A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de



Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 20.00

"türkshow'da"




Göç Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu (*)

       Anayurdundan bir başka diyara şu veya bu sebepten dolayı göç eden insan, yeni yurdundaki (kültürel) farklılıkların farkına vardığında, başka bir kültür coğrafyasında olduğunu da anlamış olur. Doğup büyüdüğü yörede geçerli olan beşeri münasebeteler ve komşuluk ilişkilerinden tutan da, gurbetin yerli-çoğulcu toplumunun kültürel kotlarıyla kendisininkinin örtüşmediğini bizzat yaşayarak öğrenir. Öğrenmek istemeyene ise, Almanya’da olduğu gibi, özellikle biz Türklere, üstüne basa basa,  onlardan olmadığımızı hatırlatarak öğretirler. Batı Avrupa Türklerinin yeni yetişen nesilleri de,  yerli-çoğulcu toplumların dışlamaları, yani  ötekileştirmeleri neticesinde kendi kök kültürlerini arama gayretine giriyorlar.

Birinci nesil Batı Avrupa Türkleri Anadolu’da görüp götürdükleri hayat tarzının taşıyabildikleri kadarını beraberlerinde gurbete götürürken, zaman aşımına uğramasın, yani her zaman kullanılabilir olsun diye onu adeta konservelediler. Aradan yıllar geçti; gerek Anavatan Türkiye’de gerekse göç alan Batı  Avrupa ülkelerinde gelişen ve değişen sosyal şartlara karşı Birinci Nesil Göçmen Türkler değişmemeye kararlıydılar:

İkinci neslin misyonu

Dünyanın herhangi bir yerinde göçmen azınlıklardaki karakteristik özellikleri Batı Avrupa Türk Göçmenleri’nde de görmek mümkündü: Çoğunluk toplumunda eriyip yok olmamak için kültürel varlığını korumada, anavatandakilerden daha muhafazakâr bir tutum içinde olmak. Birinci nesil Türkler, zaten hem gelen hem de kabul eden için adı üstünde, “misafir işçi” olarak görüldü. Başka bir ifadeyle, bu kuşakla ilgili beşeri, hukuki ve kültürel her mesele belli bir zaman dilimi için muamele görecekti. Fakat, herkesin bildiği gibi, geçen zaman içinde bunun böyle olmadığı görüldü.

Aradan yarım asıra yakın geçen bir zamana rağmen birinci neslin kendi kültürel değerlerine sımsıkı sarılması neticesinde, bugün Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Batı Avrupa ülkelerinde binlerle ifade edilen derneklerimiz, (şimdilik) kültürel varlığımızın teminatı olarak faaliyetlerini sürdürebilmektedirler.

Birinci nesil anavatandan buralara taşıyabildiği kadarıyla taşıdığı ve yaşatabildiği kadarıyla yaşatmaya çalıştığı kültürel değerler, ancak dar bir mekânda hayatiyet bulmuş, yerli kültürün sahipleri durumundaki çoğulcu topluma açılarak sosyallaşamamıştı. Bir taraftan sahip oldukları kültürel değerleri muhafaza etmeyi, yabancı bir kültür coğrafyasında varlıklarının teminatı olarak görürken, diğer tarafta gerek anavatandaki gerekse yeni ikinci vatanlarında kültürel hayatın değişim ve gelişimlerinin gerisinde kaldıklarını farkedememişlerdi.

Göçmen Türk, aradan yıllar geçtikçe ve her izine gidişinde, doğup büyüdüğü köy veya kasaba halkının ne kadar değiştiğini üzülerek ifade ederken, aslında yıllar önce gurbete çıkarken zihninde konserve ettiği hayatı aramaktaydı. Bu yönüyle kendi anavatında biraz dışlandığı hissine kapılırken, göç ettiği ülkede de, kültürel farklılığından dolayı dışlandığını veya ötekileştirildiğini anlamakta zorlandı. 

İkinci nesil göçmen Türkler, bir önceki neslin muhafaza ettiği değerleri yerlilerle tanıştırmak gayesiyle dar mekânlar, kapalı alanlardan kamuoyunun dikkatine sunmak ve tanıtmak için zorlu bir görev üstlendiler. Bu gayret, aslında dışlanan, büyük çapta bilinmeyen ve tanınmayan kültürel değerlerimizi tanıtmaktan ziyade, bu özelliklerinden dolayı dışlanan, önyargıyla yaklaşılan göçmen Türkün, birlikte yaşadığı yerli toplumun bir parçası olduğu gerçeğini vurgulamaktı. İkinci nesil, dinler ve kültürlerarası diyalog çalışmalarına bu sebepten dolayı önemsedi, çok büyük zaman ve enerji harcadı, harcamaya da devam ediyor.

Kervan yolda düzüldüğü gibi....

Göçebe bir hayat tarzından yerleşik hayata geçişi pek kolay olmayan Türkün, “Kervan yolda düzülür” sözü, göçebe Türkmenler için geçerli olduğu kadar, postmodern çağın göçmen Türkleri için de, yeni bir oluşumun habercisi olması bakımından, geçerlidir. Göçebe Türkmenin kervanı yolda düzüldüğü gibi, göçmen Türkün kültürel kimliği de ikinci vatanına yerleşme esnasında oluşmaya, şekillenmeye başlar. Bu çok zor bir süreçtir. Mevcut değerlerin değişikliğe uğrayarak kök kültürüyle ayrışmasından, kopmasından endişe edenlerin yeni oluşuma  engel olacakları gibi, kökkültürü üzerinde filizlenen kimlik tanımı, göç kabul eden ülkelerin de tepkisini çekecektir. Nitekim son yıllarda başta Almanya olmak üzere Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde farklı kültürel değerlerden kaynaklanan çatışmaların özünde bu sebepler yatmaktadır:

“Medeniyetler Çatışması” tezi ve senaryosuyla açılışı yapılan 21. yüzyıl dünyası, Hıristiyan-Batı  ve Müslüman-Doğu’nun değerler bazındaki kültürel çatışmalarına sahne olmaktadır. Küre ölçekli bu tip meseleler üzerinden kültürel rant sağlamak, hayatın dışına atılan değerlerine geçerlilik kazandırmak ve öteki yani Müslüman kimlikli göçmen üzerinden kendi kimliğini muhafaza etmek isteyenler, Müslüman-Türk göçmen kimliğinin oluşmasından son derece rahatsızlık duymaktadırlar. Açığa tam vurulamayan, ama yeri gelince dolaylı ifadelerle asimilasyon beklentisini dile getirenler de, Batı Avrupa Türklerinin yeni bir kimlik arayışına anlayış göstermeleri sözkonusu değildir.

Bir tarafta kendi içindeki aşırı korumacılıktan kaynaklanan engeller, diğer tarafta ise, yukarıda belirttiğimiz gibi, göçmen kabul eden ülkelerin resmi ve gayri resmi engellemeleri, kültürel değerlerinden vazgeçmek istemeyenlerin işini daha da zorlaştırıyor.

Göç sürecinde şekillenmeye başlayan (yeni)  kimlik

Tekrar başa dönecek olursak, kervan yolda düzüldüğü misali, yeni bir Türk kökenli göçmen kimliği de ister istemez oluşmaktadır. Bütün mesele, bu sosyo-kültürel sürecin şekillenmesine, gidişatının belirlenmesi veya çerçevesinin çizilmesine katkımız, müdahelemiz ne kadar olacağıdır... Bir başka ifadeyle; bu oluşumu kim ne kadar kendine yontacak, yönlendirecek?...

Birinci nesil misyonunu da, ömrünü de tamamladı ve sosyal hayatttan neredeyse çekildi. İkinci nesil, birinci nesille kendisinden sonra gelen üçüncü nesil ve buna paralel olarak yerli toplumla kültürel diyaloğu inşa etme gayreti sarfederken, onun da nefesi tükenmek üzere. Sınırlı imkan ve insan kapasitesiyle, benden ancak bu kadar, diyecek noktaya geldi. Üçüncü nesil ve devamı dördüncü nesil göçmen Türklerin en büyük çıkmazı, anadil yetersizliğidir. Eğer bir an önce müdahale edilmez ve anavatan Türkiye’nin yardımı gecikmeğe devam ederse, önümüzdeki onyıllarda Batı Avrupa Türk kökenli göçmenlerin kendilerini ifade ederken; zamanında ana-babalarının Türkiye’den geldiklerini ve kendilerinin de müslüman olduklarını Almanca, Fransızca veya Flamanca olarak soranlara söyeleyeceklerdir.

Almanya’da olduğu gibi, Türkçe dersleri zaten giderek okullardan kaldırılıyor, camilerde bile artık Almanca hutbelerin okunması için yeterince baskı yapılıyor. Türk çocuklarına verilecek din dersleri de Almanca olacağına göre, bu anası ve babası Türk olan çocuk nerede ve ne zaman Türkçe öğrenebilecek?...  Zaten Avrupalılar işin kolayını buldular: Bundan sonra Türk, Fas, Pakistanlı veya Bosnalı yok; sadece müslüman var. Çeşitli milliyetlere mensup müslüman göçmenlerin milli kültürleri, tarih ve edebiyatlarıyla birlikte anadilleri de, evsahibi konumundaki ülkelerin bir an evvel unutturmaya çalıştıkları ve başarılı da oldukları gerçeğini görerek adım atmak gerekir.

Türkiye’nin sözkonusu ülkelere yakın olması, hem bu olumsuz süreci biraz geciktirebilir, hem de, sığ bir kültürel kimlik anlayışı ve bilgisiyle, Türk kökenli Almanyalı, Belçika veya Hollandalı vatandaşların varlığından söz edilebilir. Bu varlık, yerlilerin onları dışlamasından, ötekileştirmesinden ilhamını alan bir “tepki kimliği” ise, bunun kime ne faydası olduğu veya hangi kültürel kategoriye dahil edilmesi üzerine düşünmek gerekir.

Hakikat şu ki, Batı Avrupa Türkleri kendilerini ifade etme fırsatı, imkanı veya zamanı bulamadan, onları başkaları tarif ettiler. Son yıllara kadar sivil kitle kuruluşlarımızın temsilcileri, kendilerinin dışındakilere “kabile reisi” edası ve zihniyetiyle baktılar. Herkes kendi kurluşunun menfaati ve selametine öncelik verirken, Batı Avrupa Türk azınlığın hayatiyet arz eden müşterek menfaatleri gündemin gerilerinde yer aldı.

Kendi evlatlarına anadilini verememiş bir Batı Avrupa Türk azınlığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Anadiliyle okuyup yazamayan bir nesil Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bektaşi Veli’yi veya Yahya Kemali hangi dille tanıyacak?... Nasreddin Hoca fıkrası Almanca olarak anlatılsa acaba gülümseyen olur mu dersiniz?.. Minberdeki hocanız da Almanca konuşmaya başladı mı; “Orda bir köy var uzakta/gitmesek de, gelmesek de/O köy bizim köyümüz “ şiirini okuyarak teselli bulabilirsiniz. Veya; “Avrupa’da milyonlarca soydaşımız/Onlar bizi, biz onları anlamasak da/İzinden izine görüşsek de/Onlar bizim canımız” türünden bir şiir de siz uydurabilirsiniz.

Batı Avrupa Türklerinin aile birleşimi, vatandaşlık, entegrasyon ve her türünden sosyal meselelerinin temelinde kültürel farklılık yatmaktadır. Bu da, sadece din farkıyla izah edilebilir. Kendisinden başka medeniyet değerlerine tahammülü olmayan Batı, kendi içindeki müslüman azınlıkların kültürel varlıklarını canlı tutma gayretlerine korku, endişe biraz da kıskançlıkla karışık bir hazımsızlıkla yaklaşmaktadır.

Batı Avrupa Türkleri kendilerini ifade ederken, bu olumsuz şartları gözününde bulundurarak adım atmalıdırlar. Herşeye rağmen, bardak (henüz) yarıya kadar doludur. Sözkonusu bu azınlık ne tıpa tıp Türkiye Türküne, ne de ikinci vatanındaki Alman, Belçikalı veya Hollandalı’ya tıpa tıp benzeyecektir. Bu özelliğinden dolayı da, belki hem anavatında hem de yeni vatanında biraz horlanacak, dışlanacaktır ama zamanla kendini bu özellikleriyle her iki tarafa da kabul ettirirken, bu özelliği kazanmış olmanın ne derece avantaj olduğunu hem anavatanlılar, hem de yenivatanlılar görecek ve kabullenecekler.

Batı Avrupa Türkü, iki dilli ve iki kültürlü, hatta iki vatanlı bir özellik kazanmak mecburiyetindedir. Batı Avrupa Türkünün hayat tarzı Anadolu’dakinden mutlaka farklı olacak, olmalıdır da.... Fakat, ikisinin de mayası aynı olmasına rağmen, çevreye intibakı farklı olacaktır. Avrupa’nın Türk kökenli azınlığı, kendi kültürel dinamikleri üzerinde varlığını sürdürüken, yerli toplumla içiçe ve onun kültürel hayatına zenginlikler ilave edecek ve ondan, o kültürden de mutlaka birşeyler alacaktır.

Sadece adıyla değil, kültürel kimliğine kazandırdığı özellikleriyle de o, Batı Avrupa Türkleri olarak tarihe geçecek.

(*): 3 Mayıs 2008 / Brüksel’de, “ 50. Yılına Doğru Avrupa Türklerinin Durumu” adlı konferansta yapılan konuşma metni.
 
 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Göç Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Türk Olmasın da....
İslâm’ı Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler ve Halk
Hüseyinleşmek (3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak

Hüseyinleşmek (2):
Hayatın İki Tezatı

Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi Dinamitlemek
Treni Yine Kaçırdık
Görmemişin Oğlu
Aşk Medeniyeti
Türk Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl Bir Türkiye?
Bölünen Benim, Memleket Değil!
Yeni Bir Dönem Başlarken
Savunma Hattındaki Türkler
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Göç Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Yakup Yurt
“SİAMO MOLTO ADDOLORATİ”
İbrahim Selamet
İHH İnsani Yardım Vakfı
Muhsin Ceylan
Zirveden görünenler
 ve bir istifa
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç