|
Kimliğimin
Altı-Üstü
Bazı milletler konuşa
konuşa, bazıları da döğüşe döğüşe
bir yerlere varırlar. O varılan yer; ya yolların
birleştiği veya ayrıştığı
yerdir. Bir zamanlar ideolojik kamplaşmalar Türkiye’yi
“sağ”a ve “sol”a ayırmıştı.
Daha sonra bilhassa aydın kesiminde laik-antilaik tartışması
zuhur etti. 1980’li yıllardan itibaren, bu tartışmalara
paralel olarak bölücü Kürtçülük hareketi şiddet
yoluyla ve dışarıdan aldığı
maddi-manevi destekle varlığını kabul
ettirdi.
Bugünlerde Türkiye kamuoyunu meşgul eden konuların
başında kimlik kavramı gelmektedir. Bu
kavramdan kim ne anlıyor veya bu sözcükle kastedilen
nedir, bunun tartışması yapılmaktadır.
Yaratılış olarak bardağın hep yarısını
dolu görmeme rağmen, ülkemizdeki kimlik tartışmalarının
getirilmek istendiği nokta beni son derece endişelendirmektedir.
Değişik milliyetleri ve inançları asırlarca
bünyesinde barındırabilmiş bir geçmişi
lanetleyerek yeni nesiller yetiştirirseniz, alacağınız
netice de şimdikinden daha farklı olamaz! Her
medeniyetin şekillenmesinde ve hayatiyet kazanmasında
yeri doldurulamayacak kadar önemli şahsiyetler
belirleyici, yönlendirici hizmetler verirler. Onlar sözkonusu
medeniyetin ana taşıyıcılarıdırlar.
Bir milletin veya medeniyetin edebî, beşerî ve fikrî
hayatı onların açtığı yolda mesafe
alır. Onlar okunmadığı, anlaşılmadığı
ve anlatılmadığı taktirde gökkubbeniz başınıza
çöker!
Okumayanlarımızı bir kenara bırakıyorum.
Okuyanımızın anlamadığı, anlayanımızın
da anlatamadığı bir Türkiye gerçeğiyle
karşı karşıyayız. O acı gerçek
şudur: Değişik ırk ve inançlarda olan biz
kendimizi tanımıyoruz! Şayet kendimizi tanımış
olsaydık, önce içimizdeki sen-ben kavgasına mahal
kalmaz, kendi farklılıklarımızla birlikte
yaşamayı (geçmişte olduğu gibi) bilir ve
dışarıdan yönlendirmelere kulak vermezdik. Batılının
dinsizi de dinlisi de Hz. İsa’dan önceki Eski Yunan ve
Roma medeniyetlerinden başlayarak günümüze kadar gelen
Hıristiyan-Batı değerlerinin tamamına
kucak açar. Batılı düşünce ve hayat tarzını
kendisine örnek olarak alan kendi az veya çok dinsizlerimize
hatırlatma babından söylüyorum; Batılı’nın
değerlerine kucak açmasını dinle alakalandırmadan
sahiplenebildiğini görebilmek gerekir.
Modern veya çağdaş hayat tarzında bildiğiniz
gibi dine ve dolayısıyla dindara hayat hakkı
tanınmaz. Halbuki bizim medeniyet anlayışımızda,
manevi dünyamızın mimarlarından Yunus Emre;
yetmiş iki milleti aynı gözle görürken, Mevlana; “Biz
pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca
durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti
dolaşır” diyerek; Yunus gibi “yaratılanı
Yaratan’dan ötürü sevdiğimizi” ve bu sevginin
temelinde din olgusunun yattığını
vurgulamaktadır. Şimdi siz bu hakikatı görmemezlikten
ve bilmemezlikten gelirseniz, gece-gündüz televizyon
kanallarında ve gazete sayfalarında lak-laklayarak
meseleyi çözemezsiniz. Yunusları, Mevlanaları
dilinizden düşürmemeniz de size ve bize fayda sağlamaz!
Çünkü, söylediğimizi uygulamıyoruz. Yani biz göründüğümüz
gibi değiliz! Alevi-Sünni kutuplaşmasında her
iki tarafın da ittifak ettiği isimlerin başında;
Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Mevlana gelir.
Her ikitaraf da elini vicdanına koyarak kendilerine
sorsunlar: Onlar gibi söylerken acaba onlar gibi de inanarak
mı söylüyoruz? Ve söylediklerimizin arkasında, sözümüzün
eri miyiz? O halde, “ya göründüğün gibi ol, ya da
olduğun gibi görün” ki, neci olduğunu ve kimden
yana durduğunu, dediklerin sahi mi, yoksa sahte mi
bilelim!
Malûmunuz olduğu üzre, Türkiye’deki kimlik tartışmasının
çekirdeğini Kürt konusu oluşturmaktadır.
Şayet Kürt, Kürtçe değil de anadil olarak Türkçe
konuşsaydı, bu bölücülük ve azınlık
ırkçılığına varan konu, mesele
olmaktan çıkacak ve tartışılmaya bile değer
olmayacaktı. Türkiye’nin başına çorap ören
ve askerinin başına çuval geçirenler bu sefer de
hiç şüpheniz olmasın, başka meselelerle bizi
asıl hedefimizden alıkoyarak meşgul edeceklerdi.
“Nice Hintli ve nice Türkün
dili birdir de nice iki Türk birbirine yabancıdır.”(Hz.
Mevlâna) Galiba asıl sıkıntımız
buradan kaynaklanmaktadır. Kürtümüzle barışsak,
Alevimizle kavgalıyız. Onunla da sulh sağlasak,
Ekümenlik, Ermeni, Laik, Antilaik Meselelerimiz var. Aynı
dili, aynı dini ve vatanı paylaştıklarımızla
bile bizim daha nice alt kimlik, üst kimlik meselelerimiz
var. Çünkü biz, “biz kimiz?” sorusunun daha cevabını
aramakla meşguluz. Sadece o mu? Bizim aynı davayı
paylaştıklarımızla, aynı mezhebe
mensup olanlarımızla da kavgamız var. Hıristiyan
Birliği’ne girmek için can atarken, nice gayri müslimlerle
anlaşmalar, dostluklar, ittifaklar kurarken, gerek kendi
içimizde ve gerekse yanıbaşımızdaki dindaşlarımızla
düşmanlıklarımız da başka bir
gerçeğimizdir.
Yine Mevlana’nın dediği gibi, “Öyleyse
yakınlık dili başka bir dildir. Gönül
beraberliği, dil birliğinden daha iyidir.”.
Türkiye toprakları üzerinde yaşayan
insanların huzuru ve refahı için gönül birliğimizi
sağlayabilsek, birbirimize herşeyden önce “eşref-i
mahlûkat” olarak yakınlaşabilsek, kimliğimizin
altını da üstünü de tartışma konusu
olmaktan çıkarmış olacağız.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|