|
MÜLAKAT
-Kendinizi
bize nasıl tanıtmak isterdiniz?
Çuvaldaki
unun, samanlıktaki otun ve samanın, çardaktaki tezeğin,
cepteki -zaten pek olmayan- paranın dibe vurduğu, köy
arkı buzunun henüz çözülmediği, babalarımızın
Kore dedikleri yerde "Vatan borcu"nu icra ettikleri
bir zamanda, köydekilerin "candarma" görünce küçük
dillerini yuttukları bir devirde, dedelerimizin şeker
olmadığı için çayı iğde veya kuru
üzümle içtikleri bir kıtlık döneminin şubat
ayının ortalarına doğru Dünya`ya gelmişim.
-Nasıl
bir çocukluk dönemi geçirdiniz?
Yazın
kavurucu sıcağında -kelimenin tam manasıyla-
ayak yalın başı açık bir şekilde
tarlada, bağda-bahçede, kırlarda bir rençber çocuğunun
yaptığı şeyleri yaptım ve öyle bir
çocukluk geçirdim. Yani, her zaman lastik ayakkabım
olmadığı için bazen ayağıma diken
battı ağladım, bazen sıcak yaktı ağladım.
Kışın
da lastik ayakkabım olduğu için ayaklarım
dondu ağladım. Tabiatın kucağında
yetiştim. Topraktan çıkan herşeyi bilir ve tanırdık.
Yılanlarla dalga geçer, kurbağalarla oynardık.
Baharı iğde çiçeklerinin kokusuyla hatırlıyorum.
Çatlayan
toprağa ilk düşen yağmur damlasının
nasıl bir "Rahmet" olduğunu o zaman kavradım.
Ve o zamandan beri o ilk yağmur tanesinin toprağa düşerken
çıkardığı
toprak kokusunu hiçbir dünya markası parfümle değişmemek
üzere ruhumun
derinliklerine yerleştirmişimdir.
-Sizi
en fazla mutlu eden neler oldu?
-
Otlattığım hayvanları akşamları
eve karınları tok olarak getirebildiğimde çok
mutlu
oluyordum. Öğretmen dayımın köy terzisinde
bana gabardin kumaştan ilk
pantolon diktirmesi beni çok sevindirmişti.
-Peki
o zamana kadar ne giyiyordunuz?
Anamızın
şeker çuvallarını sökerek diktikleri "şalvar"ı
giyerdik.
-Öğrencilik
yıllarınız?
-Baba
kavramı bizde eşittir korku. Bir de öğretmen
demek, korku demekti. Öğretmenlerimizden hem korkar hem
de onlara saygımız vardı. İlkokul, orta,
lise
derken bir baktıkki hayatımızın en güzel
ve mutlu yılları gelip geçmiş. Bizi bugünlere
taşıyan değerler meğer o zamanlar yoğrulmuş.
Romanla, şiirle ve ahlâki ölçüler içerisinde aşkla
tanışıklığımız hatta
memleket meseleleriyle ilgilenmemiz hep o güzelim talebelik yıllarına
dayanır.
-Kimler
veya neler sizde iz bıraktı?
Rahmetli
dedemin kelimelerle izahı zor olan bir ruh hali içerisinde
namaz kılması, dua ederken gözlerinden yaşlar
akması, köyün müezzini minaresiz caminin üzerinde göründüğünde
bizim bakkaldan iftar açmak için aldığımız
bisküvi
veya akide şekeri gibi şeyleri "Allahu Ekber"
demesiyle beraber eve gidene kadar yememiz, köy mollasının
minberden caminin içine yayılan o davudi sesi
bende iz bıraktığı gibi düğünlerimiz;
davulu, zurnası ve yaşlılar meclisinde iki gün
iki gece çalıp söyleyen, anlatan aşıklar ve o
destanlar....
Sizin
anlayacağınız halk türküleriyle efkârlandım
ve neşelendim. Türkülerimizdeki mesajı doğru
aldığıma inanıyorum. Anadolu toprakları
üzerinde yaşayan insanları türküler sayesinde
daha iyi tanıdım ve sevdim. O dönemin türküleri
ve onları hakkıyla icra edenler de bende izler bıraktılar.
-Ve
derken tahsil için buralara geldiniz. Uzun yıllardır
burada yaşıyor ve artık buralı
sayılırsınız. Doğup büyüdüğü
yerlerden onyıllardır uzaklarda yaşamak nasıl
bir duygu?
Buralı
mı yoksa oralımıyız? Gönlümüzden geçenlerle
gerçekler değişik şeyler
Galiba
R.Oğuz Arık`ın sözüdür: Vatan`ı uzaktan
sevmek, denizi kenardan seyretmek kadar güzeldir. Fakat
denizin içine girdiğinde azgın dalgalar veya
köpek
balıkları tarafından yok edilme tehlikesi de
her zaman mevcuttur.
Böyle
bir tehlike atlattığım için şimdilik
bedenim burda gönlüm oradadır. Herkes
gibi ben de severek buralarda kalmıyorum. Şartlar öyle
gerektiriyor.
-Hayat
grafiğinizde muhakkak inişler ve çıkışlar
olmuştur. Yeniden başlamak gibi
bir şansınız olsaydı hangi yanlışlarınızı
düzeltirdiniz?
Zaten
hayat grafiğinin iniş ve çıkışları
olmayan bir insanın tecrübe birikimi biraz zor olur.
Tecrübe, düşüp kalkarak, kazanıp kaybederek, ağlayıp
gülerek kazanılır.
Yeniden bu dünya hayatını yaşamak istemezdim
galiba. Ama yine de öyle
olmuş olsaydı:
1.
Hayat ustalarının sözünü dinlerdim.
2.
Yapacağım veya yapmak istediğim işi,
projeyi iyice düşünür taşınır, bir
ehline danışır sonra karar verirdim. Çünkü,
bir "evet" sözü bana çok pahalıya mal
olmuştur. Oun için, "hayır" demeği
de bilmek gerekir.
3.
Bilen geçinen cahillerin reisi olmaktansa alimler dergâhının
kapıcısı olmayı tercih
ederdim.
4.
Kendi düzenimi kurmadan Dünya`ya düzen verme gibi bir
aptallığı yapmazdım.
5.
Rahmetli N. Fazıl`ın nefsine haykırdığı
gibi ben de kendi nefsime hergün defalarca haykırırdım:
"Diz çök önümde ey zorlu nefs, diz çök!"
-Siz
hayat dediğimiz zaman dilimini nasıl tarif ederdiniz?
Bazen
yataktan fırlarcasına kalkar, önce sağı-solu
bir gözden geçirirsiniz. Yavaş yavaş aklınız
başınıza gelmeğe başlar ve yaşadıklarınızın
sadece bir rüya olduğunu anlayınca bir of çeker,
rahatlarsınız. Bazen de, tüh! Keşke uyanmasaydım,
diyerek hayıflanırsınız.
Bana
göre hayat da bitim noktası ve yeniden uyanış
zamanı gelip çattığında böyle bir rüya
gibidir. Ama her hal-ü kârda bu dünyalık hayat herşeyin
bitişi değil.
Bilakis, asıl hayattaki mertebenin belirleneceği bir
hazırlık safhasıdır.
Böyle
olmasaydı şayet, ne hayatın ne yaşamanın
ve ne de insan olmanın hiçbir esprisi
olmazdı.
-Söyleşimize
burada ara verip birdahaki sayımızda devam
ettirebilirmiyiz?
İnşaallah!..
Yazarın
diğer
yazıları:
Dünyanın
gündemindeki İslam ve Müslümanlar
11
eylül ve sonrası
Gönlünüz
rahat mı?
Dibe
Vurmadan Düze Çıkmaz
Taşralılar
Bizimkiler
Mülakat
"KUTLU
DOĞUM" VE İNSANLIK
Dilimiz
- Dinimiz
Geleceğimiz--Teminatımız
Utanmak
"Kadına
Özel"
Odak
Noktamızdaki İnsan
Hasbihal
- 2
Toplumun
Aynası
Hasbihal
Okuyormusunuz?
|