|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 20.00
"türkshow'da"
Göç Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu (*)
Anayurdundan bir başka diyara şu veya bu sebepten dolayı göç
eden insan, yeni yurdundaki (kültürel) farklılıkların
farkına vardığında, başka bir kültür coğrafyasında olduğunu
da anlamış olur. Doğup büyüdüğü yörede geçerli olan beşeri
münasebeteler ve komşuluk ilişkilerinden tutan da, gurbetin
yerli-çoğulcu toplumunun kültürel kotlarıyla kendisininkinin
örtüşmediğini bizzat yaşayarak öğrenir. Öğrenmek istemeyene
ise, Almanya’da olduğu gibi, özellikle biz Türklere, üstüne
basa basa, onlardan olmadığımızı hatırlatarak öğretirler.
Batı Avrupa Türklerinin yeni yetişen nesilleri de,
yerli-çoğulcu toplumların dışlamaları, yani
ötekileştirmeleri neticesinde kendi kök kültürlerini arama
gayretine giriyorlar.
Birinci nesil Batı Avrupa Türkleri Anadolu’da görüp
götürdükleri hayat tarzının taşıyabildikleri kadarını
beraberlerinde gurbete götürürken, zaman aşımına uğramasın,
yani her zaman kullanılabilir olsun diye onu adeta
konservelediler. Aradan yıllar geçti; gerek Anavatan
Türkiye’de gerekse göç alan Batı Avrupa ülkelerinde gelişen
ve değişen sosyal şartlara karşı Birinci Nesil Göçmen
Türkler değişmemeye kararlıydılar:
İkinci neslin misyonu
Dünyanın herhangi bir yerinde göçmen azınlıklardaki
karakteristik özellikleri Batı Avrupa Türk Göçmenleri’nde de
görmek mümkündü: Çoğunluk toplumunda eriyip yok olmamak için
kültürel varlığını korumada, anavatandakilerden daha
muhafazakâr bir tutum içinde olmak. Birinci nesil Türkler,
zaten hem gelen hem de kabul eden için adı üstünde, “misafir
işçi” olarak görüldü. Başka bir ifadeyle, bu kuşakla ilgili
beşeri, hukuki ve kültürel her mesele belli bir zaman dilimi
için muamele görecekti. Fakat, herkesin bildiği gibi, geçen
zaman içinde bunun böyle olmadığı görüldü.
Aradan yarım asıra yakın geçen bir zamana rağmen birinci
neslin kendi kültürel değerlerine sımsıkı sarılması
neticesinde, bugün Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Batı
Avrupa ülkelerinde binlerle ifade edilen derneklerimiz,
(şimdilik) kültürel varlığımızın teminatı olarak
faaliyetlerini sürdürebilmektedirler.
Birinci nesil anavatandan buralara taşıyabildiği kadarıyla
taşıdığı ve yaşatabildiği kadarıyla yaşatmaya çalıştığı
kültürel değerler, ancak dar bir mekânda hayatiyet bulmuş,
yerli kültürün sahipleri durumundaki çoğulcu topluma
açılarak sosyallaşamamıştı. Bir taraftan sahip oldukları
kültürel değerleri muhafaza etmeyi, yabancı bir kültür
coğrafyasında varlıklarının teminatı olarak görürken, diğer
tarafta gerek anavatandaki gerekse yeni ikinci vatanlarında
kültürel hayatın değişim ve gelişimlerinin gerisinde
kaldıklarını farkedememişlerdi.
Göçmen Türk, aradan yıllar geçtikçe ve her izine gidişinde,
doğup büyüdüğü köy veya kasaba halkının ne kadar değiştiğini
üzülerek ifade ederken, aslında yıllar önce gurbete çıkarken
zihninde konserve ettiği hayatı aramaktaydı. Bu yönüyle
kendi anavatında biraz dışlandığı hissine kapılırken, göç
ettiği ülkede de, kültürel farklılığından dolayı
dışlandığını veya ötekileştirildiğini anlamakta zorlandı.
İkinci nesil göçmen Türkler, bir önceki neslin muhafaza
ettiği değerleri yerlilerle tanıştırmak gayesiyle dar
mekânlar, kapalı alanlardan kamuoyunun dikkatine sunmak ve
tanıtmak için zorlu bir görev üstlendiler. Bu gayret,
aslında dışlanan, büyük çapta bilinmeyen ve tanınmayan
kültürel değerlerimizi tanıtmaktan ziyade, bu
özelliklerinden dolayı dışlanan, önyargıyla yaklaşılan
göçmen Türkün, birlikte yaşadığı yerli toplumun bir parçası
olduğu gerçeğini vurgulamaktı. İkinci nesil, dinler ve
kültürlerarası diyalog çalışmalarına bu sebepten dolayı
önemsedi, çok büyük zaman ve enerji harcadı, harcamaya da
devam ediyor.
Kervan yolda düzüldüğü gibi....
Göçebe bir hayat tarzından yerleşik hayata geçişi pek
kolay olmayan Türkün, “Kervan yolda düzülür” sözü, göçebe
Türkmenler için geçerli olduğu kadar, postmodern çağın
göçmen Türkleri için de, yeni bir oluşumun habercisi olması
bakımından, geçerlidir. Göçebe Türkmenin kervanı yolda
düzüldüğü gibi, göçmen Türkün kültürel kimliği de ikinci
vatanına yerleşme esnasında oluşmaya, şekillenmeye başlar.
Bu çok zor bir süreçtir. Mevcut değerlerin değişikliğe
uğrayarak kök kültürüyle ayrışmasından, kopmasından endişe
edenlerin yeni oluşuma engel olacakları gibi, kökkültürü
üzerinde filizlenen kimlik tanımı, göç kabul eden ülkelerin
de tepkisini çekecektir. Nitekim son yıllarda başta Almanya
olmak üzere Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde
farklı kültürel değerlerden kaynaklanan çatışmaların özünde
bu sebepler yatmaktadır:
“Medeniyetler Çatışması” tezi ve senaryosuyla açılışı
yapılan 21. yüzyıl dünyası, Hıristiyan-Batı ve
Müslüman-Doğu’nun değerler bazındaki kültürel çatışmalarına
sahne olmaktadır. Küre ölçekli bu tip meseleler üzerinden
kültürel rant sağlamak, hayatın dışına atılan değerlerine
geçerlilik kazandırmak ve öteki yani Müslüman kimlikli
göçmen üzerinden kendi kimliğini muhafaza etmek isteyenler,
Müslüman-Türk göçmen kimliğinin oluşmasından son derece
rahatsızlık duymaktadırlar. Açığa tam vurulamayan, ama yeri
gelince dolaylı ifadelerle asimilasyon beklentisini dile
getirenler de, Batı Avrupa Türklerinin yeni bir kimlik
arayışına anlayış göstermeleri sözkonusu değildir.
Bir tarafta kendi içindeki aşırı korumacılıktan kaynaklanan
engeller, diğer tarafta ise, yukarıda belirttiğimiz gibi,
göçmen kabul eden ülkelerin resmi ve gayri resmi
engellemeleri, kültürel değerlerinden vazgeçmek
istemeyenlerin işini daha da zorlaştırıyor.
Göç sürecinde şekillenmeye başlayan (yeni) kimlik
Tekrar başa dönecek olursak, kervan yolda düzüldüğü
misali, yeni bir Türk kökenli göçmen kimliği de ister
istemez oluşmaktadır. Bütün mesele, bu sosyo-kültürel
sürecin şekillenmesine, gidişatının belirlenmesi veya
çerçevesinin çizilmesine katkımız, müdahelemiz ne kadar
olacağıdır... Bir başka ifadeyle; bu oluşumu kim ne kadar
kendine yontacak, yönlendirecek?...
Birinci nesil misyonunu da, ömrünü de tamamladı ve sosyal
hayatttan neredeyse çekildi. İkinci nesil, birinci nesille
kendisinden sonra gelen üçüncü nesil ve buna paralel olarak
yerli toplumla kültürel diyaloğu inşa etme gayreti
sarfederken, onun da nefesi tükenmek üzere. Sınırlı imkan ve
insan kapasitesiyle, benden ancak bu kadar, diyecek noktaya
geldi. Üçüncü nesil ve devamı dördüncü nesil göçmen
Türklerin en büyük çıkmazı, anadil yetersizliğidir. Eğer bir
an önce müdahale edilmez ve anavatan Türkiye’nin yardımı
gecikmeğe devam ederse, önümüzdeki onyıllarda Batı Avrupa
Türk kökenli göçmenlerin kendilerini ifade ederken;
zamanında ana-babalarının Türkiye’den geldiklerini ve
kendilerinin de müslüman olduklarını Almanca, Fransızca veya
Flamanca olarak soranlara söyeleyeceklerdir.
Almanya’da olduğu gibi, Türkçe dersleri zaten giderek
okullardan kaldırılıyor, camilerde bile artık Almanca
hutbelerin okunması için yeterince baskı yapılıyor. Türk
çocuklarına verilecek din dersleri de Almanca olacağına
göre, bu anası ve babası Türk olan çocuk nerede ve ne zaman
Türkçe öğrenebilecek?... Zaten Avrupalılar işin kolayını
buldular: Bundan sonra Türk, Fas, Pakistanlı veya Bosnalı
yok; sadece müslüman var. Çeşitli milliyetlere mensup
müslüman göçmenlerin milli kültürleri, tarih ve
edebiyatlarıyla birlikte anadilleri de, evsahibi konumundaki
ülkelerin bir an evvel unutturmaya çalıştıkları ve başarılı
da oldukları gerçeğini görerek adım atmak gerekir.
Türkiye’nin sözkonusu ülkelere yakın olması, hem bu olumsuz
süreci biraz geciktirebilir, hem de, sığ bir kültürel kimlik
anlayışı ve bilgisiyle, Türk kökenli Almanyalı, Belçika veya
Hollandalı vatandaşların varlığından söz edilebilir. Bu
varlık, yerlilerin onları dışlamasından, ötekileştirmesinden
ilhamını alan bir “tepki kimliği” ise, bunun kime ne faydası
olduğu veya hangi kültürel kategoriye dahil edilmesi üzerine
düşünmek gerekir.
Hakikat şu ki, Batı Avrupa Türkleri kendilerini ifade etme
fırsatı, imkanı veya zamanı bulamadan, onları başkaları
tarif ettiler. Son yıllara kadar sivil kitle
kuruluşlarımızın temsilcileri, kendilerinin dışındakilere
“kabile reisi” edası ve zihniyetiyle baktılar. Herkes kendi
kurluşunun menfaati ve selametine öncelik verirken, Batı
Avrupa Türk azınlığın hayatiyet arz eden müşterek
menfaatleri gündemin gerilerinde yer aldı.
Kendi evlatlarına anadilini verememiş bir Batı Avrupa Türk
azınlığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Anadiliyle okuyup
yazamayan bir nesil Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bektaşi
Veli’yi veya Yahya Kemali hangi dille tanıyacak?...
Nasreddin Hoca fıkrası Almanca olarak anlatılsa acaba
gülümseyen olur mu dersiniz?.. Minberdeki hocanız da Almanca
konuşmaya başladı mı; “Orda bir köy var uzakta/gitmesek de,
gelmesek de/O köy bizim köyümüz “ şiirini okuyarak teselli
bulabilirsiniz. Veya; “Avrupa’da milyonlarca
soydaşımız/Onlar bizi, biz onları anlamasak da/İzinden izine
görüşsek de/Onlar bizim canımız” türünden bir şiir de siz
uydurabilirsiniz.
Batı Avrupa Türklerinin aile birleşimi, vatandaşlık,
entegrasyon ve her türünden sosyal meselelerinin temelinde
kültürel farklılık yatmaktadır. Bu da, sadece din farkıyla
izah edilebilir. Kendisinden başka medeniyet değerlerine
tahammülü olmayan Batı, kendi içindeki müslüman azınlıkların
kültürel varlıklarını canlı tutma gayretlerine korku, endişe
biraz da kıskançlıkla karışık bir hazımsızlıkla
yaklaşmaktadır.
Batı Avrupa Türkleri kendilerini ifade ederken, bu olumsuz
şartları gözününde bulundurarak adım atmalıdırlar. Herşeye
rağmen, bardak (henüz) yarıya kadar doludur. Sözkonusu bu
azınlık ne tıpa tıp Türkiye Türküne, ne de ikinci
vatanındaki Alman, Belçikalı veya Hollandalı’ya tıpa tıp
benzeyecektir. Bu özelliğinden dolayı da, belki hem
anavatında hem de yeni vatanında biraz horlanacak,
dışlanacaktır ama zamanla kendini bu özellikleriyle her iki
tarafa da kabul ettirirken, bu özelliği kazanmış olmanın ne
derece avantaj olduğunu hem anavatanlılar, hem de
yenivatanlılar görecek ve kabullenecekler.
Batı Avrupa Türkü, iki dilli ve iki kültürlü, hatta iki
vatanlı bir özellik kazanmak mecburiyetindedir. Batı Avrupa
Türkünün hayat tarzı Anadolu’dakinden mutlaka farklı olacak,
olmalıdır da.... Fakat, ikisinin de mayası aynı olmasına
rağmen, çevreye intibakı farklı olacaktır. Avrupa’nın Türk
kökenli azınlığı, kendi kültürel dinamikleri üzerinde
varlığını sürdürüken, yerli toplumla içiçe ve onun kültürel
hayatına zenginlikler ilave edecek ve ondan, o kültürden de
mutlaka birşeyler alacaktır.
Sadece adıyla değil, kültürel kimliğine kazandırdığı
özellikleriyle de o, Batı Avrupa Türkleri olarak tarihe
geçecek.
(*): 3 Mayıs 2008 / Brüksel’de, “ 50.
Yılına Doğru Avrupa Türklerinin Durumu” adlı konferansta
yapılan konuşma metni.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Göç
Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Türk
Olmasın da....
İslâm’ı
Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler
ve Halk
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|