·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de


Göç Kültürünün Kök Salması

Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen, menkibe-destan-tassavuf karışımı, Anadolu’yu yeni yurt edinmek gayesiyle Horasan Er ve Erenleri’nin Diyar-ı Rum’da başlattıkları mücadele sayesinde bugünkü Türkiye toprakları üzerinde bizler varız. Bu varlık; göçebe bir kavmin yerleşik düzenini ve onun kendi medeniyet değerleri üzerine kurulu hayat tarzını alt ederek günümüze kadar (yaralar alsa da) devam etmektedir. Maddeci-ateist felsefenin tezahürü olan bugünkü hâkim medeniyet anlayışı karşısında çaresizlik içinde kıvranan ve seçeneksizlikten (?) dolayı teslimiyete rıza gösterenlerin, bilhassa 11. ve 12. yüzyıl arasındaki tarihî başarılarımızın özünü oluşturan ruhu idrak etmeleri şarttır.

Bunun evveliyatını da unutmamak gerekir: Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti ve Ashabı’nın silsilesinden gelenlerin bugünkü Afganistan, İran ve Kafkasya’dan Türkistan’a kadar uzanan Türkî Coğrafya’ya dağılarak İslâm’ın din olarak kabbulenilmesinde öncü rol oynamışlardır. Ne onlar ve ne de onlardan sonrakiler, “Savulun Müslümanlar (veya) Türkler Geliyor!...” diyerek kendilerini ve taşıdıkları misyonu korku ve dehşet saçarak zorla kabullendirme yolunu seçmemişlerdir. Tam tersi bir yöntemi tercih ederken, buna inanarak hayata geçirdiklerini, yani bizatihi kendi nefislerinde uygulayarak  başarılı olduklarını ve böylece başkalarına da örnek olabilecek bir “örnek insan” varlığını kabul ettirdiklerini görmekteyiz. Bu başarının adı, “Gönül Fethi”dir.

Her insanın başından geçen bir aşk macerası vardır. Eğer birisine aşıksanız, gönlünüzü kaptırmışsanız, ona duyduğunuz sevgi sizin gönlünüzü fethetmiştir demektir. Buradaki sevmenin ölçüsü; karşı tarafın karşılık verip-vermemesiyle bağlantılı değildir. Fakat her halûkârda önce sevgi verilmelidir. Bu sevgi, bazen canlı-cansız herşeyi sadece Allah için peygamberane bir  bakış ve kucaklayışla kendini ifade eder, bazen “Yaratılanı Severiz Yaratandan Ötürü” olarak Yunus’un dilinden terennüm edilir, bazen de aşkı, sevgilinin yokluğunda tadan Fuzuli’nin Mecnunu’nda veya Anadolu’nun Karacaoğlanı’nda görürsünüz. Neresinden bakarsanız bakınız, Müslümanlaşan Türkün hayatını şekillendiren ve onu hem anlamlı hem de diğerlerine kıyasla üstün kılan; sevgidir.

Anadolu’yu bize daimi vatan yapan ve bilahare bir “Cihan Devleti”nin zeminini hazırlayan dünya görüşünün mayası aşkla yoğrulmuştur. Çöküş, bu mayanın bozulması yüzünden olduğu gibi, içimizde ve dışımızdaki husumetlikler de bununla bağlantılıdır. Sevgiye susamış insanlığa sevmeği ve muhabbeti getiren ve öğreten Peygamber çizgisinden uzaklaştıkça medeniyet üstünlüğümüzü başkalarına kaptırdık. Kendi içimizde bile, biz ve ötekiler, demeğe başladığımız günden itibaren dünyamız daralmaya, etrafımız “düşmandan bir duvarla” çevrilmeğe başladı veya biz öylesi bir halet-i ruhiyeye kapıldık.

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir!”
İnsanlık sadece Hz. Peygamber’in bu sözüne kulak verseydi, dünyada aç insan kalmazdı ve insanlık köpekleşerek birbirini parçalamazdı. Şayet İslâm Ümmeti bu Hadis-i Şerif’i slogan olmaktan kurtarıp kendi bünyesinde tatbik etseydi, bir tarafta som altından dünyada eşi benzeri görülmemiş saraylar, oteller yaptıran, israfı en kapitalistten daha çok yaparak haramzade müslümanlar, diğer tarafta açlıktan ölen müslümanlar olmazdı.

Komşu sadece aşa-ekmeğe mi muhtaç? Komşu, bazen bir güler yüze, bir selama, bir yudum sevgiye ve hak-hukuka riayete de muhtaç! Komşu, komşusunu kem gözle görmeyen göze, çekiştirmeyen dile de muhtaç! Elinden ve dilinden komşusuna zarar vermeğen komşu ne güzel komşudur. İşte Anadolu’ya göçebe gelen Türk boylarının kök salması, böylesine güzel komşuluk münasebetleriyle başlamıştır. Muhtemeldir ki, zamanın gayrı müslim yerlileri, sonradan bu topraklara gelip yerleşen  ve elinden ve dilinden kimseye zarar gelmeğen bu insanlara; tanrı aşkına, etrafındaki insanların ırkına, dinine bakmadan herkesin yardımına koşan, etrafa muhabbet ışıkları saçan, “72 milleti bir gözle gören” siz kimsiniz ve necisiniz, dediklerinde; sadece mütevazi bir eda ve ses tonuyla, “Orta Asya bozkırlarından, Horasan diyarlarından gelen Müslüman Türkleriz” cevabını vermişlerdi. “Peki bu kadar güzellikler kimin ve ne için?” sorusuna da ceddim şu cevabı vermiş olabilir: Biz, iyilik yap at denize, balık bilmezse Halık bilir, düsturundan hareket ederiz. Bütün iyilikler ve güzellikler sadece Allah’ın rızası içindir. Karşılığını da sadece O’ndan bekleriz.

Bin yıl sonra
Bin yıllık bir sıçrama yaparak, bulunduğumuz yer ister vatan toprağı, isterse diyar-ı gurbet olsun; etrafımıza Dıyar-ı Rum’u (Roma Toprakları) yurt edinmeğe başladığımız çağlardaki ruhla bir göz atalım: İnsanların hayat standartı yükselmiş, ilim-teknoloji baş döndürücü bir hızla mesafe alırken, daha çok dünyalıklara sahip olabilmek için insanlar arasında kıran kırana rekabet, insanlık değerlerini ayaklar altına düşürmüş. “Gemisini Kurtaran Kaptandır”, “Her Koyun Kendi Bacağından Asılır” ve “Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın”lar, çağımız insanın hayata bakış ölçüleri olarak kabul görünce; yardımlaşma, dayanışma ve hatta selamlaşma gibi beşeri münasebetler ortadan kalkmış, “komşunun namusu benim namusum”un yerini komşunun namusuna göz dikmeler almıştır. “Komşuda bişer, bize de düşer” artık sadece atasözü olarak rafa kaldırılırken, komşuya gözdağı vermek, kıskandırmak, malı ve mülküyle komşusuna üstünlük sağlamak rağbet görmüştür.

Bu gayrı insanî kuralların geçerlilik kazandığı bir zaman ve mekânda göçerek gelip yerleştiğiniz hanenizden etrafınıza, beraberinizde getirdiğiniz insanî değerleri vermekle mükellefsiniz. Siz, bin yıl öncekiler gibi âlimler dergâhından, Horasan mektebinden mezun olan ve misyon yüklenen insanlar  değilsiniz ama siz onların mirascılarısınız. Sizin yükümlülüğünüz, bilginiz kadardır. Sadece bildikleriniz ve başkalarına telkin ettiklerinizle âmel etseniz, bu bile sizin şahsınızda karanlıklara yakılmış bir mum gibi başlayıp çoğalarak devam edecektir.

Dillerden düşürülmeyen ve hangi gayeye hizmet ettiği de biraz meçhul olan “Medeniyetlerarası Diyalog”u asırlar boyu kendi medeniyeti bünyesinde yeşertmiş ve yaşatmış olanların başkalarından alacağından çok, onlara verebileceği tarihleşmiş tecrübeleri vardır. Bu “diyalog”, milletler veya devletlerarası değil, önce komşularası başlamalıdır.

Çölleşmiş gönüllerde aşk fidanları yeşertmek, kin, nefret ve hasetlikle işgal edilmiş zihinlere sevgi tohumları ekmek, birbirinden kaçan insanları muhabbet bağlarıyla yakınlaştırmak, bizim misyonumuz ve bizi diğerlerinden güçlü kılan tarafımızdır.

Dün, göçle gelen kültürün yerleşik kültüre galebe çalmasındaki sırra mazhar olamayanlar, bugün, gittikleri diyarlara götürdükleri kültürel değerlerinin zamanla göçüp gitmesine engel olamayacaklardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI:

   
SAYFA BASI

| Ana Sayfa | Haberler| Gazeteler | Ekonomi | Firmalar | Spor | Yazarlar 

Copyright © Mima Datentechnik / Jülicherstr.20 / 52070 Aachen / Deutschland
Tel:
+49 (241) 900 57 50 (pbx)  Fax: +49 (241) 99 777 57  
e-posta:
info@Turkpartner.de
Bu site Mima Datentechnik Internet Servisi tarafýndan hazýrlanmaktadýr

Mahmut Aşkar
Göç Kültürünün Kök Salması
Prof. Dr. Ümit Özdağ
PKK “Vali”yi Görevden Aldı
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Orhan Aras
İnsanlık öldü mü?
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Yakup Yurt
ÖEK Üçlüsüne Ne Oldu?
M. Ali Aladağ
Sarık-Cübbe ve Takım-Kravat
Üzeyir Lokman  Çaycı
Sana " Bir Gecede Kal" Demem
Ali Kılıçarslan
Yeni meclis, eski kafa
Sebahattin Çelebi
kadıköy
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Rumları AB, Kürtleri ABD koruyor...
Veli Kalli
Gurbette Vatan Sevgisi
Mustafa Can
Akıl...Gönül...Şüphe...
Sonra Hayatın Akışı...
Şefik Kantar
Türklerin ve AB’nin geleceği
Ayten Kılıçarslan
A’dan Z’ye plan olsanız ne yazar?
Nuran Yelkenci
Bin Aydan Daha Hayırlı Olan, Ramazan Ayı
Hasan Kayıhan
3 Ekim Beyannamesi
Hidayet Kayaalp
Ertuğrul Gazi Ve Dursun Fakıh Ve...
Yılmaz Kuzucu
Müstesnalar
Betül Parlar
Hey du...
Fikret Ekin
Türkiye’nin “Sorunu”
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
İsmail Tüysüz
Son İki büyük Revulusyonda İstanbul`un Önemi
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Muhsin Ceylan
Berlin’e hayali bir soru
Ozan Yusuf Polatoğlu
Bir taraf ‘şan’ (!) alıyor
Bir taraf ‘perişan’ oluyor
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Aynı acıyı duyanlar en samimi olanlardır
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç