|

Göçmen Türkün Çağdaşlık Meselesi
Önce meselemizin adını koyalım: Bir millet kadar bir azınlık
toplumu da, şayet çağdaşlaşma sürecine ayak uyduramıyor,
çağdaş gelişmelere intibak sağlayamıyorsa mesele orada
başlar. Aslında bu yazının başlığı, “Kendi Modernitesini
Yaratamayan Batı Avrupa Türkleri” olmalıydı. “Modernite”,
konuyla ilgili epeyce teknik ve biraz da akademik bir kavram
olmasından dolayı onun yerine ‘çağdaşlaşma’yı tercih ettik.
Üstadımız Cemil Meriç’in, “Kelimeleri tarif etmeden
girişilecek her tartışma kısır kalmağa mahkûmdur.”
şeklindeki uyarısını dikkate alarak, konumuzun merkezindeki
bazı kavramlardan bizim ne anladığımızı yeri geldikçe izaha
çalışacağız.
Biz millet olarak muasırlaşma, çağdaşlaşma, medenileşme ve
modernleşme gibi kavramları çok duyarız ve eşanlamlı
kullandığımız bu ve benzeri sözcükler düşünce hayatımızdan
eksik olmazlar. Bir de bunlara ilaveten, çağı yakalama, çağ
atlama, çağlarüstü sıçrama söylemleri, bir gayeyi, varılması
gereken bir hedefi veya telafi edilmesi şart olan bir
eksiğimizi de böylece açığa çıkarmış olur. Hâlâ arkasında
ağır aksak gittiğimiz çağı yakalamış olsaydık; bir hedefi
tuttuturmayı, bir seviyeye varmayı çağrıştıran bu kavramlar
şimdiki kadar günlük lügâtımızda olmayacaktı.
Anavatandan kıta Avrupa’sının batı yakasına, yani göçmen
Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelere bir göz atalım:
Başta Almanya olmak üzere, Hollanda, Avusturya, İsviçre ve
Belçika gibi ülkelerde yerli halka kıyasla eğitim seviyemiz
son derece düşük, işsizlik oranı yüksek, kriminel olaylarda
endişe verici bir artış ve gelişmeler karşısında hazırlıksız
yakalanmanın beraberinde getirdiği sosyal, kültürel ve
psikolojik problemler... Göçmen Türk aile yapısında tedbiri
alınmazsa, ocağı yıkacak noktaya doğru ilerleyen ürkütücü
çatlaklıklar, nesillerarası diyalog kopukluğu gibi
içdünyamızı meşgul eden meselelerimiz kadar, bazen
kılık-kıyafetimiz, bazen hâl ve hareketimiz ve bütün
bunların üstünde, kültürel farklılığımızdan dolayı
dışdünyamızla olan ihtilaflarımız...
Hoşgörmek veya görmemek
Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar, “Mümtaz Turhan” adını
taşıyan eserinde Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk kuşak mümtaz
ilim adamlarından olan Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ı anlattığı
kitabın sonuna doğru hocanın bir hatıratına yer vermiş:
“Onyedi yıl Türkiye’de kalan bir Alman profesörünün oğlu
burada tıp öğrenimi görmüş, savaştan sonra ülkesine
dönmüştü. Burada kaldığı sürece ülkesini çok özlemiş ve bir
an önce dönmeyi istemişti. Alman hükümeti kendisine gayet
iyi bir imkân sağlamıştı ve görevinden memnundu. Fakat
aradan uzun bir zaman geçmeden bir gün babasını çok
düşünceli görmüş, sebebini sormuştum.
-Oğlum bütün ısrarlarıma rağmen buraya dönmek istiyor,
Almanya’da yaşayamayacağını yazıyor.
Peki dedim, oğlunuzu buraya çeken ve Almanya’da bulamadığı
şey nedir?
-Höşgörü dedi, hoşgörü.” (s. 159-160)
Biz de konumuza tersinden bir giriş yaparak, uzun yıllarını
Almanya’da geçirmiş, hatta burada doğup büyümüş herhangi bir
Türk’e, “Dünyanın en ileri sanayi ülkelerinin birinde olmana
rağmen, seni burada huzursuz eden nedir, niye gözün hep
Türkiye’de?” türünden bir soru sorsak, o da herhalde şu
cevabı verir:’
-Hoşgörüsüzlük, hoşgörüsüzlük!..
Buna isterseniz, Almanya Türkleri arasında abartılmış bir
yaygın kanaat deyin, isterseniz durum tesbiti deyin...
Neresinden bakarsanız bakın; özllikle Almanya Türklerinin
genel ruh hâli bu minval üzredir. Ve en azından öyle
hissedilen veya algılanan şartlara rağmen Batı Avrupa
Türkleri içinde bulundukları sosyal ve kültürel şartları iyi
tahlil ederek kendi modernitelerini, yani
asrileşme/çağdaşlaşma projelerini hayata geçirmelidirler.
Devam edecek
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Göçmen
Türkün Çağdaşlık Meselesi
Kendi
Modernitesini Gerçekleştiremeyen Toplumlar
Müslüman,
Milliyetçi ve Demokrat Olmak...
Kendi
Eksenine Dönüş
Dirilin
Artık...
Toplumun
Kemâle Ermesi
Bu
Parantez Açılmalıdır
Ebuzer:
Sürgündeki Ülküdaşım
SAYFA
BASI
|