A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de




Fikriyatı Ete Kemiğe Büründürmek

   Benim lügatımda sahip olduğumuz kültür zenginliğini hakkıyla ifade edebilecek bir başka kelime olmadığı için tek kelimeyle “müthiş!” demekle yetiniyorum. Batı dünyasında kalın kitaplara sığmayan felsefe denilen ilim dalı, bizde bazen bir dörtlüğe, bazen de sadece tek bir mısraya sığdırılmış: “Bir derdim var bin dermana değişmem”.

Düşünen ve düşünce üretebilen herkese bin kapı açacak bir söz: Bir dert ve bin derman... Ve öyle bir “dert” ki, üstelik bin türlü dermana değişilmeyecek kadar kıymetli. Bize kalırsa, bu derdin dermanı kendi içinde saklıdır. Tıpkı bizim birkaç asırdan beri binbir türlü derman denememize rağmen, iyileştiremediğimiz derdimiz gibi... Derdimizle hemhal olamadık, kendimizle olamadığımız gibi... Bizden daha çok biz olan bu sözlerin sahibi Şah Hatayi’yi (Şah İsmail) ötekileştirdik. Dert; Türk Sultan Selim ile Türk Şah İsmail’in kavgası ise, derman da onların barıştırılmasıdır. Kitaplarımızda ve zihinlerimizde bu iki Türk hakanını barıştırmadığımız müddetçe, yaramız irin bağlamaya devam edecek.

“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”

Şu enginliğe hayran olmak yetmez; anlamak da şarttır. Kul Nesimi ile bu iniş çıkışlar bazılarının başını döndürebilir. Şayet tercüme ve nakil aydını değillerse, bazılarına da arz ile sema arası kadar ufuk açar. Bütün Şark’ı renkleriyle kucaklamadan ve fikri derinliğini, kültürel boyutunu anlamadan ne huzuru ne de kendimizi bulabiliriz. Anlamadığınız, tanımadığınız Şark size, siz de ona düşmansınız. Bunun için bizim bu coğrafyadaki son 70-80 senelik geçmişimize bakmak kâfidir.

“Bir derdim var bin dermana değişmem”: Derdim İslâm, dermanım İslâm... Şimdiye kadarki cümle dertlerimiz bu din ile alâkalı, bağlantılı ve içiçe; kimine göre müslümanlığımızdan, kimine göre dine karşı olduğumuzdan, kimine göre de, hakkıyla İslâm’ı temsil edemediğimiz ve anlayamadığımızdan...  Son yüz yıldan beri hararetle din eksenli hep tartışıyor, zaman zaman da döğüşüyoruz. Ve son asrın ideolojik içerikli fikir sistemleri, dünya görüşleri dünyanın birçok yerinde kısmen, ama bizim kültür coğrafyamızda tamamen iflas ettiler.

Kitap sayfalarından, ateşli nutuklardan sıyrılıp ete kemiğe bürünemeğen sistemler, hayatın dışında, kitap sayfalarında kalmaya mahkûmdurlar.

Şimdilik hâkimiyetini muhafaza eden Batı menşeili (alafranga-arabesk) karmaşık sistemler, sözkonusu ülke veya bölgelerdeki hegemonyal güçlerin sayesinde varlığını devam ettiriyorlar. Kültür coğrafyamız, düşünce hayatımızda ve İslâm âlemindeki bu kaotik vaziyet yüzünden en azından bin derdimiz var. Başımıza musallat olan ve edilen her dert için ‘derman’ diye sunulan reçeteler, ölümcül yantesirler bırakmanın ötesinde bir fayda getirmedi. Getiremezdi de... Çünkü o, bin dermana değişilmeyecek kadar kıymetli olan derdin dermanı yine kendisinde saklıydı.

Müslüman-Doğu, çare diye sunulan ve ithal yoluyla alınan ideolojilerin, fikrî akımların, medeniyet değerlerinin bünyesinde açtığı tahribatı daha yenilerde farketti. İthal sistemlerin tercüme aydınları da, ete kemiğe büründüremedikleri fikriyatlarıyla geçersiz akçe muamelesi görmekten kurtulamadılar. 

Sıradan bir millet değiliz. Sıradan bir tarihimiz yok. Vasatın çok ama çok üstünde, bazen tarih yazan, bazen tarihin akışını değiştirebilecek kadar özelliklere sahip bir milletiz. Hem kendi içimizde millet olarak farklılıklar arz eden bir yapımız var hem de cihan (imparatorluk) devleti olma hasebiyle çok değişik ırk ve kültürlerle haşırneşir olmuşuz. Hülasa, ne katıksız bir kavimden müteşekkil millet, ne de kabileden ibaret kapalı bir devletiz... 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlangıcında teoriden pratiğe geçirilen fikrî-siyasî akımlardan birisi de bizim dilimizde milliyetçiliğin karşılığı olan nasyonalizmdir. Batılı ülkelerde “nasyonalizm” kavramı çok farklı algılanmış, uygulanmış ve neticede milyonlarca insanın hayatına mal olduktan sonra ağıza alınmasına dahi tahammül edilemeyen yasaklı bir ideoloji durumuına düşmüştür. Avrupa’sından Amerika’sına kadar Batı dünyasında bazen alenen, bazen de başka söz ve davranışlarla kamufle edilmeye çalışılsa da, ırkçılığın bir insanlık ayıbı ve tehlikesi olarak varlığını koruduğu bir vakıadır.

İkinci Dünya Savaşı’nın da dramatik neticelerini gözönünde bulundurarak değerlendirme yapan Arnold Toynbee; “Gerçekte, milliyetçilik müslümanların içine düştükleri bir oyun; müslümanların büyük bir çoğunluğu için milliyetçiliğin kaçınılmaz sonucu, Batı dünyasının proleter kalabalığı içinde erimek olacaktır.” diyordu. Bir tarihçinin bu çaplı bir öngörüsünü; çağın müslümanları olarak kendi coğrafyamıza baktığımızda nasıl da bir tarihi hakikate dönüştüğünü içimiz burkularak tasdikliyoruz. Milliyetçilik adına Batılı sömürgeci ve işgalci güçlerin oyununa gelerek, cetvelle sınırları çizilen devletçiklerin başına oturtulan şeyhcik, emircik ve kralcıkların zaman içinde koca bir Müslüman-Şark’ı nasıl da yutulur lokmalar haline getirdiklerini esefle gördük.

Bunun kaçınılmaz neticesi olarak; farklı ırk ve kültürleri bünyesinde barındıran Osmanlı Cihan Devleti, Batı’dan gelen ve özellikle azınlıkların kışkırtıldığı milliyetçilik akımları karşısında parçalanmaktan kurtulamadı. Bilindiği gibi Osmanlı’nın yıkılışı Cumhuriyet’in kuruluşu esnasında birçok görüş ortaya atılmış ve neticede bugünkü Türkiye’nin temelini atan irade, ırka değil kültüre dayalı bir milliyetçilik anlayışını benimsemiş ve hâkim kılmıştı. Zamanla başka mecralara da çekilen milliyetçilik ve onun resmi, askerî bir variantı ulusçuluk, dayatılan ve ezberletilen şekliyle kabul görmedi. Zaman zaman konjüktürel olarak kabardı ve kabartıldı ama bugün itibariyle ülkemizde bu dar kalıplar kırılmaya ve yeniden geniş halk yığınlarını, milleti hatta aynı kültür dünyasında yaşayanların tamamını kucaklayabilecek bir fikriyat arayışı, mülahazası içindeyiz.

Türkiye olarak, biraz ulusçu, biraz İslâmcı, biraz milliyetçi ve biraz da liberal bir görüntü sergiliyoruz şimdilik. Mevcut ‘biraz’ların içinden biri diğerine galebe çalarak veya sentezleşerek bir bütün geçmişte de olmadı, şimdi de mümkün görünmüyor. Çünkü herbiri, ayarını Batı’ya göre yapıyor: Batı’ya karşı, Batı’yla karışık veya Batı’nın yanında... Bize göre; Batı’nın gözünün içine bakarak değil, birbirimizle gözgöze, yüzyüze gelirken, başımız dik, yüzümüz ak olarak kendimize ayar yapabilmeliydik. Lakin şimdiye kadar bu olmadı.

Bugün itibariyle geldiğimiz nokta; bir millet olma yolunda yeniden kimliğini arayan millet konumundan farklı biryerde değiliz.

Siyasî İslâmcılık da dahil, ülkemizde cirit atan ideolojik akımların herbiri diğerine tepkinin neticesidir ve varlıklarının hikmeti kendileri değil, rakipleridir.

Bunlardan hehangi birisi değil, öncelikle ülkemizin şimdiki şartlarını gözönüne alarak hem Türk dünyası hem de diğer milletlerden oluşan müslüman dünyasıyla kucaklaşmaya namzet bir fikriyat ete kemiğe bürünebilse, fazla zorlanmadan hâkimiyetini ilân eder ve kabul görür. Müslüman-Doğu bu vesileyle kendi ekseni etrafında dönmeğe ve kendi yörüngesine oturmaya başlar. Şark’ın hasretini çektiği bu fikrî oluşuma en müsait zemin Anadolu toprakları olduğundan, bu hareketin startı da muhtemelen yine aynı topraklar olacaktır. Bizim bu istikametteki beklentilerimizi cesaretlendiren, ümitlerimizi kanatlandıran unsurların başında, son yıllarda kalite ve sayıda giderek artış gösteren entellektüellerimizin varlığıdır.

Bizim milliyetçiliğimiz kadar İslâmcılığımızda, Yunusculuğumuz kadar Fatihciliğimizde, yani vatan, tarih, din ve millet sevgimiz, sevdamız, ülkümüz veya davamızda bir eksiklik olmalı ki, hep sloganlarda, nutuklarda, pankartlarda, duvarlar veya dağlar-taşlarda takılı kaldı. Onları oralardan yüreğimize indiremedik, gönlümüze nakşedemedik, hayata geçiremedik, ete kemiğe büründüremedik. Ete kemiğe bürünürek görünen Yunus’u dahi bir türlü göremedik...

 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Fikriyatı Ete Kemiğe Büründürmek
Aşk Medeniyeti’nin Ülkücüleri
Paradigma Değişimi ve Yeniden Ülkücülük
Ben Sana Hayran, Sen Bana Düşman...
IQ’su Düşükler ve Müslüman Avrupa
Savulun Türkler Geliyor...
Benden Sana “Düşman” Olmaz!
Gazze veya Kerbela
Kalabalıkların Yalnızlığı (2): Bizim Yalnızlığımız
Kalabalıkların Yalnızlığı
Hangi İnsanın Hakları?
Medeniyetin Utanç Tablosu
Dinine Değil Dindarlığına İtirazım Var (2)
Dinine Değil Dindarlığına İtirazım Var
Ana!
Batı’nın Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî Kodlarımız
“Globallaşmanın Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler (3)
Modernizmle Gelen Devrimler (2)
Modernizmle Gelen Devrimler
Derdimiz de var dermanımız da...
“Allahsız Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye sadece Türklerin değil”
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Fikriyatı Ete Kemiğe Büründürmek
Yakup Yurt
SIK SIK SEÇİM, BELÇİKA’DA ZORLAŞTI GEÇİM…
İbrahim Selamet
İHH İnsani Yardım Vakfı
Muhsin Ceylan
Zirveden görünenler
 ve bir istifa
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç