|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
Necip
Fazıl’ı Anlamak
Herkesin kafasına
göre Türkçe yazılıp konuşulduğu bir dil
coğrafyasında, ve Özbekistan’dan Afganistan’a,
Irak’a kadar müslüman oluşumuzdan başımıza
gelmedik belaların kalmadığı bir din coğrafyasında
yaşıyoruz. Bu yazının kaleme alındığı
gün Irak’ta yine en azından 50 insan hayatını
kaybetti. Başka zaman barış havarileri kesilen
Batı, bir taraftan öldürüp üldürtüyor, bir taraftan
da sadece seyrediyor. Ülkemizde bir
“1. Sınıf, 2.Sınıf Medeniyet”
tartışması devam ediyor. Gençliği yönlendirebilecek
fikrî bazda dava adamlarının kıtlığı
sözkonusudur. Daha kötüsü, en azından gençlik için
yeni idollar yetişmiyor, yetiştiremiyoruz.
Her medeniyetin ana taşıyıcıları vardır.
Kültür/medeniyet savaşının öncüleri,
kahramanları onlardır. O değerler bir milleti
hedefe götüren kilometre taşları, yerine göre de
yön gösteren trafik işaretleri gibidirler. Onlar
olmadan istikameti ve hedefi tesbit etmek mümkün değildir.
İşte zihnimizi meşgul eden, beynimizi zonklatan
bunca olayların/gelişmelerin/meselelerin merkezinde
olan bizlerin, Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’i
“anmak”ın ötesinde “anlamak” ve gelen nesillere
anlatmak gibi bir de mesuliyetimiz var.
Birçok konuda olduğu gibi, tarihî, edebî, fikrî ve
dinî şahsiyetlerimizi anarken orta yolu bulmakta zorlanıyoruz:
Ya göklere çıkarıyor, ilahlaştırıyoruz
veya yerin dibine vuruyor, lanetliyoruz. Bir insan veya olayla
ilgili objektif yaklaşımımız, yanında
veya karşısında oluşumuza engel olmamalıdır.
Rahmetli N. Fazıl da hatası ve sevabıyla bir
insandır. Ama, bir şair, fikir ve dava adamı
bir insan! Üstad, 26.5.1905’de doğmuş ve
26.5.1983’de Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Nasıl ki M. Akif “Çanakkale”, Arif Nihat Asya
“Bayrak” şiiriyle özdeşleştirilmişse,
N. Fazıl da “Sakarya” şiiriyle kitlelerin
nezdinde şairliğin doruk noktasına ulaşmıştır.
Fakat o dönemin Türk gençliği, onu “Büyük Doğu”
dergisi etrafında oluşturulan dairenin merkezindeki
insan olarak tanıdı. Bilhassa 1960’lı ve
70’li yılların Türkiyesinde Necip Fazıl’ın
doldurulamayacak bir yeri ve millî-islâmî-siyasî gençlik
hareketinin oluşmasında inkâr edilemeyecek bir
etkinliği vardır.
Şimdi Üstad’ı kendi şiirleriyle rahmetle
anarak anlamaya çalışalım:
Meşhur “Sakarya Türküsü” adlı şiirinde,
“Her şey akar, su, tarih, insan, yıldız ve
fikir;/Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.”
derken; günümüz dünyasındaki insan ve millet hayatında
doğru ile yanlışın, hak ile batılın,
kir ile nur’un aktığına şahit olmuyor
muyuz?
“Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”da anlaşılmayacak
ne var ve ne değişti ki?... Anadolu’nun masum ve
saf çocukları hâlâ üvey evlattan da öte bir muamele
görmüyorlar mı?
Üstad’ın iki şeyden çok çektiğini hem yakın
çevresindekilerden dinlemiştim, hem de “Mezar” adlı
şiirinde görmek mümkün: “Kapıya ne icra memuru
gelir/Ne Birinci Şube sivil polisi”. Kendi tabiriyle,
“ham softa kaba yobaz” cinsinden sözde müslümanlarla mücadele
ederken, bilhassa “Milli Şef” döneminin zihniyetiyle
amansız fikir savaşının öncülerinden
olan Üstad, İslâm’ı iki mısralık
şiirle tarif etmiştir: “Her fikir, her inanış,
tek mevsimlik vesselam/Zaman ve mekân üstü biricik rejim;
İslâm”. Faşizm,
sosyalizm, komünizm gibi rejimler geride bıraktığımız
yüzyılda mevsimlik elbise misali, modası geçip
tarih olur ve Batı’nın son kozu kapitalizm de can
çekişirken, zaman ve mekân üstü İslâm; 1425
seneden beri bütün zamanlara ışık tutarak ve
seküler sistemlerin tamamına meydan okuyarak, bütün
ihtişamıyla dimdik ayaktadır.
Rahmetli Necip Fazıl’ın son dönemleri kendisiyle
ciddi manada bir iç hesaplaşmayla geçer. “Benim
Nefsim” şiirinde bunu çok çıplak bir ifadeyle görmek;
her mütefekkire nasip olmayacak bir erdemliliktir: “Güneşle
bir tutsam girmez hizaya/Dar bulur, sığmam der,
dipsiz fezaya/Kuyruk sallar, sonra hırlar ezaya/Benim
nefsim, benim nefsim ne köpek!...”
Her toplumun öncüsü, peygamberler misali ikazcı, uyarıcı
olmayı, kendilerine vazife olarak görmüşlerdir.
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak/Haykırsam
kollarımı makas gibi açarak” diyen Üstad da, bu
mesuliyet noktasından hareket etmiştir.
Bir milletin gerçek aydınları; mensup oldukları
milletin dertlerini göğüsleyen, onlara çareler üreten,
bu yüzden fikir çilesi çekenler ve gerektiğinde
bedelini de ödemeğe hazır olanlardır. “Yaşa!..
Helal olsun!... En büyük sen, başka büyük yok!...”
tezahurlarıyla sadakat gösterisi yapanlar, acaba alkışladıkları
şahsın çilesini anlayabilirler mi?... Usta şair
iki mısralık “Fikir Sancısı” şiirinde
bunun mümkün olmadığını yaşamış
bir insan olarak dile getiriyor: “Lafımın
dostusunuz, çilemin yabancısı/Yok mudur, sizin köyde,
çeken fikir sancısı?”
Binlerce insan gibi, bu satırların yazarı üzerinde
de derin izler bırakan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i
tekrar rahmetle anarken, yine meşhur şiirlerinden
biri olan, “Zindandan Mehmed’e Mektup” şiirinin son
mısralarıyla yazımızı noktalıyoruz:
“Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|