A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de





Modernizmle Gelen Devrimler (2)


Modern insan

Sanayileşme Hıristiyan-Batı’da değil de, Müslüman-Doğu’da başlamış olsaydı; bugün itibariyle ileri sanayi toplumlarında meydana gelen kırılma noktaları yine olur muydu? Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte mutlaka sosyo-kültürel değişikliklerin olması, böylesi bir sürecin doğası gereğidir. Ancak, kendi kültürel değerleri üzerine kurulmuş bir müslüman-sanayi toplumu elbetteki şimdikinden çok farklı olurdu. Batılı anlamda modernizm; dinden uzaklaşma, sanayileşme ve akabinde egoistleşmedir.

“Modern Toplum”un bireyi benmerkezli (egosentrik) bir hayat tarzına sürüklendikten sonra; (deyim yerindeyse) Tanrı’yla arasındaki sınırı ve huku kendisi belirler, mesuliyetten kaçtığından dolayı az çocuklu bir aile, hatta kanunî müeyyideleri olmayan (gayriresmî) evlilik hayatını tercih eder. Modern toplumun göstergelerinden birisi de, kadının sosyal hayattaki konumudur. Alexis Carrel’e göre; modern insan tıpkı ormanda kaybolmuş çocuk gibi kendi yarattığı âlemde oradan oraya rahatsızca dolaşmaktadır. Biz de düzlüğe çıkmak, mutlu bir hayat sürmek gayesiyle yarattığı yeni hayat düzeninde kendini kaybeden modern insanın peşine takıldığımızın acaba ne kadar farkındayız? Şimdi modern insanın bu rahatsızlığı, yani her türlü dünyevî nimetlere rağmen mutsuzluğunun bize sirayet edişine bakacağız... 

Hem hür hem esir...

Anlaşılan o ki, şarkiyatçılar, müslüman toplumlardaki değişikliğin öncüsü olarak kadını görmekteler. İlim sahibi olmayı kadın ve erkek her müslümana farz kılan bir din anlayışı zamanla terkedildi ve kadın mektep-medreseden uzaklaştırdı. Hz. Muhammed’in kadınlara kazandırdığı haklar, O’nun vefatından sonra aile ve toplum hâkimiyetini elinde bulunduran (müslüman) erkek tarafından büyük çapta gaspedildi. Modernleşme bizde Batılılaşma hareketine paralel olarak geliştiğinden, sanayileşme hamlemizden daha erken başladı. Türk kadını bugün dünden daha fazla sosyal hayatın içindedir. Dünyanın her tarafında olduğu gibi ülkemizde de, eğitim seviyesi yükseldikçe kadının doğurduğu çocuk sayısı azalıyor. Mevcut hayat şartları kadını buna zorluyor. Batı’daki nüfus gerilemesini biz  ve başka müslüman ülkeler de önümüzdeki yıllarda daha belirgin olarak görecek ve bunun ceremesini  de çekeceğiz. Bugün onlar, yarın biz...

Batı’nın hem kendi başına hem de bizim başımıza bela ettiği düzen, böylesi kendi içinde çelişkili, kendisiyle kavgalı bir düzendir. Zürriyetsizlikten çökme noktasına doğru hızla ilerlerken sistem, modernlik adına nesnelleştirdiği kadına yeniden doğurganlık özelliğini kazandıramıyor. Bu sistemde kadın hem hür, hem esirdir. Bu sistem kadına cemiyet hayatında rol biçerken, onun annelik vasfını geri plana atar. Binbir meşakketle diploma sahibi olmuş kadın, kariyeriyle çocuğu arasında tercih yapmak mecburiyetinde bırakılır. Belli bir zaman diliminden sonra medeniyetimizin fikrî boyutunu konserveleştiren bize karşılık, hayat bütün canlılığıyla devam etmiş; toplumdaki gelişim ve değişimlere, dondurdurarak muhafaza etmeğe çalıştığımız medeniyet ölçüleri yetersiz gelince, yeni arayışlara girmişiz.

Dünyanın ve bizim nabzımızı tutanlar

Dünyanın nabzını tutanlar, aynı zamanda İslâm âleminin nabzını da müslümanlardan çok daha iyi tutanlardır. Yapılan araştırmalarda, müslüman kadının eğitim düzeyi arttıkça modernleşiyor ve Batılı hemcinsleriyle hayata bakış açısı giderek örtüşüyor. Halbuki ülkemizde başörtüsü kavgasını verenlerin yüksek okul öğrencisi kızlar olmasından dolayı nerdeyse “şeriat”ın gelmek üzere olduğuna kamuoyunu ikna eden bizim nabız tutucularımız, Batılı araştırmacıların vardıkları neticeyle ters düşüyorlardı.

İnsanı tüketim aracı olarak gören ve ona göre de işin altyapısını hazırlayan; hedeflediği kesimin psikoljisini iyi tahlil eden sermaye için, tüketicinin müslüman veya hıristiyan, başörtülü veya açık olması, stratejinin teferruat kısmıdır. Bazıları için iki ayrı din; farklı dünyalar gibi algılanırken, üretim araçlarını ve mekanizmayı elinde tutan sermaye için bu durum sadece ambalajlama veya sunuş biçiminde farklılık gösterir.

Sermaye sizin bazı konulardaki hassasiyetlerinizi, dokunulmazlıklarınızı gayet iyi bildiği için, farkettirmeden size yumuşak bir geçiş yaptırır. Sadece tüketim alışkanlıklarınız ve beşerî zevklerinizle ilgili bu “masumane” ihtiyaçlarınızda ve “canım bununla n’olacak” dedirten türden taleplerinizde; istasyona varmak üzere olan trenin yolcularına fazla hissetirmeden yaptığı bir makas değişimiyle başka perona girmesi gibi bir durum yaşanır.

“Okur-yazar olup cehaletten, para-pul sahibi olup sefaletten kurtulduk” derken; bu sefer de başka cehalet ve felaketlere düçar olunur. Cebinize uzanalabilmesi için ondan önce beyninize uzanması gerektiğini gayet iyi bilen kapitalizm, işe buradan başlar ve orada bitirir.

Söylemler farklı, eylemler aynı....

Başaçığa binbir türlü saç modeliyle, başörtülüye binbir türlü eşarp modeliyle yaklaşır ama ikisini de aynı parfümü satar. Birisine mayo, ötekisine haşema giydirir ama ikisini de denize sokar, beş yıldızlı otellerde yatırır ve aynı dünya markalarını kullandırır ve modernliğin bir başka simgesi olması hasebiyle, ikisine de ‘hamburger’ ve ‘cola’ ile bir güzel “fastfood”lar. Lüks tüketim mallarına olan rağbet, petrol zengini Araplarda kadını ve erkeğiyle Batı sosyetesine taş çıkartacak derecededir. Türkiye’de son zamanlarda oluşan hem okur-yazar hem sermayedar muhafazakâr bir kesimin dikkat çeken hayat tarzıyla diğer kalburüstü kesimimizin yaşantı biçimini kıyasladığınızda, belki de aradaki fark alkol almak veya almamak, başörtülü olmak veya olmamak ve namaz kılmak veya kılmamak olarak ayrıştırılabilir. 

Görünürde birisi dünyevî diğeri dinî olmak üzere birbirine taban tabana zıt iki ayrı görüşün,  aynı sistem içinde “tüketim toplumu” noktasında buluşmaları; medeniyet tercihlerindeki müşterekliğin göstergesidir. Zaten nabzımızı tutanlar tam da bu noktaya dikkat çekiyorlar.  Söylemleri farklı olsa da, eylemleri aynı olan iki kesim: Muhafazakâr ve seküler....İnancı olmadığından cennet, cehennem kaygusu da olmayanlar ve ahiret inancı taşıyanlar; “altından ırmakların geçtiği”, içinde “huri”lerin dolaştığı dünya cennetliklerinde yanyana, komşu olduklarını görüyoruz. İşte dünyanın nabzını tutan ve kendi medeniyet değerleri doğrultusunda insanlığa bir hayat tarzı dayatanların görmek istediği manzara buydu! Böylesi bir müslüman toplumla, herangi bir Batılı modern toplumun hayata bakış açısındaki fark neredeyse sıfırlanmış oluyor.

Türkiye’nin önde gelen bir kamuoyu araştırmacılarından Adil Gür, koparılan İslâmlaşma yaygaralarının ve ‘İslami görünürlük’lerin aksine, yeni bir araştırma yaptık diyor ve elde edilen sonuçları açıklıyor: “Sonuçlar çok ilginç! Türkiye muhafazakârlaşmıyor. Aksine Türkiye modernleşiyor, Batılılaşıyor.”. Hep görüntülere takılıp kaldığımızdan, Batılılaşmayı olduğu kadar dindarlaşmayı da hep görüntülere göre algıladığımızdan ve ona göre değer biçtiğimizden olacak ki, “Muhafazakârlık sadece görünürde artıyor.” tesbiti burada ayrı bir önem arzediyor ve devamında; “Ilımlı İslam’a kayılıyor diye bir bardak suda fırtına koparılıyor. Oysa Türkiye’de oruç tutanların, başını örtenlerin namaz kılanların oranı azalıyor. Geliri arttıkça toplum esniyor.” diyor. 

Medeniyet değişikliğine doğru

Aslında Fransız araştırmacılarla Türk araştırmacı Adil Gür’ün vardıkları netice aynı kapıya çıkıyor: Eğitim düzeyi arttıkça gelir seviyesi de yükselen toplum esniyor. Bu ‚esneme’ noktası bazılarına göre kırılma noktasıdır. Bize göre de, bu noktadan itibaren istasyona yaklaşan trenin ustaca bir manevrayla makas değişerek başka perona yönlendirilmesine benzer bir durumdur. Siz buna (kadifemsi) medeniyet değişimi de diyebilirsiniz.

Fransız araştırmacıların müslüman toplumlardaki bir başka devrim olarak niteledikleri ‘zihni devrim’den şöylesi bir  değişim kasetedilmiş olsa gerek: „Eğitim ve gelir seviyesi yükseldikçe insanların hayata bakışları ve değer yargıları değişiyor. İnsanlar esniyor. Mesela ‘ ben muhafazakârım’ diyen düşük gelirli ve düşük eğitimli biri eskiden flörte kesinlikle karşı çıkarken, eğitim ve yaşam seviyesi yükseldikçe kız erkek arkadaşlığına olumlu bakmaya başlıyor. Bizim araştırmamıza göre, Türkiye’de muhafazakârlık görünürde artıyor.„(Neşe Düzel’in Ali Gür’le yaptığı ‘Pazartesi Konuşmaları’ndan, Taraf Gazetesi, 15.9.08)

Modernleşmek adına şu anda Batı toplumlarında bireyin yalnızlığa terkedilişinin hazin kaderini paylaşmaya doğru sürükleniyoruz. “Bütün ilişki bağlarını kaybeden modern toplumun bireyi, sadece banka hesabına, emekli cüzdanına ya da sağlık karnesine güvenir ve hayatı onlara yaslanarak yaşamaya çalışır.(Abdurrahman Arslan)“. İşte bizi korkutan, kapımıza dayanmış devrim şiddetindeki zihniyet değişikliği….

Modernleşen bizim muhafazakârımızın dine bakışı da böylece giderek Batılı muhafazakârın din algılamasıyla paralellik arzeder ve er ikisi de, ‘din’i kültür statüsünde görür. Bu noktadan sonra söylemler birisi için İslâmî, diğeri için Hıristiyanî olsa da eylemler, parayı ‘mabud’ bankayı da ‘mabed’ olarak gören Batı tipi modern insanda bütünleşirler.

Not: Konuyu son bölümde toparlayacağız.
 
 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Modernizmle Gelen Devrimler (2)
Modernizmle Gelen Devrimler
Derdimiz de var dermanımız da...
“Allahsız Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye sadece Türklerin değil”
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Modernizmle Gelen Devrimler (2)
Yakup Yurt
SIK SIK SEÇİM, BELÇİKA’DA ZORLAŞTI GEÇİM…
İbrahim Selamet
İHH İnsani Yardım Vakfı
Muhsin Ceylan
Zirveden görünenler
 ve bir istifa
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç