|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Modernizmle Gelen Devrimler (2)
Modern insan
Sanayileşme Hıristiyan-Batı’da
değil de, Müslüman-Doğu’da başlamış olsaydı; bugün
itibariyle ileri sanayi toplumlarında meydana gelen kırılma
noktaları yine olur muydu? Tarım toplumundan sanayi
toplumuna geçişte mutlaka sosyo-kültürel değişikliklerin
olması, böylesi bir sürecin doğası gereğidir. Ancak, kendi
kültürel değerleri üzerine kurulmuş bir müslüman-sanayi
toplumu elbetteki şimdikinden çok farklı olurdu. Batılı
anlamda modernizm; dinden uzaklaşma, sanayileşme ve akabinde
egoistleşmedir.
“Modern Toplum”un bireyi benmerkezli (egosentrik) bir hayat
tarzına sürüklendikten sonra; (deyim yerindeyse) Tanrı’yla
arasındaki sınırı ve huku kendisi belirler, mesuliyetten
kaçtığından dolayı az çocuklu bir aile, hatta kanunî
müeyyideleri olmayan (gayriresmî) evlilik hayatını tercih
eder. Modern toplumun göstergelerinden birisi de, kadının
sosyal hayattaki konumudur. Alexis Carrel’e göre; modern
insan tıpkı ormanda kaybolmuş çocuk gibi kendi yarattığı
âlemde oradan oraya rahatsızca dolaşmaktadır. Biz de düzlüğe
çıkmak, mutlu bir hayat sürmek gayesiyle yarattığı yeni
hayat düzeninde kendini kaybeden modern insanın peşine
takıldığımızın acaba ne kadar farkındayız? Şimdi modern
insanın bu rahatsızlığı, yani her türlü dünyevî nimetlere
rağmen mutsuzluğunun bize sirayet edişine bakacağız...
Hem hür hem esir...
Anlaşılan o ki, şarkiyatçılar, müslüman toplumlardaki
değişikliğin öncüsü olarak kadını görmekteler. İlim sahibi
olmayı kadın ve erkek her müslümana farz kılan bir din
anlayışı zamanla terkedildi ve kadın mektep-medreseden
uzaklaştırdı. Hz. Muhammed’in kadınlara kazandırdığı haklar,
O’nun vefatından sonra aile ve toplum hâkimiyetini elinde
bulunduran (müslüman) erkek tarafından büyük çapta
gaspedildi. Modernleşme bizde Batılılaşma hareketine paralel
olarak geliştiğinden, sanayileşme hamlemizden daha erken
başladı. Türk kadını bugün dünden daha fazla sosyal hayatın
içindedir. Dünyanın her tarafında olduğu gibi ülkemizde de,
eğitim seviyesi yükseldikçe kadının doğurduğu çocuk sayısı
azalıyor. Mevcut hayat şartları kadını buna zorluyor.
Batı’daki nüfus gerilemesini biz ve başka müslüman ülkeler
de önümüzdeki yıllarda daha belirgin olarak görecek ve bunun
ceremesini de çekeceğiz. Bugün onlar, yarın biz...
Batı’nın hem kendi başına hem de bizim başımıza bela ettiği
düzen, böylesi kendi içinde çelişkili, kendisiyle kavgalı
bir düzendir. Zürriyetsizlikten çökme noktasına doğru hızla
ilerlerken sistem, modernlik adına nesnelleştirdiği kadına
yeniden doğurganlık özelliğini kazandıramıyor. Bu sistemde
kadın hem hür, hem esirdir. Bu sistem kadına cemiyet
hayatında rol biçerken, onun annelik vasfını geri plana
atar. Binbir meşakketle diploma sahibi olmuş kadın,
kariyeriyle çocuğu arasında tercih yapmak mecburiyetinde
bırakılır. Belli bir zaman diliminden sonra medeniyetimizin
fikrî boyutunu konserveleştiren bize karşılık, hayat bütün
canlılığıyla devam etmiş; toplumdaki gelişim ve değişimlere,
dondurdurarak muhafaza etmeğe çalıştığımız medeniyet
ölçüleri yetersiz gelince, yeni arayışlara girmişiz.
Dünyanın ve bizim nabzımızı tutanlar
Dünyanın nabzını tutanlar, aynı zamanda İslâm âleminin
nabzını da müslümanlardan çok daha iyi tutanlardır. Yapılan
araştırmalarda, müslüman kadının eğitim düzeyi arttıkça
modernleşiyor ve Batılı hemcinsleriyle hayata bakış açısı
giderek örtüşüyor. Halbuki ülkemizde başörtüsü kavgasını
verenlerin yüksek okul öğrencisi kızlar olmasından dolayı
nerdeyse “şeriat”ın gelmek üzere olduğuna kamuoyunu ikna
eden bizim nabız tutucularımız, Batılı araştırmacıların
vardıkları neticeyle ters düşüyorlardı.
İnsanı tüketim aracı olarak gören ve ona göre de işin
altyapısını hazırlayan; hedeflediği kesimin psikoljisini iyi
tahlil eden sermaye için, tüketicinin müslüman veya
hıristiyan, başörtülü veya açık olması, stratejinin
teferruat kısmıdır. Bazıları için iki ayrı din; farklı
dünyalar gibi algılanırken, üretim araçlarını ve mekanizmayı
elinde tutan sermaye için bu durum sadece ambalajlama veya
sunuş biçiminde farklılık gösterir.
Sermaye sizin bazı konulardaki hassasiyetlerinizi,
dokunulmazlıklarınızı gayet iyi bildiği için, farkettirmeden
size yumuşak bir geçiş yaptırır. Sadece tüketim
alışkanlıklarınız ve beşerî zevklerinizle ilgili bu
“masumane” ihtiyaçlarınızda ve “canım bununla n’olacak”
dedirten türden taleplerinizde; istasyona varmak üzere olan
trenin yolcularına fazla hissetirmeden yaptığı bir makas
değişimiyle başka perona girmesi gibi bir durum yaşanır.
“Okur-yazar olup cehaletten, para-pul sahibi olup sefaletten
kurtulduk” derken; bu sefer de başka cehalet ve felaketlere
düçar olunur. Cebinize uzanalabilmesi için ondan önce
beyninize uzanması gerektiğini gayet iyi bilen kapitalizm,
işe buradan başlar ve orada bitirir.
Söylemler farklı, eylemler aynı....
Başaçığa binbir türlü saç modeliyle, başörtülüye binbir
türlü eşarp modeliyle yaklaşır ama ikisini de aynı parfümü
satar. Birisine mayo, ötekisine haşema giydirir ama ikisini
de denize sokar, beş yıldızlı otellerde yatırır ve aynı
dünya markalarını kullandırır ve modernliğin bir başka
simgesi olması hasebiyle, ikisine de ‘hamburger’ ve ‘cola’
ile bir güzel “fastfood”lar. Lüks tüketim mallarına olan
rağbet, petrol zengini Araplarda kadını ve erkeğiyle Batı
sosyetesine taş çıkartacak derecededir. Türkiye’de son
zamanlarda oluşan hem okur-yazar hem sermayedar muhafazakâr
bir kesimin dikkat çeken hayat tarzıyla diğer kalburüstü
kesimimizin yaşantı biçimini kıyasladığınızda, belki de
aradaki fark alkol almak veya almamak, başörtülü olmak veya
olmamak ve namaz kılmak veya kılmamak olarak
ayrıştırılabilir.
Görünürde birisi dünyevî diğeri dinî olmak üzere birbirine
taban tabana zıt iki ayrı görüşün, aynı sistem içinde
“tüketim toplumu” noktasında buluşmaları; medeniyet
tercihlerindeki müşterekliğin göstergesidir. Zaten nabzımızı
tutanlar tam da bu noktaya dikkat çekiyorlar. Söylemleri
farklı olsa da, eylemleri aynı olan iki kesim: Muhafazakâr
ve seküler....İnancı olmadığından cennet, cehennem kaygusu
da olmayanlar ve ahiret inancı taşıyanlar; “altından
ırmakların geçtiği”, içinde “huri”lerin dolaştığı dünya
cennetliklerinde yanyana, komşu olduklarını görüyoruz. İşte
dünyanın nabzını tutan ve kendi medeniyet değerleri
doğrultusunda insanlığa bir hayat tarzı dayatanların görmek
istediği manzara buydu! Böylesi bir müslüman toplumla,
herangi bir Batılı modern toplumun hayata bakış açısındaki
fark neredeyse sıfırlanmış oluyor.
Türkiye’nin önde gelen bir kamuoyu araştırmacılarından Adil
Gür, koparılan İslâmlaşma yaygaralarının ve ‘İslami
görünürlük’lerin aksine, yeni bir araştırma yaptık diyor ve
elde edilen sonuçları açıklıyor: “Sonuçlar çok ilginç!
Türkiye muhafazakârlaşmıyor. Aksine Türkiye modernleşiyor,
Batılılaşıyor.”. Hep görüntülere takılıp kaldığımızdan,
Batılılaşmayı olduğu kadar dindarlaşmayı da hep görüntülere
göre algıladığımızdan ve ona göre değer biçtiğimizden olacak
ki, “Muhafazakârlık sadece görünürde artıyor.” tesbiti
burada ayrı bir önem arzediyor ve devamında; “Ilımlı İslam’a
kayılıyor diye bir bardak suda fırtına koparılıyor. Oysa
Türkiye’de oruç tutanların, başını örtenlerin namaz
kılanların oranı azalıyor. Geliri arttıkça toplum esniyor.”
diyor.
Medeniyet değişikliğine doğru
Aslında Fransız araştırmacılarla Türk araştırmacı Adil
Gür’ün vardıkları netice aynı kapıya çıkıyor: Eğitim düzeyi
arttıkça gelir seviyesi de yükselen toplum esniyor. Bu
‚esneme’ noktası bazılarına göre kırılma noktasıdır. Bize
göre de, bu noktadan itibaren istasyona yaklaşan trenin
ustaca bir manevrayla makas değişerek başka perona
yönlendirilmesine benzer bir durumdur. Siz buna (kadifemsi)
medeniyet değişimi de diyebilirsiniz.
Fransız araştırmacıların müslüman toplumlardaki bir başka
devrim olarak niteledikleri ‘zihni devrim’den şöylesi bir
değişim kasetedilmiş olsa gerek: „Eğitim ve gelir seviyesi
yükseldikçe insanların hayata bakışları ve değer yargıları
değişiyor. İnsanlar esniyor. Mesela ‘ ben muhafazakârım’
diyen düşük gelirli ve düşük eğitimli biri eskiden flörte
kesinlikle karşı çıkarken, eğitim ve yaşam seviyesi
yükseldikçe kız erkek arkadaşlığına olumlu bakmaya başlıyor.
Bizim araştırmamıza göre, Türkiye’de muhafazakârlık
görünürde artıyor.„(Neşe Düzel’in Ali Gür’le yaptığı
‘Pazartesi Konuşmaları’ndan, Taraf Gazetesi, 15.9.08)
Modernleşmek adına şu anda Batı toplumlarında bireyin
yalnızlığa terkedilişinin hazin kaderini paylaşmaya doğru
sürükleniyoruz. “Bütün ilişki bağlarını kaybeden modern
toplumun bireyi, sadece banka hesabına, emekli cüzdanına ya
da sağlık karnesine güvenir ve hayatı onlara yaslanarak
yaşamaya çalışır.(Abdurrahman Arslan)“. İşte bizi korkutan,
kapımıza dayanmış devrim şiddetindeki zihniyet değişikliği….
Modernleşen bizim muhafazakârımızın dine bakışı da böylece
giderek Batılı muhafazakârın din algılamasıyla paralellik
arzeder ve er ikisi de, ‘din’i kültür statüsünde görür. Bu
noktadan sonra söylemler birisi için İslâmî, diğeri için
Hıristiyanî olsa da eylemler, parayı ‘mabud’ bankayı da
‘mabed’ olarak gören Batı tipi modern insanda bütünleşirler.
Not: Konuyu son bölümde toparlayacağız.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|