|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
Asrın
İdrakine İslâm’ı Söyletmek
Veya Mehmet Akif Ersoy
“Allah’ın
şehitleri olduğu gibi şairleri de var.”(Süleyman
Nazif)
1873 senesinin Aralık ayında
İstanbul’da doğan M. Akif, yine
Aralık ayının 27.günü, 1936’da
İstanbul’da vefat etmiştir. Osmanlı Cihan
Devleti’nin en debdebeli son dönemlerini, 1.Dünya Savaşı’nı
ve Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye
Cumhuriyeti’ni yaşamış olan Mehmet Akif Ersoy,
bazılarına göre sadece “İstiklâl Marşı
Şairi”, bazılarına göre “İslâmcı
Şair”, “Rejim Muhalifi”, bazılarına göre
de, 20.asrın en büyük Türk şair-yazar ve mütefekkirlerindendir
ki, ben de bunların kervanına can-ı gönülden
dahilim.
İstiklal Harbi’nden sonra dağılan imparatorluğun
son kalesi Anadolu da düşman orduları tarafından
işgal edilmeğe başlanınca Mehmet Akif, Balıkesir,
Konya ve Kastamonu gibi illerimizde halkı bağımsızlık
için mücadeleye çağıran konuşmalar yapar.
Zamanın TBMM tarafından açılan İstiklal
Marşı şiir yarışmasına 700’ün
üzerinde eserle başvurulmasına rağmen içlerinden
uygun birisi bulunamayınca, M. Akif’e müracaat
edilerek İstiklal Marşı’nın yazılması
sağlanır ve ilk defa mecliste okunduğunda her kıtası
ayakta alkışlanır. 12.13.1921 tarihinde de
hepimizin bildiği şaheser, İstiklal Marşı
TBMM tarafından kabul edilir.
İnsanlık tarihinde yeni bir dönüm noktasının
başladığı, dünya haritasının
yeniden çizilmek mecburiyetinde bırakıldığı
böylesi çetin şartlar içinde düşündüklerini ve
inandıklarını adeta haykırarak kaleme döken,
dile getiren bir şahsiyet abidesi Mehmet Akif’i bu sınırlı
yazımızda anlamaya ve anladıklarımızı
sizlerle paylaşmaya çalışacağız.
Tarihin kendisini ve tarihe mal olmuş şahsiyetleri,
sözkonusu zaman ve şartlar içinde değerlendiremeyenlerin
bir kısmı Mehmet Akif’e, Arnavut kökenli, bir kısmı
Abdülhamit’e muhalif olduğundan dolayı, bir kısmı
da Mustafa Kemal Atatürk’le düşüncelerinin örtüşmemesinden
hareketle, temkinli yaklaşırlar. Bunlara bir de
Mehmet Akif’i gerek düşünce ve gerekse dil olarak
anlamakta zorlananları ilave ederseniz; ortaya,
unutulmaya ve unutturulmaya mahkûm edilmiş, yakın
tarihimiz ve milletimiz adına bir hazin tablo çıkar.
Akif’in şiirlerini dillerinden düşürmeğenlerin
büyük çoğunluğunun da, eşi ve benzerine az
rastlanır bu müteffekiri idrak edebilme noktasında
ciddi şüphelerim var. Bizi zaten haklı olarak bir türlü
kabullenemediğimiz, içimize sindiremediğimiz mevcut
durumumuza mahkûm eden zihniyet; tahlil fukarası şu
ezberci zihniyettir!
Yüz sene evvelinden aydınlarımızın tartışmaya
başladığı ve hâlâ hangisinde karar kılınacağına
dair kararsızlığın devam ettiği Batıcılık,
İslâmcılık ve Türkçülük akımlarının
hiçbirinde Akif’i göremezsiniz. Fakat, yazımızın
ilerleyen kısımlarında göreceğiniz gibi,
çağın şartlarını iyi kavramış,
İslâm âlemini olduğu kadar Batı’yı da
tetkik etmiş, Türk milletiyle bütünleşirken kuru
bir Türkçülük, İslâm’ı yorumlarken sathî bir
İslâmcılık yapmamıştır. O,
sadece Anadolu Türklerinin değil, tümüyle İslam
aleminin acılarını yüreğinde hisseden,
şiirlerinde bu yaralara merhem olabilecek reçeteler
sunan, tavizsiz bir fikir ve inandığını yaşayan
dava adamıdır. Burada bunun ayrıntılarına
girmek istemiyorum. Merak edenler, Mehmet Akif’in hayat hikâyesine
bakabilirler. Sadece Hüseyin Cahit Yalçın’ın üstad
için söylediği bir cümleyi naklederek bu bahsi noktalıyoruz:
“Mehmet Akif’in hayatı, eserlerinmden çok daha muhteşem
bir şiirdir...”
Gıpta ile baktığımız milletleri bu
seviyeye taşıyanların; o milletin münevverleri
olduğu gerçeğini gördükçe, ister-istemez yakın
ve uzak maziye projektör tutarak; “bu evsafta bizim kimimiz
var?”a cevap arıyor ve alaca karanlıkta bir depoya
istif edilen “tarihi kalıntılar”ınız içinde
bunca geçen zamana rağmen etrafını aydınlatmaya
devam eden bir ışığın kaynağına
doğru ilerliyorsunuz. Bu “nur”a dokunduğunuzda;
“Bir zamanlar biz de millet, hem de nasıl milletmişiz;
Gelmişiz dünyaya, milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlık iken bütün afakı insaniyetin,
Nur olup fışkırmışız, ta
sinesinden zulmetin.”
diye haykıran, o haykırışla sizi 1400 küsur
sene öncesine, yani insaniyetin zifiri karanlığına
nur gibi fışkıran medeniyetin doğuşuyla
ve bilahare o tarihten 400 sene sonrası, bu tarihten bin
sene öncesine, milliyetin ne olduğunu dünyaya öğreten,
nasıl bir millet olduğumuz hakikatiyle sizi karşı
karşıya getiren Mehmet Akif’le tanışıyor
ve irkiliyorsunuz.
Akif, bir taraftan “Tek dişi kalmış canavar”
dediği medeniyetin saldırgan temsilcilerine ve yerli
işbirlikçilerine karşı konuşmaları
ve kalemiyle amansız bir mücadele verirken, diğer
taraftan da içerideki cehalet, din istismarı ve geri
kalmışlığa karşı mücadele
etmektedir:
“Çalış dedikçe şerîat,
çalışmadın, durdun
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”
Batı’nın ilmi ve fenni üstünlüğü karşısında
milletin içinde bulunduğu bilgisizlik ortamını
aşağıdaki mısralarda feryad edercesine
dile getirirken; zamanın, ilim zamanı olduğunu
uyarısını da tekrarlamaktan geri kalmıyor.
“Felâketin
başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre
bulunmaz - ne olsa - mektebsiz;
Ne Kürd elifbayı
sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkes'in, ne
Lâz'ın var, bakın, elinde kitâb!
Hülâsa milletin
efrâdı bilgiden mahrûm.
Unutmayın
şunu lâkin : "Zaman : zamân-ı ulûm!"
Ve Batı’yla aradaki 300 senelik mesafeyi
kapatabilmek için;
“Sade Garbın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz.
O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;
Giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin;”
şeklinde veya şöyle tavsiyede bulunmaktadır;
”Alınız ilmini garbın alınız
san’atını;
Veriniz hem de mesainize son süratını.”
Bütün bu yalvarış, temenni ve tavsiyelere rağmen
geldiğimiz nokta hepinizin malûmudur.
Bir zamanlar dünyaya medeniyet getiren bir milletin kurduğu
cihan devleti can çekişirken, bunun en başta gelen
sebeplerinden birisi de, alimlerinin ve ilim yuvalarının
yokluğudur. Mehmet Akif de zaten bunu sorguluyor:
“Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü...
Haydi göster bakayım şimdi de İbnü’r Rüşdü?
İbn-i Sina niye yok? Nerede Gazali görelim!
Hani Seyit gibi, Razi gibi üç beş âlim.”
Genelde İslam medeniyeti, özelde ise Türk-İslam
medeniyetindeki inkişafın (ilerleme, gelişme)
12. veya 13. yüzyıldan itibaren durduğu noktasında
ilim adamları mutabıktırlar. Fenni ilimlerin bu
zamandan sonra medreselerden adeta kovulmaya başlandığı,
onun yerine din fıkhı gibi ilahi ilim dallarının
ağırlık kazandığı gerçeğidir.
Amerikan Mandacalığı isteyecek kadar (H.Edip Adıvar)
ümidini yitirmişler tarafından “ortaçağ
kafalı tehlikeli adam” veya “softa” ilan edilirken,
Mısır’da kaldığı sürede entari
giymeyip de, pantolon-ceket giydiği için “Hıristiyan
Akif, Gavur Akif”likle itham edilen (Dr. Yılmaz
Karakoyunlu) Şair, hadiseler karşısındaki
tavrını en güzel şekliyle aşağıdaki
mısralarda anlattığına inanıyoruz:
“Üç buçuk
soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele hak namına
haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan
beridir, aşığım istiklale
Bana hiç tasmalık
etmiş değil altın lale
Yumuşak başlı
isem, kim demiş uysal koyunum.
Kesilir belki fakat,
çekmeye gelmez boynum!
Kanayan bir yara gördüm
mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için
kamçı yerim, çifte yerim
Adam “aldırmada
geç git” diyemem; aldırırım
Çiğnerim çiğnenirim
Hakkı tutar kaldırırım.
“
Asrın İdrakine
İslâm’ı Söyletmek
Bize göre Şark’ın bu düşüncesi, belâgatı
ve edebiyatıyla büyük evladının fikir mücadelesi,
aşağıdaki iki mısrasında özetlenmiştir:
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Kanaatimce Mehmet Akif’i ve onun gibi düşünenleri diğerlerinden
ayıran önemli ve esas husus burada aranmalıdır:
(Bugünün siyasi tabiriyle) imparatorluktan millî devlete geçiş
döneminde her Türk aydını ve siyasetçisi muasır
(çağdaş) medeniyet seviyesini yakalayabilmek için
arayış içindeydi. Bu konudaki hedef
aynı olmasına karşılık,
bunlardan birisi; bu topraklar üzerindeki bin yıllık
islâmî geçmişi adeta yok sayarak Batı’ya yönelmeği
yeğlerken, diğeri; bu gerçeği görmemezlikten
gelmenin kendini inkâr etmek manâsına geleceğini
savunmaktaydı. Merhum Üstad da, Batı’nın
ilim ve teknikteki birikiminin ülkemize kendi okuyanlarımız
vasıtasıyla getirilmesini hararetle savunurken,
şanlı mazi inkâr edilerek arzu edilen âti (gelecek)’nin
gerçekleşemeyeceği (aşağıdaki şiirinde
olduğu gibi) fikrinin önde gelen temsilcilerindendi:
“Müstakbeli bul, sen de koşanlarla
bir ol da
Mâziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda
Ahlâfa (x) döner, korkarım, eslâfa (xx) hücûmu
Mâzîsi yıkık bir milletin âtîsi olmur mu?”
(x):
halef, sonradan gelenler, nesil,
(xx): selef, öncekiler, geçmişler
Maalesef geldiğimiz bugünkü
nokta Akif’i haklı çıkardı: Maziyi yıkarak
geleceğimizi kurmaya kalktık. Aradan seksen sene geçmesine
rağmen, sisteme askerî darbelerle ara verilmesi, bir türlü
gündemden düşmeyen sistem tartışmaları,
birbirimizi laiklik ve antilaiklikle suçlayarak Batı mı,
yoksa İslâm mı, köşesine sıkıştırma
çabaları, her Türk vatandaşının günlük
hayatında karşılaştığı
konuların başında gelmektedir. Anlaşılan
odur ki, bunca acı tecrübeden ve bedeli millet olarak ağır
ödenen yanlış Batılılaşma sevdasından
hâlâ elitimizin büyük bir kısmı ders
almamış ve tarih tekerrür etmeğe devam ediyor.
Yine Şair’in deyimiyle; hiç ders alınsaydı
tekerrür eder miydi?
Şark-Garp kıyaslamasının en veciz örneğini,
Berlin dönüşünde Avrupa’daki mevcut duruma istinaden
Akif’e yöneltilen bir sorunun cevabında bulmak mümkündür:
Dinleri işimiz gibi, işleri ise dinimiz gibidir.
Sağlam bir Şark bilgisine sahip olan Üstad Mehmet
Akif, camideki ve kahvedeki insanımızın sosyal
hayatını da okuyabilmiş ve bunu Safahat’ta
uzun uzun manzum olarak anlatmıştır. Kuranı
Kerim’in tefsiriyle yedi sene boyunca uğraşmasına
rağmen neticede bundan vazgeçmiştir (Bu husula
ilgili iddialara burada girmek istemiyorum). Mısır’da
yaşadığı
yıllarda Kahire Üniveritesi’nde Türk Dili ve
Edebiyatı üzerine dersler verdiğini de burada
zikretmekte fayda vardır. Üstad’ın düşünce
hayatında 11.yy.da yaşamış olan Şeyh
Sadi-i Şirazi’nin önemli bir yeri olduğu
kaydedilmektedir. Aynı zamanda bir İslâm Âlimi
olan Mehmet Akif’de bir Yunus Emre’nin, bir Mevlana
Celaleddin Rumi’nin izlerini de görmek mümkündür. Onun
insana bakışında da Kuran ilhamlı olduğunu
görürüz. 20.asırdaki Batı’nın insana biçtiği
kalıp; kendisini tanrı ilân ederken, maddenin hâkimiyetine
boyun eğen insana karşılık, Akif’de
insan, (tasavvufdaki gibi) âlemlerin sırrını
özünde barındıran, meleklerden daha yüce,
Allah’ın yeryüzündeki halifesi mertebesinde bir varlıktır:
“Haberdâr olmamışsın
kendi zâtından da hâlâ sen
“Muhakkar (1) bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat
bilsen
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden ulvîdir:
Avâlim (2) sende pinhandır (3), cihanlar sende matvîdir
(4)”
(1): horlanmış, (2) : Alemler, (3) : saklı,
gizli, (4) : bükülü, dürülmüş şey.
O parçalanmış imparatorluğun
yıkıntıları arasından eşi ve
benzerine rastlanmayan bir kahramanlıkla kazanılan
İstiklal Savaşı’nda milletinden, bir daha parçalanmamak,
işgale uğramamak ve Kuran’dan ilham alarak, muasır
medeniyet seviyesini yakalamak ve asrın idrakine İslâm’ı
söyletmek için birlik-beraberlik isterken, “Toplu
vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” diyerek, aynı
gayeler etrafında kenetlenmemiz gerektiğini
vurgulamaktadır.
Daha başlangıcında bulunduğumuz 21.asır
İslâm’la meşgul. İslâm tartışılıyor,
yargılanıyor, hakkında hükümler veriliyor. Müslümanlar
hem işgal hem de töhmet altında. Müslümanların
ülkesi kadar, hatta ondan daha fazla beyinleri işgal! Geçen
asırda olduğu gibi yine İslâm coğrafyasında
kan ve gözyaşı var. “Ben böyle bakıp
durmayacaktım, dili bağlı/İslâm’î
uyandırmak için haykıracaktım” diyen Mehmet
Akifler ve Muhammed İkballer yetişmiyor artık.
Nasıl yetişsin ki?... Dili bağlı olan sen
değil, benim kendinden bihaber, özgelere hayran, bedbaht
neslimdir ey “Allah’ın Şairi”... Haykırışını
Safahat’ında boğmasalar, oraya gömmeye çalışmasalardı,
Asımın Nesli, asrın idrakine İslâm’ı
haykıracak, “gür sesli, gür imanlı beyinler”
yetişecekti.
Cumhuriyet tarihimizin en güçlü şairi, sanki başımıza
yine aynı belaların geleceğini görürmüş
gibi uyarısına devam ediyor:
“ ‘Medeniyyet’ size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor”
Sadece Akif söyediğinden dolayı inanamayan veya
inanmak istemeyenlerin, yanıbaşımızda olup
bitenlere dönüp bakmaları kafidir!
“Asrın idrakine İslâm’ı söyletmek” ama
nasıl ve kiminle? İslâm’ı Mehmet Akif gibi
bir mütefekkirin kaleminden öğrenmeğe ve anlamaya,
daha doğrusu idrak etmeğe fırsat ve imkân
verilmezse, bu asrın müslümanı İslâm’î
nasıl idrak edecek, kimden öğrenecek?...
Hem ülkemizde ve hem de İslâm dünyasının
genelinde Müslüman-Şark ile Hıristiyan-Garp kültürü
arasında sıkışıp kalan, hâkim
medeniyet anlayışının ablukası altındaki
müslüman halkların şaşkınlığı
ve uyuşukluğuna Üstad Mehmet Akifce bir uyarıda
bulunarak sohbetimizi noktalarken, kendisini rahmet ve
minnetle anıyoruz.
“Alemde ziya olmasa halk etmelisin halk
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam,
kalk!”
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|