A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de






Müslümanı İslâmîleştirmek


Kaldırımda yürürken önümde giden başörtülü ve örtüsüz  bir grup genç kız dikkatimi çekti. Kol kola, şen şakrak yürüyen kızların samimi görüntülerine, bir gün önce gördüğüm; Kadıköy sahilinde daha yirmisine basmamış başörtülü kızın kendi yaşıtı bir delikanlıyla sarmaş dolaş manzaralarını da ilave ettim. Bir izin mevsiminde bilmem hangi semtin insanla dolup taşan kaldırımlarında yürürken İstanbul’un,  yıllardan beri başörtüsü üzerinden koparılan kıyameti; heba edilen zamanı, tarümar olan nice üniversiteli gencin hayatı ve ülkede neredeyse ihtilallere zemin hazırlayan başörtüsü veya türban gerilimine beynim kilitleniverdi. İstanbul kaldırımlarında akan insan seline ben de ayak uydurarak ilerliyordum lâkin, zihnim başörtüyle meşgûldü...

Gündeminde okumak, meslek sahibi olmak, sevgilisiyle bir pastanade veya çay bahçesinde başbaşa kalmaktan veya istediği markadan giyinme arzusundan daha öncelikli meselesi olmayan şu açıkbaşlı akranlarıyla  kol kola olan kapalılar mı Türkiye’de şeriat düzeni kuracaklardı?... Veya şeriatın ayak sesleri ülkedeki başörtülülerin sayısının artmasıyla mı bağlantılıydı?...

Almanya’ya dönüyoruz: Almanca bilmeyen, doğrudürüst ilokul diploması bile olmayan fabrika işçisi, temizlikçi analarının, ablalarının kılık-kıyafetiyle kimse ilgilenmezken; Alman eğitim sisteminden geçerek güzide bir meslek veya üniversite diploması sahibi olmuş,  Türk/Müslüman kızların bir kısmı başörtülü olunca kızılca kıyametler kopuyor: Müslümanlar Avrupa’ya şeriat getiriyorlar!...

Hem Türkiye, hem de Almanya aslında başörtülülerin eğitim düzeyinin artmasından ve böylece sosyal hayatta olduğu kadar iş hayatında da aktif rol almalarından memnun olması gerekirken; bu kesim dışlandı, onlar üzerinden siyaset yapıldı ve bazen inancı bazen de insanlık hakları istismar edildi. Bu süreç, genç kızı ve erkeğiyle daha dindarlık olgusunu yakalayamamış nesilleri İslâmîleştirdi. Halbuki özellikle genç kızlardaki yeni stil örtünmenin özünde, dinî hassasiyetlerden dolayı bir şuurlanmadan çok, dışlayan kesime karşı protestoyla karışık kendini tanımlamak, ifade etmek vardı. Veya bu durumu; şartların doğurduğu, kısmen konjöktürel bir kimlik arayışı olarak okumak lazım.

Toplumun bir kesimine olmadığı halde;
-Sen dincisin,
-Şeriatcısın,
-İslâmcısın,
-Radikalsın
ve sen bizden değilsin; olsan bile öteki bizdensin, diye diye popkültürüyle beslenmiş “Protesto Müslümanlığı” türedi.

Yüzyılın en önemli konusu

Michael Thumann, Almanya’nın en ciddi haftalık gazetesi Die Zeit’da; “Bu yüzyılda Avrupa’nın en önemli konularından birisi İslâm’dır” diyordu. Siz bu tesbiti; dünyanın en önemli konularının başında İslâm gelir, şeklinde genişletebilirsiniz. Soğuk Savaş dönemi sonrası Batı’nın dünya barışı açısından yaptığı en büyük hata, İslâm’ı kendisine karşı yeni bir ideoloji gibi dünya kamuoyuna sunması oldu. Ve Batı, “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde bu takdimi yaparken, kendi kamuoyunun İslâm ve Müslümanı negatif algılayabilmesi için gereken herşeyi uygulamaya koydu.

İslâm’ı karşı-ideoloji gibi takdim eden ve algılayanlar halkasına Türkiye’deki taraf ve karşıtaraflar da dahil olunca; ideolojik müslümanlar ve ideolojik laikler arasındaki savaşta ‘malzeme’ olmaktan kurtulamayan nesilde düşük profilli İslâmîleşme süreci başladı. Ananevî müslümanlık daha çok ibadete, kişinin iç dünyasına, mütevaziliğe, sadeliğe vurgu yaparken, yeni nesil müslümanlık anlayışı, algılaması; dışa yansıyan, görülen, gösterilen yönüyle varlığını kabul ettirmek cihetine gidiyor. Hâkim tarafın aşağılarcasına, “Sen Müslümansın!” ötekileştirmesi, cephe alması karşısında, İslâm’ı bir kimlik olarak gören postmodern (hatta ötesi) nesiller; bu kimliği aynı zamanda bir meydan okuma ve restleşmede koz olarak kullandılar. Yoksa çok dindar olduklarından değil...

Reaksiyoner müslümanlıktan, gösterişe dönüşen şekilci dindarlık anlayışından, herkes ve her kesimden önce müslümana ve İslâm’a fayda gelmez! İdeolojik kalıplara veya öteki kültürün (medeniyetin) normlarına göre katagorize edilen müslüman, aynı dar kalıplar içinde tepki verdiği, kendini ifade ettiği takdirde, geçmişten gelen bütün (kültürel) zenginliklerini yitirmiş olarak, yavan bir İslâmî kimliği kabullendiği, benimsediği an, “İslâmîleştirme” tuzağına düşer.

Meselenin Türkiye boyutu ayrı bir inceleme konusu olduğundan, bundan sonraki bölümlerde Batı Avrupa’daki göçmen Türkler/Müslümanlar açısından değerlendirmeğe ağırlık vereceğiz.

Göçmen Türkü İslâmîleştirme

Aile içinde yetişen nesillerden başlayarak, Almanya genelinde yeni nesillerimizin din anlayışı ve algılayışının birinci ve ikinci kuşaktan epey farklı olduğunu gözlemlemek mümkün. Bu nesil, öncekiler kadar işin ibadet boyutuna ağırlık vermedikleri halde, onlardan çok daha keskin bir İslâm anlayışı sergilerler. Burada yetişiyor, buranın eğitim sisteminden geçiyorlar. Türkçe’leri yeterli gelmediğinden kendi aralarında Almanca konuşmayı tercih ediyor, dünyaca meşhur müslüman popçuların müziğini dinliyorlar ve sözkonusu din olunca, biz ve ötekiler, ayrışımında İslâmî kimlikleriyle kendilerini ifade ediyorlar. Çünkü bunlar, yerlilerin mütemadiyen ötekileştirdikleri; siz başkasınız, bizden değilsiniz, ithamlarıyla kendilerini bulan, kendilerine gelen nesillerdir.

Gerçekten ne derece kendilerini buldukları veya kendilerine geldikleri üzerinde derinlemesine tefekkür etmek gerekir. Kökkültürle, anavatanla bağlar kopma noktasına gelmiş, günlük hayatta konuşulan anadil ‘kuşdili’ne dönmüş, bizi biz yapan töreler peyder pey rafa kaldırılmış bir yeni durumla burun burunayız. Bu yeni durum Türk/Müslüman azınlık toplumunu, özkültürü ve mensubu olduğu İslâmiyet adına endişelendirmelidir!

Erfuhrt üniversitesinde İslâmî ilimler dalında öğretim görevlisi olan Prof. Jamal Malik’in (Man klebt das Label Islam drauf und fertig, Interview/Sabine Am Orde, taz, 2.3.09) dikkat çektiği noktalar, sahasında uzman bir akademisyenin tesbitleri olması hasebiyle önemlidir:  “Önceleri etnik problemleri olan Türkler vardı. Fakat on onbeş seneden beri her siyasi münakaşa İslâmîleştirilmektedir. Şimdi müslümanlar kendi azınlık alanlarında bir ölçüde (çoğulcu toplum tarafından) İslâmîleştirildiler. Gerçekten de müslümanlar, dinî mensubiyetlerinden dolayı giderek artan bir ayırımcılığa maruz kaldıklarına inanıyorlar.”.  Ne gariptir ki, bu dışlanmayı, ayırımcılığı en iyi gören, farkeden ve en çok etkilenen burada yetişen nesillerdir.

Din üzerinden tanımlama

Almanya’daki Türk göçmenin önceleri anavatanından beraberinde getirdiği kültürel değerleri, örf ve adetleri, anadili ve mensubu olduğu İslâm vardı. Şimdi, yani İslâmîleştirme süreci başlatıldıktan ve ilk başta Türkler olmak üzere diğer müslüman azınlıklar da bu oyuna geldikten sonra, sadece müslüman azınlık var. Almanya’nın işi kolaylaştı: Türk, Arap, Boşnak, Fars, Pakistanlı ve daha nice milliyetlere mensup müslümanların hepsi bir sepete doldurularak üzeri “Müslüman” kapağıyla kapatıldı. Seküler, ateist Türkler ve diğer müslüman ülkelerden gelenler de dindar vatandaşlarıyla aynı kefenin içine konulmaktan kurtulamadılar.

Prof. Tarık Ramazan da millî-kültürel kimliklerin yok sayılmasından şikâyetçi: “Son yıllarda göçmenler geldikleri ülkelerin kültürel özelliklerine göre değil de, dinlerine göre tanımlanmaktadırlar.(Qantara.de, Dialog mit der islamischen Welt)”. Dünyanın herhangi bir yerinde İslâm dinine mensup birisi Batılı işgal güçlerine karşı bomba patlatsa, yerli Alman’ın gözü hemen 35-40 seneden beri yanıbaşında komşusu olan Türke çevriliyor. İlginçtir; aynı terörist saldırılar müslümana karşı gerçekleştirildiğinde (Batı dünyasında) kimsenin kılı kıpırdamıyor.

Amerikalı tarihçi Philip Jenkins, Avrupa’daki müslüman göçmenleri İslâmileştirme girişimlerini, kültürler savaşını körükleyeceği için, tehlikeli buluyor. Ve konuyla ilgili yazının devamında Jenkins; “Batı Avrupa’daki İslâmî geçmişe sahip herhangi birkimseyi hükümetler, artık kolayca dinî kimliğe indirgeyerek tanımlıyorlar.( Die Welt, 24.5.08)”  diyor. Bu yeni durumu acaba “Sivil Kitle Kuruluşu” sıfatıyla arz-ı endam edenlerden hangisi masaya yatırdı ve tedbir aldı? Ondan daha vahimi, bunun Batı Avrupa Türkleri için bir vahamet olduğunu ne kadarımız anlayabildik?

Prof. Nilüfer Göle de, Batı Avrupa Müslüman Göçmenler üzerinde yaptığı tesbitler, saha çalışması yapan diğer ilim adamlarıyla örtüşüyor: “Batı açısından bugün göçmenlerin İslamileşmesi meselesi var. Geldikleri ülkeler üzerinden değil, din üzerinden bir tanımlama var. (Nilüfer Göle, Yeni Şafak, 8.6.2009)”. Göç alan ülkelerin müslümanı İslâmîleştirme taktiğini anlayabiliyoruz: Farklı millî kimliklere sahip müslüman göçmenlerle uğraşmaktansa, topuna “müslüman” demek; elmayı, armutu, şeftaliyi bir sepete doldurup hepsine birden  “meyve” deyip işin içinden çıkmak gibi birşey olsa gerek...

Burada adeta dayatılan, dikte ettirilen, yaftalanan “İslâmîleştirmek”le bizim bildiğimiz İslâmlaşmak neredeyse birbirine (yüklenen anlam itibariyle) zıt kavramlardır. Batılı bazı güç odaklarının cebren ve siyaseten müslüman göçmeni İslâmîleştirmesinden; yaratacağı düşmanını kendisinin şekillendirmesi, farklı etnisitelere mensup hasımlarını bir yerde ve adreste toplaması ve müslümanın İslâmîliğini, “İslâmîleştirme” metoduyla minimum seviyeye düşürmesi olarak değerlendiriyorum.

Bazı Müslüman/Türk çatı kuruluşlarına zaman zaman uygulanan taktikler de aslında bu çerçevede görülebilir. Üzerinde enine boyuna düşünülmesi, tartışılması ve tedbir alınması gereken mühim bir konu...


 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Müslümanı İslâmîleştirmek
İslâmcı Açılış, Milliyetçi Kapanış (3):
‘Armani Milliyetçileri’ ve ‘Cardin Müslümanları’

İslamcı Açılış, Milliyetçi Kapanış (2)
İslâmcı Açılış, Milliyetçi Kapanış (1)
Kötüler ve İyiler
Tesadüflere terkedilmiş bir azınlık
Ruhu çalınmış Türk
Yol haritamız
Göçmen Türkün Çağdaşlık Meselesi
Kendi Modernitesini Gerçekleştiremeyen Toplumlar
Müslüman, Milliyetçi ve Demokrat Olmak...
Kendi Eksenine Dönüş
Dirilin Artık...
Toplumun Kemâle Ermesi
Bu Parantez Açılmalıdır
Ebuzer: Sürgündeki Ülküdaşım
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Müslümanı İslâmîleştirmek
Yakup Yurt
SIK SIK SEÇİM, BELÇİKA’DA ZORLAŞTI GEÇİM…
İbrahim Selamet
İHH İnsani Yardım Vakfı
Muhsin Ceylan
Zirveden görünenler
 ve bir istifa
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç