|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
LİDERSİZ
DE
HİÇ
OLMUYOR
İnsanlık tarihi bazen tek “bir kişi”yle
ilgili kayıt düşmüştür; mensup olduğu
toplumun/milletin, bazen de insanlığın gidişatını
tek kişinin öncü olarak başlattığı
hareketler müsbet veya menfi yönde değiştirmiştir.
Siyasi-sosyal hareketlerin önünü açan, hedefe götüren
veya zaman zaman şahit olunduğu gibi; önünü tıkayan,
hedeften saptıran yine o “bir kişi” olabiliyor.
Günümüz Türkiye’sinin siyasi partilerinden MHP’nin
rahmetli Türkeş öncesi ve sonrası, DSP’nin ise Bülent
Ecevit döneminde ulaştığı maksimum ve
minimum noktalarından, isteyen sözünü ettiğimiz
neticeleri çıkarabilir.
AK Partinin siyasi arenaya çıkmadan önceki Türkiye’de
ne mevcut eski liderler, ne de sonradan piyasaya sürülen
yeni liderler Türk Halkı’nın beklentilerine cevap
verecek özelliklerde değillerdi. Dünyayla tanışmaya
80’li yıllardan itibaren hızlı bir başlangıç
yapan Türk insanı, kendisinden biri gibi tabiî, gülmesini
de becerebilen, enerjik, atılgan, globallaşan dünyadaki
değişimi ve gelişimi kavrayabilen, -gerektiğinde-
ona ayak uydurabilen, geçmişteki icraatının
yardımıyla da kendisini kolayca kabul ettirebilecek
bir lider arıyordu. İşte, sayın R. Tayyip
Erdoğan böyle bir ortamda bu boşluğu
doldurarak şimdiki seviyeye geldi. Sayın Başbakan’a
tanınan bu imkânın, bu açık çek kredisinin
ne zaman sona ereceği tamamıyla beklentilere ne
kadar ve ne zamana kadar cevap verebileceğiyle bağlantılıdır.
Bazen liderlerinden artık “İlallah!” diyenlere
şahit olduğumuz gibi, zaman geçtikçe
lidersizlikten dağılan, başkaları tarafından
paylaşılan sosyal-siyasi topluluklara da şahit
oluyoruz. Çok başlılığın, topluluk içinde
sivrilmiş, birikimi olan (fakat liderlik vasfı
olmayan) şahsiyetlerin etrafında kümelenmeler de
bitişi geciktirebilir ama önüne geçemez. Bu sosyal bir
olgudur: En kabileci toplumlardan, her yönüyle ilerlemiş
en demokrat toplumlara kadar geçerliliği olan bir vakıadır.
Önder, öncü veya lider pozisyonunda değerlendirilmek,
oraya aday gösterilmek istenen insan, toplum nazarında,
“rüştünü ispat etmiş”, liderlik için
“bedel”i ödemiş insandır. Her ne kadar hem ülke,
hem de hayat tarzı olarak Garp ile Şark’ın
kesiştiği yerde olsak da, millet olarak şarkın
karateristik zihniyeti bizde daha ağır basar. Çünkü
biz, insan endeksli, buna bağlı olarak da lider veya
başkan endeksli bir milletiz. Milletvekilimizi seçer seçmez
kapısını dayanır, iş-aş ve daha
neler isteriz. Dernek başkanı seçer, “hadi seni göreyim,
hadi benim aslan başkanım!..” diyerek herşeyi
onun sırtına yükleriz. Parti başkanı seçer,
önümüzdeki seçimlere iktidar isteriz. Velhasılı
beklentilerimizin sınırı olmaz. Buna karşılık,
böyle bir toplumun bağrından çıkan başkan,
lider ise sadece tek birşey ister: Liyakat, emre itaat,
uygunadım marş marş!...
Büyük dinlenir, karşılık verilmez, itiraz
istemez! Ağa, baba, ağabeyi, reis, başkan, başbakan
bizim için herşeyi düşünmüş, bizim düşünmemize
gerek yok, o bizi dinler (aslında dinlemez de, dinler
gibi görünür) yine de bildiğini yapar ( çünkü, onun
bir bildiği muhakkak vardır), vehasılı
yetişme/yetiştirilme tarzımız budur.
Kendi dinamikleri ve değerleri üzerine sistemini kurmuş,
hadiselere kritik bir gözle bakmış, ezberlemek için
okumamış, öğrenmek için göz nuru dökmüş
toplumlarda bu işlerin böyle olmadığı ve
yürümediğini bilmeyen kalmadı artık. Ütopyacı
ve kopyacı önderlerin öncülüğünde tebaası
da ona göre şekillenir. Lider herşey değildir
ve o herşeyi de bilmez, bilemez! Herşey ondan
beklenildiği taktirde liderle beraber o hareket de biter.
Lideri yol arkadaşları, yakın çevresi,
“dava” arkadaşları tamamlar, takviye eder,
tabiri caizse ambalajlar ve takdim eder. Liderin sırtına
mesuliyet yükü verilir, fakat sırtına binilmez.
Lider, istişare eder, insan ve yol seçiminde titiz
davranır, ekip mantığıyla işe sarılır.
Sağlam temeller üzerine ayak basmak ve sağlam
kafalarla yola çıkmak, onun elindeki en büyük
sermayedir. Ufkunun ve gönlünün geniş olması,
sorumluluğun ve yükün artması demek olur ki, bazen
liderin başarısızlığının
sebebi bu taşın altında yatar. “Şeyh uçmaz,
mürit uçurur” sözü kaleme aldığımız
konuyla da bağlantılı, yerinde bir tesbittir. Uçan/uçurulan
“şeyh”lerin akibetinden müritleri, yani ekibi
mesuldur.
Feleğin çemberinden geçerek gelen insanlarımın
olduğu yerde zamanını ve enerjisini tüketmesi,
bilgi ve tecrübesinden ihtiyacı olanların istifade
edememesi, hatta bazılarının hem hayata hem de
dostlarına küsmesi üzerinde derin derin düşünmek
gerekir. Sadece Almanya’da 2,5 milyon Türk yaşıyor.
Onlarca “üst kuruluş” var. Dağ aşiretleri,
çöl bedevileri gibi bölük pörçüğüz. Onlarca
hayati meselemiz bu, kavim-kabile/mezhep-tarikat/parti-pırtı
yüzünden kar topu gibi her yıl biraz daha büyüyerek
bizden sonraki yavrularımızın üzerine çökmek
üzere. “Az gelişmişliğimizi” gelişmiş
bu Batı toplumlarında inadına sürdürüyoruz.
Ezici çoğunluğun üzerinde mutabık kalacağı
bir “temsilci”nin ortaya çıkmayışı,
çıkarılmayışı bizim dışımızda
herkesin arzu ettiği, işine gelen bir acı
durumdur.
Temsil etme yeteneğine sahip şahsiyetler ise, sanki
keşfedilmeği bekliyorlar. Daracık dünyasına
kapanmış insanlara hedef gösteren, heyecan veren,
kitlelerin kendi meselelerine sahip çıkacak, ufuk açıcı,
kendine güven verici tesbitler ve çözüm arayışları
yok! Onların kanuni haklarını gereken yerlerde
hakkıyla temsil eden olmadığı için, hakkıyla
teslim eden de yok! Şahsiyeti oturmamış,
sen-ben kavgası veren temsilcilerle Avrupa’da yaşayan
milyonlarca insanımızın istikbâliyle oynanırken,
bu vebali, tarih önünde ve Allah huzurunda mesul olanlar
kaldırabilecekler mi?
Evet, en azından Avrupa’daki Türklerin birinci
derecede sorumluları biraraya gelerek, kendi aralarından
liderlik vasıflarına haiz bir temsilciyi kamuoyuna
ilân etmelidirler. Kırk seneden beri işareti
Ankara’dan buyuran liderlerimizi anavatandakilere bırakarak,
Anadolu’dan beraberimizde getirdiğimiz kültürel ve
etnik farklılıklarımzla bizi kucaklayan
birisini çıkarmak, 42 yıllık göç tarihimizde
yeni başlangıç olacaktır.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|