|
OKUYOR
MUSUNUZ ?
Genç
adam selam
verdikten sonra
içeri girdi.
Tokalaşırken
elimi öpek
için eğildi
fakat ben
müsade etmedim.
Hal hatır
sorduk birbirimize.
Maşallah son
zamanlarda vücudu
iyi gelişmişti.
Sohbetimize devam
ederken genç
adamın dış
görünüşünü
tepeden tırnağa
bir gözden
geçirdim son
derece bakımlıydı.
Saçlarını
adını bilmediğim
bir kimyevi
maddeyle yağlamış
olmalı ki saçlar
pırıl pırıl
dı. Üzerinde
ki spor
ceketin göğsünde
bir işaret
ve bir de
yazı vardı
yani "markalıydı"
Ceketin altında
ki t-shirt de
değişik
bir meşhur
markaydı. Pantolonunun
kemerinin bile
markası dikkatimi
çekmişti.
Pantolonunun arka
cebinin üzerinde
yine bir
tanınmış
(reklamı çok
yapılan) marka
dikkatimi çekti.
Spor ayakkabılarıni
gerçi oturma
odasına girmeden
çıkarmıştı
ama belli
ki onlar da
meşhurlardan
biriydi. Genç
adamın bu
hali bana
yarış arabası
sürücülerinin halini
hatırlattı.
Cep telefonunun
söylemeye gerek
varmı zaten?
Almanya da her
üç gençten
birinin yanın
da olan
"aksesuar "dan
birisi de onda
vardı. masaya
çaylar yeni
gelmişti ki cep
telefonu çalmaya
başladı.
Yerinden fırladı,
telefon konuşmasını
salon da sürdürüyor
du. Telefon
açan belli
ki bir
Türk arkadaşıydı.
Ağırlık
Almanca konuşuluyor
arasıra Türkçe
kelimeler geçiyordu.
Telefon görüşmesi
bittikten sonra
sonra özür
diliyerek tekrar
yerine otur
du. Çok
önemli olmayan
bir sohbete
devam ederken
karşımda ki
genç adamı
tahlile çalışıyordum;
Anadolu'nun herhangi
bir yöresinde
ki Türk
ailesinin ocağında
yetişmiş
genç bir
delikanlıdan
pek farkı
yoktu. Sadece
Avrupa da doğup
büyümüş, burada
okula gidiyor
dolayısı
ile Türkçesi
kıt Almancası
çok iyiydi.
Bir de kendisinde
saklı olan
cevherden pek
haberi yok
gibiydi.
Karşımda
oturan genç
adamda keşfettiğim
o cevheri
su yüzüne
çıkarmak, gözlerinin
önüne sermek
istiyordum. Çünkü
kendisi bunun
farkında değildi.
Belki epey
bir zaman
sonra kendisi
de fark
edecekti ama
ne kadar
zaman heba
edecek, bedeli
ne olacaktı?
Yalnız bir
sıkıntı
vardı: Genç
adam Türkçe'ye
hakim değildi
yani ona
sunacağım
ziyafeti kıssadan
hisselerle, yerine
göre fıkralar,
atasözleri, şairler
ve yazarlarımızdan
iktibaslarla, yerine
göre de Anadolu
insanını
en iyi
anlatan türkülerimize
atıfta bulunarak
zenginleştirecek,
güzelleştirecektim.
Başka bir
formül düşündüm;
Almanca olarak
anlatmaya çalışayım.
Oturduğum yerde
trafikte sıkışıp
kalmış bir
araba sürücüsüne
benzettim kendimi.
Bir türlü
ilerleyemiyordum çünkü.
Bir dilde
asırlar boyu
pişmiş,
pekişmiş,
ifadelerin, manaların,
mesajların duygu
ve düşüncelerin
özü haline
gelmiş sözleri
tercüme yoluyla
nasıl anlatabilirdim?
O ruhu
nasıl verebilirdim?
O kültürü
tanımadan bunu
doğru anlamak
mümkünmüydü?
Derken
birşeyden daha
çok korkmaya
başladım; ya
benim geç
adamım "
boşver bunları,
hangi çağda
yaşıyoruz?"
derse! İşte
o zaman
baltayı taşa
vurmuş olurdum.
Halbu ki ben
biriken tecrübelerimi,
doğru ve
güzelliklerimi bu
genç adama
aktarmayı boynumun
bir borcu
olarak görüyordum.
Mesela şu
"Baltayı
taşa vurmak"tan
neanlatmak istediğimi
anlarmıy dı?
Evet
hangi çağda
yaşıyorduk?
Teknoloji çağı,
uzay çağı,
elektronok çağı
da diyebilirsiniz.
İlimle haşır-neşir
beyinler, labaratuvarlar
hergün yeni
birşey icad
ediyor. Gerçekten
takip etmekte
zorlanıyoruz:
Mesela önünüzde
ki aletin
tuşuna bastığınız
da karşınıza
birçok bilginin,
haberin, araştırmanın
yanı sıra
bu yazılar
da çıkabiliyor.
Yaşadığımız
bu çağda
insan unsuru
işin neresinde?
Bu genç
adam yaşdaşları
gibi iç
çamaşırından
ayakkabısına
kadar sadece
"marka"
giysilerle donanmayı
bulunduğu toplum
da "adam
yerine koyulma"
olarak görüyor,
en son
model cep
telefonsuz ve
arabasız hayatı
düşünemiyorsa
bunun yanısıra
bilgisayarda oynamaktan,
televizyon seyretmekten
başka insanlarla
görüşmeye pek
fazla zaman
kalmamışsa
kim kimin
emrindeden ziyade
"kim neyin
emrinde?" sorusuyla
karşıkarşıyaysak
ben neyi
nasıl izah
edecektim?
Genç
adama damdan
düşer gibi
sordum: Okuyormusun?
Hiç beklemediği
bir soruydu
bu. Rahatsızlığı
yüzünden okunuyordu.
Biraz bocaladıktan
sonra; eskiden
aile dostumuz
birisi vardı.
O her
gelişinde bize
kitaplar getirirdi...
Bana çocukluğunu
anlatıyordu.
Artık şimdi
nasıl demeye
bile gerek
kalmamıştı.
Genç adam
okumuyordu. Ne
Almanca ve
nede Türkçe
okuyordu. Şayet
okuyan birisi
olsaydı, çevresinin
tesirinde bu
kadar kalmayacak,
tam tersine
o çevresine
tesir edecekti.
Şayet biraz
okuyan birisi
olsaydı sunacağım
ziyafetin tadına
varacaktı ve
bende ona
içinde bulunduğumuz
teknolojik çağda
insanlar sahip
oldukları kültür
değerlerini gün
geçtikçe terk
ediyorlar bu
terk edişler
insanlık kültürünün
fakirleşmesine
sebep oluyor
ve neticede
insan olma
özelliğimizi
kaybediyoruz diyecektim.
Ve ilave
edecektim; sen
mensup olduğun
kültür değerlerini
dünya insanlığına
sunabilmen için
önce o
dili iyi
bilmen gerekir,
kültürünü iyi
temsil edebilmek
için okuman
şarttır.
Okuyan insanın
lisanıda zenginleşir
Zengin lisanla
konuşanı
dinlemek bir
güzel müzik
parçasını
dinlemek gibi
insana zevk
verir. Hele
bu kültür,
insanları rengine,
dinine, ırkına,
giydiklerine, sahip
oldukları dünyalıklarına
göre değilde
önce eşref-i
mahlukat (yaratılmışların
en şereflisi)
olarak değer
veriyorsa... O
halde bu
kültür hakkıyla
temsil edilmeli,
insanlığın
faydasına sunulmalıdır.
İnsanlık
bundan mahrum
bırakılmamalıdır
İnsanlığın
hergün kendisinden
birşeyler kaybettiği
bu çağda
herkes kendi
kültürüne sahip
çıkmalıdır.
Bunun yoluda
okumaktan geçer.
Okumak; şahsiyet
kazanmaktır.
Doğruyu bulmak,
ilim sahibi
olmak, gösterişten
uzak durmaktır.
İnsan olmanın
yolu okumaktan
geçer.
Genç
adama tekrar
soruyorum:
Okuyor
musun?
Yazarın
diğer
yazıları:
Dünyanın
gündemindeki İslam ve Müslümanlar
11
eylül ve sonrası
Gönlünüz
rahat mı?
Dibe
Vurmadan Düze Çıkmaz
Taşralılar
Bizimkiler
Mülakat
"KUTLU
DOĞUM" VE İNSANLIK
Dilimiz
- Dinimiz
Geleceğimiz--Teminatımız
Utanmak
"Kadına
Özel"
Odak
Noktamızdaki İnsan
Hasbihal
- 2
Toplumun
Aynası
Hasbihal
Okuyormusunuz?
|