|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Müslümanı İslâmîleştirmek
Kaldırımda yürürken önümde giden başörtülü ve
örtüsüz bir grup genç kız dikkatimi çekti. Kol kola, şen
şakrak yürüyen kızların samimi görüntülerine, bir gün önce
gördüğüm; Kadıköy sahilinde daha yirmisine basmamış
başörtülü kızın kendi yaşıtı bir delikanlıyla sarmaş dolaş
manzaralarını da ilave ettim. Bir izin mevsiminde bilmem
hangi semtin insanla dolup taşan kaldırımlarında yürürken
İstanbul’un, yıllardan beri başörtüsü üzerinden koparılan
kıyameti; heba edilen zamanı, tarümar olan nice üniversiteli
gencin hayatı ve ülkede neredeyse ihtilallere zemin
hazırlayan başörtüsü veya türban gerilimine beynim
kilitleniverdi. İstanbul kaldırımlarında akan insan seline
ben de ayak uydurarak ilerliyordum lâkin, zihnim başörtüyle
meşgûldü...
Gündeminde okumak, meslek sahibi olmak, sevgilisiyle bir
pastanade veya çay bahçesinde başbaşa kalmaktan veya
istediği markadan giyinme arzusundan daha öncelikli meselesi
olmayan şu açıkbaşlı akranlarıyla kol kola olan kapalılar
mı Türkiye’de şeriat düzeni kuracaklardı?... Veya şeriatın
ayak sesleri ülkedeki başörtülülerin sayısının artmasıyla mı
bağlantılıydı?...
Almanya’ya dönüyoruz: Almanca bilmeyen, doğrudürüst ilokul
diploması bile olmayan fabrika işçisi, temizlikçi
analarının, ablalarının kılık-kıyafetiyle kimse
ilgilenmezken; Alman eğitim sisteminden geçerek güzide bir
meslek veya üniversite diploması sahibi olmuş,
Türk/Müslüman kızların bir kısmı başörtülü olunca kızılca
kıyametler kopuyor: Müslümanlar Avrupa’ya şeriat
getiriyorlar!...
Hem Türkiye, hem de Almanya aslında başörtülülerin eğitim
düzeyinin artmasından ve böylece sosyal hayatta olduğu kadar
iş hayatında da aktif rol almalarından memnun olması
gerekirken; bu kesim dışlandı, onlar üzerinden siyaset
yapıldı ve bazen inancı bazen de insanlık hakları istismar
edildi. Bu süreç, genç kızı ve erkeğiyle daha dindarlık
olgusunu yakalayamamış nesilleri İslâmîleştirdi. Halbuki
özellikle genç kızlardaki yeni stil örtünmenin özünde, dinî
hassasiyetlerden dolayı bir şuurlanmadan çok, dışlayan
kesime karşı protestoyla karışık kendini tanımlamak, ifade
etmek vardı. Veya bu durumu; şartların doğurduğu, kısmen
konjöktürel bir kimlik arayışı olarak okumak lazım.
Toplumun bir kesimine olmadığı halde;
-Sen dincisin,
-Şeriatcısın,
-İslâmcısın,
-Radikalsın
ve sen bizden değilsin; olsan bile öteki bizdensin, diye
diye popkültürüyle beslenmiş “Protesto Müslümanlığı” türedi.
Yüzyılın en önemli konusu
Michael Thumann, Almanya’nın en ciddi haftalık gazetesi
Die Zeit’da; “Bu yüzyılda Avrupa’nın en önemli konularından
birisi İslâm’dır” diyordu. Siz bu tesbiti; dünyanın en
önemli konularının başında İslâm gelir, şeklinde
genişletebilirsiniz. Soğuk Savaş dönemi sonrası Batı’nın
dünya barışı açısından yaptığı en büyük hata, İslâm’ı
kendisine karşı yeni bir ideoloji gibi dünya kamuoyuna
sunması oldu. Ve Batı, “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde bu
takdimi yaparken, kendi kamuoyunun İslâm ve Müslümanı
negatif algılayabilmesi için gereken herşeyi uygulamaya
koydu.
İslâm’ı karşı-ideoloji gibi takdim eden ve algılayanlar
halkasına Türkiye’deki taraf ve karşıtaraflar da dahil
olunca; ideolojik müslümanlar ve ideolojik laikler
arasındaki savaşta ‘malzeme’ olmaktan kurtulamayan nesilde
düşük profilli İslâmîleşme süreci başladı. Ananevî
müslümanlık daha çok ibadete, kişinin iç dünyasına,
mütevaziliğe, sadeliğe vurgu yaparken, yeni nesil
müslümanlık anlayışı, algılaması; dışa yansıyan, görülen,
gösterilen yönüyle varlığını kabul ettirmek cihetine
gidiyor. Hâkim tarafın aşağılarcasına, “Sen Müslümansın!”
ötekileştirmesi, cephe alması karşısında, İslâm’ı bir kimlik
olarak gören postmodern (hatta ötesi) nesiller; bu kimliği
aynı zamanda bir meydan okuma ve restleşmede koz olarak
kullandılar. Yoksa çok dindar olduklarından değil...
Reaksiyoner müslümanlıktan, gösterişe dönüşen şekilci
dindarlık anlayışından, herkes ve her kesimden önce
müslümana ve İslâm’a fayda gelmez! İdeolojik kalıplara veya
öteki kültürün (medeniyetin) normlarına göre katagorize
edilen müslüman, aynı dar kalıplar içinde tepki verdiği,
kendini ifade ettiği takdirde, geçmişten gelen bütün
(kültürel) zenginliklerini yitirmiş olarak, yavan bir İslâmî
kimliği kabullendiği, benimsediği an, “İslâmîleştirme”
tuzağına düşer.
Meselenin Türkiye boyutu ayrı bir inceleme konusu
olduğundan, bundan sonraki bölümlerde Batı Avrupa’daki
göçmen Türkler/Müslümanlar açısından değerlendirmeğe ağırlık
vereceğiz.
Göçmen Türkü İslâmîleştirme
Aile içinde yetişen nesillerden başlayarak, Almanya
genelinde yeni nesillerimizin din anlayışı ve algılayışının
birinci ve ikinci kuşaktan epey farklı olduğunu gözlemlemek
mümkün. Bu nesil, öncekiler kadar işin ibadet boyutuna
ağırlık vermedikleri halde, onlardan çok daha keskin bir
İslâm anlayışı sergilerler. Burada yetişiyor, buranın eğitim
sisteminden geçiyorlar. Türkçe’leri yeterli gelmediğinden
kendi aralarında Almanca konuşmayı tercih ediyor, dünyaca
meşhur müslüman popçuların müziğini dinliyorlar ve sözkonusu
din olunca, biz ve ötekiler, ayrışımında İslâmî
kimlikleriyle kendilerini ifade ediyorlar. Çünkü bunlar,
yerlilerin mütemadiyen ötekileştirdikleri; siz başkasınız,
bizden değilsiniz, ithamlarıyla kendilerini bulan,
kendilerine gelen nesillerdir.
Gerçekten ne derece kendilerini buldukları veya kendilerine
geldikleri üzerinde derinlemesine tefekkür etmek gerekir.
Kökkültürle, anavatanla bağlar kopma noktasına gelmiş,
günlük hayatta konuşulan anadil ‘kuşdili’ne dönmüş, bizi biz
yapan töreler peyder pey rafa kaldırılmış bir yeni durumla
burun burunayız. Bu yeni durum Türk/Müslüman azınlık
toplumunu, özkültürü ve mensubu olduğu İslâmiyet adına
endişelendirmelidir!
Erfuhrt üniversitesinde İslâmî ilimler dalında öğretim
görevlisi olan Prof. Jamal Malik’in (Man klebt das Label
Islam drauf und fertig, Interview/Sabine Am Orde, taz,
2.3.09) dikkat çektiği noktalar, sahasında uzman bir
akademisyenin tesbitleri olması hasebiyle önemlidir:
“Önceleri etnik problemleri olan Türkler vardı. Fakat on
onbeş seneden beri her siyasi münakaşa
İslâmîleştirilmektedir. Şimdi müslümanlar kendi azınlık
alanlarında bir ölçüde (çoğulcu toplum tarafından)
İslâmîleştirildiler. Gerçekten de müslümanlar, dinî
mensubiyetlerinden dolayı giderek artan bir ayırımcılığa
maruz kaldıklarına inanıyorlar.”. Ne gariptir ki, bu
dışlanmayı, ayırımcılığı en iyi gören, farkeden ve en çok
etkilenen burada yetişen nesillerdir.
Din üzerinden tanımlama
Almanya’daki Türk göçmenin önceleri anavatanından
beraberinde getirdiği kültürel değerleri, örf ve adetleri,
anadili ve mensubu olduğu İslâm vardı. Şimdi, yani
İslâmîleştirme süreci başlatıldıktan ve ilk başta Türkler
olmak üzere diğer müslüman azınlıklar da bu oyuna geldikten
sonra, sadece müslüman azınlık var. Almanya’nın işi
kolaylaştı: Türk, Arap, Boşnak, Fars, Pakistanlı ve daha
nice milliyetlere mensup müslümanların hepsi bir sepete
doldurularak üzeri “Müslüman” kapağıyla kapatıldı. Seküler,
ateist Türkler ve diğer müslüman ülkelerden gelenler de
dindar vatandaşlarıyla aynı kefenin içine konulmaktan
kurtulamadılar.
Prof. Tarık Ramazan da millî-kültürel kimliklerin yok
sayılmasından şikâyetçi: “Son yıllarda göçmenler geldikleri
ülkelerin kültürel özelliklerine göre değil de, dinlerine
göre tanımlanmaktadırlar.(Qantara.de, Dialog mit der
islamischen Welt)”. Dünyanın herhangi bir yerinde İslâm
dinine mensup birisi Batılı işgal güçlerine karşı bomba
patlatsa, yerli Alman’ın gözü hemen 35-40 seneden beri
yanıbaşında komşusu olan Türke çevriliyor. İlginçtir; aynı
terörist saldırılar müslümana karşı gerçekleştirildiğinde
(Batı dünyasında) kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Amerikalı tarihçi Philip Jenkins, Avrupa’daki müslüman
göçmenleri İslâmileştirme girişimlerini, kültürler savaşını
körükleyeceği için, tehlikeli buluyor. Ve konuyla ilgili
yazının devamında Jenkins; “Batı Avrupa’daki İslâmî geçmişe
sahip herhangi birkimseyi hükümetler, artık kolayca dinî
kimliğe indirgeyerek tanımlıyorlar.( Die Welt, 24.5.08)”
diyor. Bu yeni durumu acaba “Sivil Kitle Kuruluşu” sıfatıyla
arz-ı endam edenlerden hangisi masaya yatırdı ve tedbir
aldı? Ondan daha vahimi, bunun Batı Avrupa Türkleri için bir
vahamet olduğunu ne kadarımız anlayabildik?
Prof. Nilüfer Göle de, Batı Avrupa Müslüman Göçmenler
üzerinde yaptığı tesbitler, saha çalışması yapan diğer ilim
adamlarıyla örtüşüyor: “Batı açısından bugün göçmenlerin
İslamileşmesi meselesi var. Geldikleri ülkeler üzerinden
değil, din üzerinden bir tanımlama var. (Nilüfer Göle, Yeni
Şafak, 8.6.2009)”. Göç alan ülkelerin müslümanı
İslâmîleştirme taktiğini anlayabiliyoruz: Farklı millî
kimliklere sahip müslüman göçmenlerle uğraşmaktansa, topuna
“müslüman” demek; elmayı, armutu, şeftaliyi bir sepete
doldurup hepsine birden “meyve” deyip işin içinden çıkmak
gibi birşey olsa gerek...
Burada adeta dayatılan, dikte ettirilen, yaftalanan
“İslâmîleştirmek”le bizim bildiğimiz İslâmlaşmak neredeyse
birbirine (yüklenen anlam itibariyle) zıt kavramlardır.
Batılı bazı güç odaklarının cebren ve siyaseten müslüman
göçmeni İslâmîleştirmesinden; yaratacağı düşmanını
kendisinin şekillendirmesi, farklı etnisitelere mensup
hasımlarını bir yerde ve adreste toplaması ve müslümanın
İslâmîliğini, “İslâmîleştirme” metoduyla minimum seviyeye
düşürmesi olarak değerlendiriyorum.
Bazı Müslüman/Türk çatı kuruluşlarına zaman zaman uygulanan
taktikler de aslında bu çerçevede görülebilir. Üzerinde
enine boyuna düşünülmesi, tartışılması ve tedbir alınması
gereken mühim bir konu...
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Müslümanı
İslâmîleştirmek
İslâmcı
Açılış, Milliyetçi Kapanış (3):
‘Armani Milliyetçileri’ ve ‘Cardin Müslümanları’
İslamcı
Açılış, Milliyetçi Kapanış (2)
İslâmcı
Açılış, Milliyetçi Kapanış (1)
Kötüler
ve İyiler
Tesadüflere
terkedilmiş bir azınlık
Ruhu
çalınmış Türk
Yol
haritamız
Göçmen
Türkün Çağdaşlık Meselesi
Kendi
Modernitesini Gerçekleştiremeyen Toplumlar
Müslüman,
Milliyetçi ve Demokrat Olmak...
Kendi
Eksenine Dönüş
Dirilin
Artık...
Toplumun
Kemâle Ermesi
Bu
Parantez Açılmalıdır
Ebuzer:
Sürgündeki Ülküdaşım
SAYFA
BASI
|