileridirler.
Bunlar aynı zamanda “yeni dünya düzeni”nin de
mimarlarıdır. İslâm dünyasında da tek başına
hâkimiyetini sağlamış olan kapitalizm ve
beraberinde getirdiği hayat tarzı, millî-islamî kültür
değerlerimizi de hayatın dışına atmıştır.
İnsan merkezli medeniyet değerlerimizin hayatiyet
kazanabilmesi için:
“Yeni
bir dünya kültür düzeni olmadan, yeni bir dünya ekonomik
düzeni olmayacaktır. Yeni bir kültür düzeni ise; Batı
hegemonyasından vazgeçilerek, dünya çapındaki işbirliğiyle,
yeni bir insanî hedefin tanımıyla mümkündür.” (Roger Garaudy, Verheissung İslam s.20-21)
İslâm
entelektüelinin dış cephede verdiği mücadelede;
dinler ve ırklara göre muamele söz konusu olamaz!
Çünkü, bütün insanlar Allah’ın ayetlerinden,
“yaratılmışların en şereflisi”dirler.
Ve bütün ilahî dinlerin tamamlayıcısı İslâm’dır!
Kendisinden başlayan kurtuluş, bütün insanlığı
kucaklar. Globalleşen dünyada müreffeh Batı, dünyanın
geri kalan kısmında hüküm süren açlık-sefalet-kan-gözyaşı
karşısında uzun vadeli huzur bulması ve
şimdiki maddi refah düzeyini koruması mümkün değildir.
Zaten son gelişmeler de bunu doğrular mahiyettedir.
Bu açıdan baktığımızda; yarın dünyanın
gidişatı tersine dönse; zenginler fakir, fakirler
zengin ve kalkınmış olsalar, bu sefer de
huzursuzluk sadece coğrafya değiştirerek devam
edecektir.
Medeniyetler çatışmasının ön cephesinde
yer alan müslüman entelektüel, insanlığı
kucaklayan bir yaklaşım sergiliyor. Bunlardan birisi
de Almanya’daki müslümanların yakından tanıdığı
Dr. M. W. Hofmann’dır:
“Çünkü İslâm, sadece Batı mozayiğinin
renklerini artırmaya yarayan bir unsur değil, aynı
zamanda, Batı’nın içinde bulunduğu hastalığı
tedavi edebilecek bir devadır.”
(Dr. Murad W. Hofmann, 3.binyılda Yükselen Din İslâm,
s.257, Çağrı Yayınları)
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|