|
Ankara’ya
Tepeden Bakmak
Hep Ankara mı bize tepeden bakacak, bu sefer biraz da biz
Ankara’ya tepelerden baktık. Bizim Ankara’ya,
Ankara’nın bize baktığı gibi “tepeden
bakmak” ne haddimize efendim... Biz sadece Ankara’nın
Maltepe, Demirtepe, Kocatepe gibi yüksek yerlerinden şehri
seyrederken, güneşli bir sonbahara rağmen başkentimizin
üzerinde kirletilmiş bir hava tabakasının dolaştığını
gördük. Taşıtlardan
ve bacalardan çıkan zehirli dumanların oluşturduğu
kirli hava ister-istemez ciğerlerimize iniyor. Bu kirli
havadan kurtulmanın yolu; şehri terketmektir. Fakat
siyesetin kirlenmesi halinde çıkar yol nedir?.. Ya ahlâk kirlenmesi varsa?.. Ne şehri, ne de ülkeyi bırakıp gitmek
çıkar yol değildir. Tam tersine, daha fazla
kirlenmenin yayılmasını önlemek isteyenler;
temizlik hareketine oracıkta başlarlar.
Ne varki Ankara’nın yüksek tepelerinden manzara-i
umumiyeyi temaşa edenlerin gördükleri veya görmek
istedikleri hem şahıs
hem de bulundukları rakım (konum) itibariyle
değişmektedir. Mesela, Kocatepe’den bakanlarla, Çankaya’dan
bakanlar arasında iki ayrı dünya kadar farklılıklar
olduğu gibi, Bakanlıklar’dan bakanlar da bambaşka
bir Ankara manzarası görmektedirler. Bir de vatandaş
olarak kalabalıkların içine karıştınız
mı, Allah size sabır-selamet versin ve sizi hidayete
erdirsin!... Şairin haykırdığı gibi,
“durun kalabalıklar!” deseniz de durduramazsınız
ve sizi de kimse dinlemez! Kurulu bir çarkın içinde
yuvarlanıp giden, kendinden bihaber kalabalık size
mihmandarlık yapmaktan çook uzaklardadır, maalesef...
Ankara bir başkent olarak,
yolları, metrosu ve kaldırımlarıyla
eskisinden daha düzenli, temiz ve hareketli. Ankara bir siyasî
merkez olarak tehlikeli bir dönemeçe girmiş: Gereksiz
Cumhuriyet tartışmaları, dinlemekten kına
getirdiğimiz Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri,
fikir yoksunu ve toplumun değerlerini hiçe sayan medyanın
kabak tadı veren yönlendirme ve kendisinin dışında
herkese hâlâ “vatan haini” gözüyle bakan malûm güruh...
Ankara’da atanmışlarla seçilmişlerin kavgası
bu sefer başkalarının duyamayacağı
(!) sessizlikle derinden derinden devam ediyor. Bir taraftan,
AB bizi ne kadar hazmedebilir tartışması yapılırken,
kendi içimizde birbirimize karşı hazımsızlığımız
bütün şiddetiyle devam etmektedir. İktidarın
birçok sahada başarılı ve enerjik bir
performans sergilemesine rağmen, hegemonist güçlerin ülkemiz
ve bölgemiz üzerindeki orta ve uzun vadeli sinsi planları,
politik manevraları, tecrübesiz siyasilerimiz yüzünden
bazen tehlikeli bir noktaya varmaktır. Lozan’ı
hezimet olarak gören bir Türkiye’de şimdi,
Lozan’daki azınlık hakları statüsü mutlaka
muhafaza edilmelidir, türünden endişeler varsa, bu
durum vahim gelişmelerin habercisidir. İnşallah
biz yanılırız.
Kaldırımlarda akıp
giden insan seline baktığınızda, genç ve
dinamik bir Türkiye nüfusu dikkatinizi çeker. TBMM’indeki
genel manzara da bu yöndedir. Eskilerden kalma birkaç
siyasetçinin dışında vekillerimizin genel yaş
ortalaması eskilere kıyasla daha gençtir. Dünyaya
açılmaktan çekinmeyen ve bu konuda kararlı olan
yeni nesil siyasetçi-bürokrat-aydın kesimiyle, statükocu
yani değişmez ve değişmeye de niyeti ve
cesareti ve feraseti olmayan kafa arasındaki güç kavgası
devam ediyor. Bilhassa siyaset-bürokrat-aydın üçgeninde
pırıl-pırıl dinamik beyinlerle karşılaştıkça
bir Türk vatandaşı olarak güven tazeliyor,
Ankara’yı biraz daha fazla sevmeğe başlıyorsunuz.
Boynuz kulağı çoktan geçmiştir fakat bu
durumu ne kadar daha gizleyebilirler?... Türkiye güzel
şeylere olduğu gibi, güzel evlatlara da gebedir.
Türkiye kendi medeniyetinin
zenginliklerini yeniden keşfetmiştir. Bu ramazan
boyunca bilhassa Batılı düşüncenin ve yaşantı
tarzının hayatiyet bulduğu, milli-manevi değerlerimizle
en çok çatışmanın olduğu büyük şehirlerimizde
Osmanlı dönemini aratmayacak derecede iftar sofraları
adı altında geriye gelen, aslında inanç kültürümüzdür.
Çağdaş medeniyetlerle boy ölçüşmenin yolu
da, tarihe gömülmek istenen kimliğimizle ilgili değerlerimizin
tekrar günlük hayatımıza geri dönmesinden geçer.
Ankara’ya tepelerden baktığımızda,
belki de bütün tartışmaların anası olan
laik-antilaik ihtilafı başkentten başlayarak
memleketin en ücra köşelerine kadar yayılmaktadır.
İdeolojisiz kalan düşünce yoksulları, dünyayı
gözetim ve denetim altında tutanların da yönlendirmeleriyle,
laiklik kavramının arkasına sığınarak
onu bir ideoloji haline getirdiler. Bunlardan geri kalmayan
belli bir kesim de, dinin kendisini ideoloji olarak algılamaktan
geri durmuyor. Bu kavgaların bitmesini beklemek saflık
olur. Fakat bu kavgadan er veyea geç ülke gerçeklerini
kavramış, dünyayı tanımadan önce
kendisini tanımış yeni nesil Türkler üstünlük
sağlayarak çıkacaklardır.
Not. Okuyucularımızın mübarek Ramazan Bayramını
şimdiden tebrik ediyorum.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|