·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de


ültürel Bakış
Her Cumartesi
 -Canlı Yayın-
Saat: 20.00-21.45
"türkshow'da"


Avrupalı Göçmen Türklerin Ailevî Meseleleri

Yoksulluğun ne demek olduğunu çok iyi bilen Anadolu Türkü namerde muhtaç olmayacak kadar para biriktirip tekrar baba ocağına geri dönecekti. Çok geçmeden buralarda bekâr hayatı sürdürmenin çok zor tahammül edilir bir seçenek olduğunu anladı. Diğer taraftan da köyünde izin günlerini iple çeken hatunu ve gözlerinin önünden hiç gitmeyen yavruları vardı. O halde ne yapıp yapıp, bir an önce aile hayatına kavuşmalıydı.

Belki aile içinde çalışanların artmasıyla kısa zamanda daha çok tasarruf yapılırak, bir an önce memlekete dönüş  planlanabilirdi. Önce hatun geldi ve ardından peyder pey çocuklar ya geldi, ya da burada doğdular. Uzatmaya gerek yok, tahminler, hesaplar tutmadı ve 45 yılı geride bırakan Türk, artık buralı olmaya karar verdi, daha doğrusu bu kararı vermek mecburiyetindeydi.

Birinci ve öncelikli hedefi para kazanmak olan Türkün düşüncesine göre, kendisinden sonra gelecek nesillere mal-mülk bırakmakla mesuliyet yerine getirilmiş olacak ve mutlu bir aile yuvasının temelleri atılmış olacaktı. Makinalarla yarış edercesine çalışan aile büyükleri, zaman ve fırsat buldukça kendilerinin görüp götürdükleri aile kültürünü, gelenekleri, millî ve dinî terbiyeyi de kendilerine göre yetişmekte olan aile fertlerine vermeğe çalışıyorlardı.

Evdeki kız veya delikanlı evlenme çağına geldiğinde ya buralardan uygun birini bularak veya Türkiye’deki hısım akraba çevresinden biriyle başgöz ederek bu görevlerini de yerine getirebilmek için azamî gayret gösterdiler.

Türk Göçmen Ailesinin birinci nesli ve ikinci neslin büyük kesimi, istisnalar dışında Anadolu’daki Türk aile yapısına sadık kalarak, bütün zorluklara rağmen, aile ocağını muhafaza ettiler.  Bazen kadın dövüldü sövüldü, koca gecenin geç saatlerine kadar eve gelmediği için uykuları kaçtı, içine binbir türlü vesvese düştü ama yine de ömür boyu bir yastıkta kocamaya kararlıydı. Çünkü böyle görüp götürmüştü. Zaten dil bilmez, yolu yordamı da bilmezdi... Derdine içine attı, sabretti ve çoğu zaman bunun mükâfatını da gördü.

Fakat yeni yetişen nesiller, buranın dilini, yolunu, yordamını bilen, içinde yaşadığı toplumun hayat tarzının büyük çapta tesirinde kalarak yetişmişlerdi. Başka bir kültür coğrafyasında büyüyen bu nesillere, yarım-yamalak, bazen zaman aşımına uğramış, buranın şartlarında yetişen gençlerin kavramakta zorlandıkları ailevî değerler ya yeterince ve zamanında verilemedi veya üslûb ve metodun yanlışlığından dolayı, bütün iyi niyetli gayretlere rağmen, başarılı olunamadı.

Batı Avrupa Göçmen Türk ailesinin şu andaki manzarası; yıllar önce konuyla ilgili kaleme aldığım bir yazımdaki tasvir gibidir: Üzeri çam ağaçları ve yemyeşil, rengarenk bitki örtüsüyle kaplı ama içinden fokur fokur kaynayan lavların her an patlayacağı bir dağ!

Geliyorum diyen tehlikenin sebebi:

Aslında tehlike çoktan beridir kapıya dayanmış ve aile ocağının sütunlarını zorlamaktadır. Anadolu’daki aile hayatını tıpa tıp buraya aktarma gayretleri, arzu edilen neticeyi veremezdi, çünkü sosyal hayat ve kültürel değerlerin bambaşka olduğu bir coğrafyada yaşıyorduk. Büyük aileden çekirdek aileye doğru küçülmüş, milli-manevî değerlerin yerine sadece maddenin hakim olduğu bir hayat anlayışının çepeçevrelediği ortamda kendimizi bulmuştuk.

Küçük dünyamız diyebileceğimiz aile yuvasının dışında bambaşka bir dış dünya vardı ve haneden ayağımızı dışarı attığımızda; okulda, işyerinde, sokakta alışageldiğimizden öte bir hayat tarzı, değerler manzumesi hâkimdi. Sağlam bir kültürel altyapısı olmayanlar için kişiyi uçuruma sürükleyecek o kadar cezbedici noktalar vardı ki, kültürel kimliğinden habersizlerin istikametlerini şaşırmaması neredeyse mümkün değildi.

Evliliğe aday gençlerimiz adeta iki cami arasında binamazlar gibi, iki kültür arasında gidip gelmekteydiler. Dış dünyalarındaki hayat tarzı, kelimenin tam manasıyla kendisini herşeyin, hatta tanrının üstünde gören bencil (egosentrik), paylaşmasını bilmeyen, aile mesuliyetinden uzak, zevkine, konforuna ve nefsine düşkün, yalnız yaşamayı tercih eden insanlardan oluşan bir cemiyet hayatıydı.

Biz, aile reisleri olarak, gençlerimizi evlendirirken, içinde bulunduğumuz şartları pek idrak edemeden ve onları bu ortama ailevî değerlerimizle yeniden şekillendiremeden hazırlıksız yakalandık. Neredeyse resmî evliliklerin yerini hayat arkadaşlıklarının aldığı böylesi bir toplumda dünyaevine giren genç çiftler, Türk aile hayatında sıradan sayılabilecek ihtilaflar karşısında, ya çiftlerden birisi evi terk etmeğe veya avukatın kapısını çalmaya başladılar.

Belki, Anadolu’da olduğu gibi, böylesi durumlarda sözü dinlenen aile büyüklerinden veya dost çevresinden birinin devreye girmesiyle aile içi barışın sağlanabileceği imkânın da olmayışı, bir yuvanın dağılmasına sebebiyet vermektedir.

Türk aile büyüklerinin yaptığı öldürücü hatalardan birisi de; aile içindeki anlaşmazlıkları mümkün olduğunca örtbas etmeğe yeltenmektir. “Aman el duymasın! Aile namusumuza gölge düşmesin” derken, zamanında müdahele edilmemesi yüzünden, bir de bakıyorsunuz ki masadan düşen cam vazo gibi, aile yapısı paramparça olmuş ve bir daha biraraya getirmek, yapıştırmak mümkün değil.

Yerine göre boşanmanın kendisi de bir çaredir. Ki, Hz. Peygamber Efendimizin kızlarından bile boşananlar olmuştur. Belki de bu böylece ileride vuku bulabilecek daha vahim olayların önünü de kesmiş oluruz.

Alman medyasında sık sık gündeme gelen “Aile İçi Şiddet” a artılarak ve çarpıtılarak verilse de, maalesef buradaki Türk ailesinde gittikçe artmaktadır. Bunun elbette ki değişik sosyal, kültürel ve maddi sebeplerinin yanısıra psikolojik sebepleri de vardır. Batı Avrupa Türk toplumu behemahal dernekler  ve camiler bünyesinde Aile Danşma Merkezleri kurmalı ve buralarda, konusunda ehil insanlar istihdam edilmelidir. Eşlerden birisi veya ikisi de ihtilaflı durumlarda onları anlayabilecek, güvenebilecekleri kendilerinden birisine gidebilmelidirler. Almanların “Eheberatung” veya “Profamilia” gibi müesseselerine bizim insanımızın müracaat etmesi, ona ailevî sırlarını açması çok zor gelir.

Son yıllarda iyi niyetle ve biraz da sosyal dayanışma sergilenerek “ithal damat veya gelin” diye bilinenlerle yapılan evliliklerde de bariz anlaşmazlıkların ortaya çıktığını görmek mümkündür. Genç çiftlerden birsinin Türkiye’de, diğerinin burada yetişmiş olması, başlıca anlaşamamazlık sebebidir. Bunlardan birinin çok yakın akraba çevresinden olması bile karı-koca uyuşmazlığının önüne geçemiyor, çünkü birisi anavatanda diğeri değişik bir kültür coğrafyası olan Avrupa’da yetişmiştir. Demekki Batı Avrupa Türklerinde buranın şartlarından kaynaklanan kendilerine özgü bir hayat tarzı şekillenmektedir.

Bazen gereğinden fazla dış dünyaya açılan Türk ailesi de, gereğinden fazla içine kapanan Türk ailesi de kendisine göre kırmızı çizgiler aşıldığı taktirde istenmeyen hadislere vesile olabiliyor. Bunlardan birisi de, yaygın adıyla “Töre Cinayetleri”dir. Muhafazakâr aile, böylesi durumlarda dinî gerekçelerden hareket ederken, diğer aile de, namus-şeref meselesi, aile gururu, diyerek bölge kültürünün özelliklerini yansıtıyor. İster din, ister töre motifli olsun, cinayet adı üstünde cinayettir ve asla tasvib edilemez. Fakat hangi etnik kökenden gelirse gelsin, Türkiye insanının aile müessesine verdiği değer yargıları Batı toplumlarından çok farklıdır.

KRV Eyaleti Uyum, Generasyon ve Aile Bakanı Armin Laschet, 7.6.06 tarihli “Die Zeit” gazetesinde kaleme aldığı makalesinde şöyle diyordu: “Göçmen ailelerindeki çocuk şefkati, yaşlılara karşı hürmet ve dinlerine olan inançları gibi özellikler, bizim (yerli) toplumumuz tarafından yeniden keşfedilmesi gerekir.”

Almanları imrendirecek derecede köklü bir aile ocağı görüntüsü vermiş olmamız, bizi ne tatmin eder ve ne de iyimser kılar. Aile kurumunun çökmesiyle toplum hayatının hangi darbeleri aldığını içinde yaşadığımız ileri sanayi toplumlarında görmek mümkündür. Aile ocağının dağılmasıyla başlayan ferdiyetçilik (tek başına yaşama), millî-manevî değerlerden uzaklaşma, cemiyetin kabul ettiği mukaddeslerin zamanla günlük sosyal-kültürel hayatın dışına atılması ve Almanya’da olduğu gibi nüfusun hızla gerilemesi’ herşeyden önce bir insan olarak bizi ciddi manada endişelendirmektedir.

Almanya’da adeta yerden mantar gibi biten kahvehaneler ki, bunların bir kısmı kumarhane, alkol, uyuşturucu ve her türünden kanunsuz işlerin ve kişilerin buluştuğu yerlerdir, buralarda edinilen kötü alışkanlıklar, aile yuvasında geçirilmesi gereken, eşin ve çocukların hakkı  olan zamanın kahvehane köşelerinde heba edilmesi de, eşler arasındaki çatışmalara vesile olan sebeplerden birisidir.

Buradaki Türk aile yapısını olumsuz etkileyen; giderek artan yabancı düşmanlığı, işsizlik, dil bilmeme, asimilasyonu aratmayacak derecede uyum dayatmaları ki, bu dayatmalar genellikle kendi değerlermizden feragat etme talebi ve niyetini taşımaktadır, gibi dış faktörler, bunlardan başlıcalarıdır. Coğrafyadan ziyade kültür farklılığının getirmiş olduğu şartlara altyapısı, hazırlığı olmadan kendi değerlerinden kopma noktasına gelmiş Avrupalı Göçmen Türkün yeni nesli genç çiftleri için aile hayatını kazasız belasız devam ettirebilmek, gerek yerli toplum ve gerekse mensup oldukları azınlığın anlamakta zorlandığı bir ortamda, kolay bir iş olmadığını kabul etmek ve ona göre kolları sıvamak şarttır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI:

   
SAYFA BASI

| Ana Sayfa | Haberler| Gazeteler | Ekonomi | Firmalar | Spor | Yazarlar 

Copyright © Mima Datentechnik / Jülicherstr.20 / 52070 Aachen / Deutschland
Tel:
+49 (241) 900 57 50 (pbx)  Fax: +49 (241) 99 777 57  
e-posta:
info@Turkpartner.de
Bu site Mima Datentechnik Internet Servisi tarafýndan hazýrlanmaktadýr

Mahmut Aşkar
Avrupalı Göçmen Türklerin Ailevî Meseleleri
Yılmaz Kuzucu
Kurbanımız  esas olsa
Yakup Yurt
Yılbaşı gecesi yaklaşırken
Hidayet Kayaalp
Demokrasinin çişimi geliyor
Üzeyir Lokman  Çaycı
Siz benim geride bıraktığım yollardasınız
Nuran Yelkenci
Güçlünün Değil Haklının Sözü
Hayrettin Çakmak
İmralı’daki Serçe
Muhsin Ceylan
Öfke’ye öfkelenmemek kolay mı?
İbrahim Selamet
Uludağ Zirve notları (II)
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
M. Ali Aladağ
İki Zirve Arasında
Ozan Yusuf Polatoğlu
AMERİKA.. İSRAİL..
Haldun Çancı
Kırk Katır Mı, Yoksa, Satırları Paket Mi İstersiniz?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Nasıl bir cumhurbaşkanı
Fikret Ekin
Yine İnsan
Ali Kılıçarslan
“Almanca'yı Koruma Yasası” mı?
Ayten Kılıçarslan
Müslüman Kadınlar, Birleşin!
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Orhan Aras
Bizi Hangi Dünyada Öldürüyorlar Kardeşler
Hasan Kayıhan
Ayrılığın Rengi Hüzün
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Aynı acıyı duyanlar en samimi olanlardır
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç