|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Fikriyatı Ete Kemiğe
Büründürmek
Benim lügatımda sahip olduğumuz kültür zenginliğini hakkıyla
ifade edebilecek bir başka kelime olmadığı için tek
kelimeyle “müthiş!” demekle yetiniyorum. Batı dünyasında
kalın kitaplara sığmayan felsefe denilen ilim dalı, bizde
bazen bir dörtlüğe, bazen de sadece tek bir mısraya
sığdırılmış: “Bir derdim var bin dermana değişmem”.
Düşünen ve düşünce üretebilen herkese bin kapı açacak bir
söz: Bir dert ve bin derman... Ve öyle bir “dert” ki,
üstelik bin türlü dermana değişilmeyecek kadar kıymetli.
Bize kalırsa, bu derdin dermanı kendi içinde saklıdır. Tıpkı
bizim birkaç asırdan beri binbir türlü derman denememize
rağmen, iyileştiremediğimiz derdimiz gibi... Derdimizle
hemhal olamadık, kendimizle olamadığımız gibi... Bizden daha
çok biz olan bu sözlerin sahibi Şah Hatayi’yi (Şah İsmail)
ötekileştirdik. Dert; Türk Sultan Selim ile Türk Şah
İsmail’in kavgası ise, derman da onların barıştırılmasıdır.
Kitaplarımızda ve zihinlerimizde bu iki Türk hakanını
barıştırmadığımız müddetçe, yaramız irin bağlamaya devam
edecek.
“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”
Şu enginliğe hayran olmak yetmez; anlamak da şarttır. Kul
Nesimi ile bu iniş çıkışlar bazılarının başını döndürebilir.
Şayet tercüme ve nakil aydını değillerse, bazılarına da arz
ile sema arası kadar ufuk açar. Bütün Şark’ı renkleriyle
kucaklamadan ve fikri derinliğini, kültürel boyutunu
anlamadan ne huzuru ne de kendimizi bulabiliriz.
Anlamadığınız, tanımadığınız Şark size, siz de ona
düşmansınız. Bunun için bizim bu coğrafyadaki son 70-80
senelik geçmişimize bakmak kâfidir.
“Bir derdim var bin dermana değişmem”: Derdim İslâm,
dermanım İslâm... Şimdiye kadarki cümle dertlerimiz bu din
ile alâkalı, bağlantılı ve içiçe; kimine göre
müslümanlığımızdan, kimine göre dine karşı olduğumuzdan,
kimine göre de, hakkıyla İslâm’ı temsil edemediğimiz ve
anlayamadığımızdan... Son yüz yıldan beri hararetle din
eksenli hep tartışıyor, zaman zaman da döğüşüyoruz. Ve son
asrın ideolojik içerikli fikir sistemleri, dünya görüşleri
dünyanın birçok yerinde kısmen, ama bizim kültür
coğrafyamızda tamamen iflas ettiler.
Kitap sayfalarından, ateşli nutuklardan sıyrılıp ete kemiğe
bürünemeğen sistemler, hayatın dışında, kitap sayfalarında
kalmaya mahkûmdurlar.
Şimdilik hâkimiyetini muhafaza eden Batı menşeili
(alafranga-arabesk) karmaşık sistemler, sözkonusu ülke veya
bölgelerdeki hegemonyal güçlerin sayesinde varlığını devam
ettiriyorlar. Kültür coğrafyamız, düşünce hayatımızda ve
İslâm âlemindeki bu kaotik vaziyet yüzünden en azından bin
derdimiz var. Başımıza musallat olan ve edilen her dert için
‘derman’ diye sunulan reçeteler, ölümcül yantesirler
bırakmanın ötesinde bir fayda getirmedi. Getiremezdi de...
Çünkü o, bin dermana değişilmeyecek kadar kıymetli olan
derdin dermanı yine kendisinde saklıydı.
Müslüman-Doğu, çare diye sunulan ve ithal yoluyla alınan
ideolojilerin, fikrî akımların, medeniyet değerlerinin
bünyesinde açtığı tahribatı daha yenilerde farketti. İthal
sistemlerin tercüme aydınları da, ete kemiğe
büründüremedikleri fikriyatlarıyla geçersiz akçe muamelesi
görmekten kurtulamadılar.
Sıradan bir millet değiliz. Sıradan bir tarihimiz yok.
Vasatın çok ama çok üstünde, bazen tarih yazan, bazen
tarihin akışını değiştirebilecek kadar özelliklere sahip bir
milletiz. Hem kendi içimizde millet olarak farklılıklar arz
eden bir yapımız var hem de cihan (imparatorluk) devleti
olma hasebiyle çok değişik ırk ve kültürlerle haşırneşir
olmuşuz. Hülasa, ne katıksız bir kavimden müteşekkil millet,
ne de kabileden ibaret kapalı bir devletiz... 19. yüzyılın
sonu 20. yüzyılın başlangıcında teoriden pratiğe geçirilen
fikrî-siyasî akımlardan birisi de bizim dilimizde
milliyetçiliğin karşılığı olan nasyonalizmdir. Batılı
ülkelerde “nasyonalizm” kavramı çok farklı algılanmış,
uygulanmış ve neticede milyonlarca insanın hayatına mal
olduktan sonra ağıza alınmasına dahi tahammül edilemeyen
yasaklı bir ideoloji durumuına düşmüştür. Avrupa’sından
Amerika’sına kadar Batı dünyasında bazen alenen, bazen de
başka söz ve davranışlarla kamufle edilmeye çalışılsa da,
ırkçılığın bir insanlık ayıbı ve tehlikesi olarak varlığını
koruduğu bir vakıadır.
İkinci Dünya Savaşı’nın da dramatik neticelerini gözönünde
bulundurarak değerlendirme yapan Arnold Toynbee; “Gerçekte,
milliyetçilik müslümanların içine düştükleri bir oyun;
müslümanların büyük bir çoğunluğu için milliyetçiliğin
kaçınılmaz sonucu, Batı dünyasının proleter kalabalığı
içinde erimek olacaktır.” diyordu. Bir tarihçinin bu çaplı
bir öngörüsünü; çağın müslümanları olarak kendi coğrafyamıza
baktığımızda nasıl da bir tarihi hakikate dönüştüğünü içimiz
burkularak tasdikliyoruz. Milliyetçilik adına Batılı
sömürgeci ve işgalci güçlerin oyununa gelerek, cetvelle
sınırları çizilen devletçiklerin başına oturtulan şeyhcik,
emircik ve kralcıkların zaman içinde koca bir
Müslüman-Şark’ı nasıl da yutulur lokmalar haline
getirdiklerini esefle gördük.
Bunun kaçınılmaz neticesi olarak; farklı ırk ve kültürleri
bünyesinde barındıran Osmanlı Cihan Devleti, Batı’dan gelen
ve özellikle azınlıkların kışkırtıldığı milliyetçilik
akımları karşısında parçalanmaktan kurtulamadı. Bilindiği
gibi Osmanlı’nın yıkılışı Cumhuriyet’in kuruluşu esnasında
birçok görüş ortaya atılmış ve neticede bugünkü Türkiye’nin
temelini atan irade, ırka değil kültüre dayalı bir
milliyetçilik anlayışını benimsemiş ve hâkim kılmıştı.
Zamanla başka mecralara da çekilen milliyetçilik ve onun
resmi, askerî bir variantı ulusçuluk, dayatılan ve
ezberletilen şekliyle kabul görmedi. Zaman zaman konjüktürel
olarak kabardı ve kabartıldı ama bugün itibariyle ülkemizde
bu dar kalıplar kırılmaya ve yeniden geniş halk yığınlarını,
milleti hatta aynı kültür dünyasında yaşayanların tamamını
kucaklayabilecek bir fikriyat arayışı, mülahazası içindeyiz.
Türkiye olarak, biraz ulusçu, biraz İslâmcı, biraz
milliyetçi ve biraz da liberal bir görüntü sergiliyoruz
şimdilik. Mevcut ‘biraz’ların içinden biri diğerine galebe
çalarak veya sentezleşerek bir bütün geçmişte de olmadı,
şimdi de mümkün görünmüyor. Çünkü herbiri, ayarını Batı’ya
göre yapıyor: Batı’ya karşı, Batı’yla karışık veya Batı’nın
yanında... Bize göre; Batı’nın gözünün içine bakarak değil,
birbirimizle gözgöze, yüzyüze gelirken, başımız dik, yüzümüz
ak olarak kendimize ayar yapabilmeliydik. Lakin şimdiye
kadar bu olmadı.
Bugün itibariyle geldiğimiz nokta; bir millet olma yolunda
yeniden kimliğini arayan millet konumundan farklı biryerde
değiliz.
Siyasî İslâmcılık da dahil, ülkemizde cirit atan ideolojik
akımların herbiri diğerine tepkinin neticesidir ve
varlıklarının hikmeti kendileri değil, rakipleridir.
Bunlardan hehangi birisi değil, öncelikle ülkemizin şimdiki
şartlarını gözönüne alarak hem Türk dünyası hem de diğer
milletlerden oluşan müslüman dünyasıyla kucaklaşmaya namzet
bir fikriyat ete kemiğe bürünebilse, fazla zorlanmadan
hâkimiyetini ilân eder ve kabul görür. Müslüman-Doğu bu
vesileyle kendi ekseni etrafında dönmeğe ve kendi
yörüngesine oturmaya başlar. Şark’ın hasretini çektiği bu
fikrî oluşuma en müsait zemin Anadolu toprakları olduğundan,
bu hareketin startı da muhtemelen yine aynı topraklar
olacaktır. Bizim bu istikametteki beklentilerimizi
cesaretlendiren, ümitlerimizi kanatlandıran unsurların
başında, son yıllarda kalite ve sayıda giderek artış
gösteren entellektüellerimizin varlığıdır.
Bizim milliyetçiliğimiz kadar İslâmcılığımızda,
Yunusculuğumuz kadar Fatihciliğimizde, yani vatan, tarih,
din ve millet sevgimiz, sevdamız, ülkümüz veya davamızda bir
eksiklik olmalı ki, hep sloganlarda, nutuklarda,
pankartlarda, duvarlar veya dağlar-taşlarda takılı kaldı.
Onları oralardan yüreğimize indiremedik, gönlümüze
nakşedemedik, hayata geçiremedik, ete kemiğe büründüremedik.
Ete kemiğe bürünürek görünen Yunus’u dahi bir türlü
göremedik...
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Fikriyatı
Ete Kemiğe Büründürmek
Aşk
Medeniyeti’nin Ülkücüleri
Paradigma
Değişimi ve Yeniden Ülkücülük
Ben
Sana Hayran, Sen Bana Düşman...
IQ’su
Düşükler ve Müslüman Avrupa
Savulun
Türkler Geliyor...
Benden
Sana “Düşman” Olmaz!
Gazze
veya Kerbela
Kalabalıkların
Yalnızlığı (2): Bizim Yalnızlığımız
Kalabalıkların
Yalnızlığı
Hangi
İnsanın Hakları?
Medeniyetin
Utanç Tablosu
Dinine
Değil Dindarlığına İtirazım Var (2)
Dinine Değil
Dindarlığına İtirazım Var
Ana!
Batı’nın
Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî
Kodlarımız
“Globallaşmanın
Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|