|
Facia!..
Ali
Seferoğlu (Azerbaycanlı Şair) günün birinde
şair ve aşıklardan oluşan bir sohbet
toplantısındayken, seyircilerden birisi kendisine
laf dokundurur:
-Şairliğine ve ilmine bir diyeceğim yok ama
sende bir facia var.
Ali Seferoğlu hayretle adama yönelir:
-Senin o facia dediğin nedir?
Biraz da şairi tahrik etmek isteyen seyirci:
-Saçların dökülmüş, kafan kel olmuş...
Hazırcevaplılığıyla tanınan Ali
Seferoğlu oracıkta bu sataşmaya cevap olarak söylediği
üç kıtalık şiirinin birinci kıtasında
şöyle diyor:
Hayatta herşeye facia deme!
Facia, gözlerin yaş olmasıdır.
Saçın dökülmesi facia değil!
Facia, kellenin boş olmasıdır.
Şaire iştirak ediyor ve hayatta herşeye
“facia” demiyoruz. İzin mevsiminde Türkiye’nin birçok
bölgesinden geçiyor, bazen de oralarda konaklıyoruz. Ülkemizin
insanını, akıp giden hayatı, gelişen
şehirleri, değişen değer yargılarını
seyrediyor, anlamaya çalışıyoruz. Dostları,
ahbapları dinliyor, anlamakta zorlanıyoruz. Bir yaşanılan
hayata bir de anlatılanlara kulak veriyor, şaşırıyoruz.
Her bölgesinin değişik töresi, tabiatı ve
nimeti olan ülkemiz, kendi coğrafyasında (herşeye
rağmen) bir istikrar adası, bolluk ve bereket diyarı
olmasına rağmen, her vatandaşın gözü dışarıdadır.
Oldum olası yağmalanan ve yağmalatılan
devlet, cazibe merkezi olmaya devam ediyor. Her devrin devletçileri
gibi bugünün devletçileri de devleşmeye devam
ediyorlar. Günübirlik yaşanan hayatta herkes “köşelik”
olma çabasında... Bütün bunlara “facia” demiyoruz.
Facia; Allah-Kuran yemin-billahla “zararına veriyorum”
diyerek müşteri kazıklayan esnafla başlar.
Benim helâl parama, sağlamı gösterip çürük
dometesi torbaya dolduran pazarcıyla, “eğer sahte
balsa haramım olsun” diyerek bana şekerden bal
satan haramzadeyle facia başlar.
Facia; devletin malını ganimet bilen domuz iştahlı
ve domuz ahlaklı insanla başlar. Millettin ortak malı,
devletin denizini bile parselleyenlerin domuzlukları aslında
bu ülkede facia değil!.. Asıl facia; “devletin
malı deniz, yemeyen domuz”un kabul görmesidir.
Değişik inançtan ve ırktan olmak, bu ülkede
hiçbir zaman horlanmadı, facia olarak telakki edilmedi...
Şimdi ise facia; Türkiye’de Türk’ün horlanmasıdır.
Sahilleri dolduran üstsüz ve yüzsüzlere ağzı
sulanarak hayranlıkla bakılırken, örtülülerimize
nefret ve kin dolu bakışlarla hayat hakkı tanımamaktır
facia...
Bir dil bilmemek, eksikliktir fakat facia değil!.. Facia;
turistin hatırına benim ülkemde Türkçe konuşmaktan
utanmaktır.
Türkiye’nin her köşesinde “Nescafe” içebilmek
elbette facia değil!.. Facia; Türkiye’de Türk
Kahvesi’nden mahrum bırakılmak, ona hasret kalmaktır.
İnsanın ölmesi facia değil! Bir millet, bir ülke
ve devlet adına facia, yüzlerce kilometre uzaklıktaki
hasteneye yetiştirilmek üzere yola çıkan hastanın
yolda can vermesidir. Düşmanla çarpışarak
vatan uğruna ölmek, ölümlerin en şereflisidir.
Fakat, öz ülkende şerefsizce yola döşenen mayın,
bir kaya dibinden sıkılan kurşun, akıtılan
kanla karışan gözyaşı ve feryat, faciadır!...
Evet, “facia, gözlerin yaş olmasıdır”.
Karısına kızına yan bakanın güya gözünü
oyanların, sahillerde karılı-erkekli et ete,
sere serpe deşifreleridir facia... Malını, mülkünü
yitirmek facia değil! Facia, kendini yitirmektir...
Facia; haramın rağbet görmesi, paranın
âlimi satın alması; dolu başın ayak, boş
kellenin baş olmasıdır.
Velhasılı; “Facia, nadanın baş olmasıdır.”
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|