|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Göçmen Türkün Çağdaşlık Meselesi (4)
Tesadüflere terkedilmiş bir azınlık
Gelişmeler karşısında hazırlıksız yakalanmak demek; dünyanın
gidişatından geç haberdar olmak, beşerî, içtimaî ve ilmî
gelişimi geç farketmek veya tamamıyla idrak edememektir.
Tıpkı 18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı’nın hazırlıksız
yakalanması, Cumhuriyet Türkiye’sinin de neyi, nasıl ve
nereden alacağı/aktaracağı/kopyalayacağı ve başlayacığı
konusunda tökezlemesi gibi. Batı Avrupa Türkleri,
sanayileşme, modernleşme, aydınlanma ve kalkınma sürecini
tamamlamış veya doruk noktasına çıkmış ülkelerde
yaşadıklarından dolayı, gelişmeler karşısında hazırlıksız
yakalandılar diyemeyiz. Fakat gelişmeleri, sosyal ve
kültürel değişimleri idrak edemediler, çağı okuyamadılar
veya önemsemediler diyebiliriz.
Batı Avrupa Türkü, gideceği yerin haritası elinde olmadığı
için her kavşakta rastgele birilerine adres soran ve her
defasında yanlış yönlendirilen yolcuya benziyor. Kitlenin
birazı yol bilmeyen kılavuza, birazın birazı ‘azın azı da
olsa, yeterki benim olsun’ diyerek bölenlere, birazı
anavatandan sevk ve idare edenlerin buralardaki uzantılarına
teslim edilmiş veya olmuş.. Çok büyük bir kesim ise
sokaklara, kahvehanelere, şans oyunu salonlara, kısmen de
kumar otomatlarına terkedilmiş.
Haklı olarak yerli hükümetlerin asimilasyon kokan “Uyum
paketleri”ne itiraz eden temsilcilerimiz kendi paketlerini
de bir türlü açamıyorlar, çünkü böyle bir hazırlık yok!
“Uyum Paketi” göçmen Türklerin bir bakıma modernizasyonu
olarak da algılanabilir. Asıl mesele, burada uyumdan kimin
ne anladığıyla alakalıdır. İtirazlar, bazen medyatik
çıkışlar, sosyal sürecin gidişatını değiştirmiyor. Değişen
tek şey, milyonlarca yeni nesil Türkün tesadüflere ve
belirsizliklere terk edilen istikbâlidir.
Nasıl ki bir yerden başka bir yere gidebilmek için ulaşım
vasıtasına ihtiyaç duyuluyorsa; çağı yakalamada yegane unsur
olan insana da aynı şekilde ihtiyaç duyulur. Kolayca
anlaşılacağı gibi, burada kastedilen insan herhangi birisi
değil, fikren birikimli, şahsiyetli ve hedefi olan insandır.
Bir azınlığın yerli-çoğulcu toplumla uyum sağlaması, asrı
idrak edip ona göre donanmış olması da yine yetişmiş insanla
mümkündür.
Modernlik, çağdaşlık gibi kavramlar, mutlaka fertlerin
olduğu kadar toplumların da siyasî görüşlerine ve kültürel
kodlarına göre değişir. Keyfiyet şahıs bazından toplum veya
millet bazına geçtiğinde, milletlerarası kabul gören naslar
(kriterler) çağdaşlaşmanın derecesini belirler. “Müslüman
olmayanların yaptıkları kanunlar var ki, müslüman ülkelerin
kanunlarından ruh olarak daha İslamidirler. (Prof. Tarık
Ramazan)” noktasından hareketle, doğruyu ve faydalı olanı
tercihde ölçümüz; dine veya milliyete göre olmamalıdır.
Şayet modernizmden, çağdaşlıktan anladığımız ve
kabullendiğimiz, hâkim zihniyetin dayatması ve
yönlendirmesinden başka birşey değilse, o zaman işaret
edilen istikamete doğru ‘modernleşmemiz’ gerekir ki, bu
yolun da sonu kültürel asimilasyondur. Hayır, benim
modernizm veya çağdaşlaşmaktan anladığım, kökkültürümün
değerleri üzerine inşa edilen bir çağı yakalama,
çağdaşlaşma, hatta Türk azınlığı şimdiki yerinden alıp
toplumun en üst seviyelerine taşıma projesidir, diyorsanız;
o zaman üzerinize düşeni bir an evvel yapmalısınız.
Dinler, kültürler ve Türklerarası diyalog
Toplum hayatına uyum sağlamanın yolu, ferdin önce
kendisiyle uyumlu olmasından geçer ve bunun için de kişi
benliği koruyabilmelidir. Batı Avrupa Türkü kültürel
aidiyetinden uzaklaştırılırsa, ne kendisine ne de içinde
yaşadığı topluma faydası olur.
Batı Avrupa Göçmen Türklerinin bulunduğu coğrayfa sadece
farklı bir kültürün ev sahibi olmakla kalmıyor; aynı zamanda
mensubu olduğumuz medeniyete on dört asırdan beri rakip olan
Hıristiyan-Batı Medeniyet’nin coğrafyasıdır. Bunu
hatırlatırken gayemiz, husumetlikleri körüklemek değil, tam
tersine; düşmanlıklara zemin hazırlayabilecek, malzeme
verecek her türlü girişime engel olabilmek için gerekli
bilgi ve tecrübeye sahip olmanın önemini hatırlatmaktır.
Türk sivil kitle kuruluşları arasında dinler ve
kültürlerarası diyalog ve hiç gündemden düşmeyen
uyum/entegrasyon toplantılarına katılımda nefes nefese bir
koşturmaca olmasına karşılık, aynı performansı ve heyecanı
kendi aralarındaki anlaşma, uzlaşma ve diyalogda
gösterdiklerini söylemek çok zor. Bizzat yaşadığımız
tecrübelere, şahit olduğumuz olaylara istinaden;
Türklerarası diyaloğun, azgelişmiş kapalı toplumlardaki
kabilecilik zihniyeti düzeyinde kaldığını itiraf etmek
mecburiyetindeyiz. Türk azınlığın hayatî önem arz eden
meselelerinde dahi, kuruluş çıkarları veya temsil
noktasındaki şahısların ihtirasları, kaprisleri, hadiselere
sadece mensubu olduğu kuruluş zaviyesinden bakışı,
çözümsüzlüklere ve karşılıklı itimatsızlıklara zemin
hazırlıyor.
Dinler ve kültürlerarası diyalog; karşı tarafa şirin görünme
gayretlerine girmeden, kendi doğrularını dile getirebilmek
ve farklılıklara karşılıklı saygı gösterebilmektir.
Diğer ülkeleri bilmem ama Almanya’daki kültürler veya
dinlerarası diyalog toplantıları bazen bu ülkenin müslüman
azınlığını sigaya çekmek, hırpalamak bazen de farklı çatı
kuruluşlarına, etnik veya inanç gruplarına mensup
temsilcilerin birini diğerine karşı öne çıkararak
müslümanlar ve Türklerarası birliği zayıflatma platformuna
dönüştürülmektedir. Bu tür diyalog toplantılarını hayata
geçiren, organize edenler, oyunun sınırlarını ve kurallarını
belirledikleri gibi, rolleri de onlar dağıtıyorlar.
Bizimkiler de; oralara davet edilmekten son derece bahtiyar
olduklarını ve bu tip diyalog çalışmalarına çok önem
verdiklerini dedikten sonra, bir de topluca resim çektirerek
bu faaliyeti kendilerine göre taçlandırmış oluyorlar.
Farkılı dinlere veya medeniyet değerlerine mensup
toplumların karşılıklı konuşması, tanışması ve ortak bir
zeminde anlaşması, barış ve huzurun devamı için son derece
önemlidir. Samimi, artniyet taşımayan diyalog gayretlerinin
alternatifi yoktur! Fakat sokaktaki yerli-çoğulcu toplumun
müslümanlar ve Türkler ile ilgili istatistiklere, kamuoyu
araştırmalarına yansıyan önyargılarına ve Türk azınlığın
medyadaki görüntüsüne baktığımızda, diyaloğun özünü değil, o
masadaki aktörlerin samimiyet ve niyetlerini sorgulamak
gerekmez mi?
Batı Avrupa Türklerini yaşadığımız çağa taşıyacak adımlardan
birisi de, hiç şüphesiz mensubu olduğumuz kültürü çok yönlü
tanıtabilmek, diğer kültürlerle tanıştırabilmektir. Bunun
tek şartı; bu ulvî görevi üstlenenlerin ehliyet ve liyakat
sahibi olmalarıdır. Bu cihanşumül din ve zengin kültür,
camilerde, derneklerde saklanmak için değil, tanınmak,
tanıtılmak ve diğerleriyle tanıştırılmak için var.
Görüntü deyip geçmeyin...
Bir başka yazımızda aynı konuyu daha etraflıca ele
aldığımızdan, burada sadece hatırlatma babından teğet
geçiyoruz:
Avrupalı Göçmen Türk, Batı modernitesinin tarümar ettiği
aile yuvasını yeniden inşa etmeyi, insanı yalnızlığa iten
ferdiyetçiliğin yerine cemaat ve cemiyetleşmeyi,
yaşlandıktan sonra ölüme terk edilen aile büyüklerini
sahiplenmeyi, kendi çağdaşlaşma projesi olarak hayata
geçirince, çağın idrakine ve kamuoyuna kendisini bir daha
söyletmiş olacak.
Kıyafetimiz bizim kendimizi nasıl göstermek istediğimize
yardımcı olacak. Biraz da içimizin dışa yansımasıdır,
üzerimizdeki kıyafet. Açık veya kapalı giyinmekten ziyade,
giydiklerimiz kendi içinde uyum sağlıyor ve zerafeti, ahengi
aynı zamanda aşırbaşlılığı var mı? Bizim şahsiyetimiz,
karakterimiz, ahlâkî ve estetik zevklerimizle uyuşabiliyor
mu?
Özellikle başı açığı ve kapalısıyla her yaştan kadınlarımız,
illâ da kadınlarımızın görüntüsü çok önemlidir! Çünkü onlar
biraz da bizim aynamızdırlar.
Araba kullanmamız, telefon görüşmemiz, ulaşım araçlarında,
şehir merkezlerinde, parklardaki hâl ve hareketlerimiz,
caddede yürüyüşümüz, kapı zilimizden balkonlarımıza kadar
oturduğumuz mekânların dış görüntüsü, dinlediğimiz müziğin
ses tonu kadar ayaküstü sohbetlerimiz, bazılarına göre
teferruat gibi görülse de, bizim çağı idrak etme ve
çağdaşlarımızın idrakine kendimizi kabullendirmek, bizimle
aynı hayat tarzını, kültürel değerleri paylaşmasalar dahi,
varlığımızı kabullenmeleri için hayatî önem taşıyan
unsurlardır.
Dünyanın her yerinde çoğunluğun gözü özellikle göçmen
azınlıkların üzerinde olur. Yerli toplumdan ırkî veya
kültürel farklılıklarından dolayı dikkatleri üzerine çeken
(göçmen) azınlık, önce göz daha sonra değerler terazisinde
tartılır. Görüntüdeki hafifliğin yerini, ağır (milli-manevi)
değerlerle telafi etmek çok zordur.
Bununla kastetdiğimiz şudur: Meselâ birisi; “Ben insanın dış
görüntüsündeki zerafete, estetiğe, sosyal hayat içindeki
insanî münasebetlerine ve çevreye olan duyarlılığa son
derece önem veren bir kültüre mensubum” der de, bunun tersi
bir görüntü sergilerse; kendisinin bozuk tarafını
böbürlenerek sıraladığı medeniyet değerleriyle bertaraf
edemez! Çünkü; “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz!”.
Kültürel açılım
Batı kültürünün milletlerarası bir düzeye ulaşmasının
sebebi; düşünce sistemeleri, romanları, sinema ve
tiyaroları, ressamları ve teknolojik gelişmeleriyle birlikte
daha az gelişmiş ülkelere kendi kültür değerlerini ihraç
etmeleridir.
Türkiye’nin belki şimdilik o efsafta Batı’yla yarışacak
imkânları yoktur ama Avrupa ülkelerinde milyonlarca Türkiye
kökenli, gönüllü kültür elçisi olabilecek insan var. Bu ne
büyük nimet, ne büyük avantaj Türkiye için...
Bir kültürün dışa açılımı, tanıtımında mutfak önemli bir
görev üstlenir. Mutfak kültürümüz “döner”e indirgenmemeli ve
onunla sınırlı kalmamalıdır. Lokantacılığımız bir İtalyan
veya Çinli lokantası seviyesini dahi yakalayamamıştır.
Açılım; insan olarak kendi dar sahanızın dışına çıkabilmek,
farklı mekânlarda farklı insanların arasına karışmak,
oralarda hem kökkültürünüze hem de göçmen olarak
yerleştiğiniz ülkenin kültürüne vakıf olduğunuzu ortaya
koyabilmek demektir.
Açılım; çağa kendini kabul ettirmek; aydınlanmak ve
aydınlatmaktır. Kendi modernitesini yaratmak; yenilenmek ve
yenilemektir. Her “yeni”yi almak değil, bünyesine uygun
olmayanı bir kenara bırakmak, uyanı alabilmek, kendi
“yeni”lerini yaratabilmek ve arz edebilmektir.
Millî kültüre aidiyet duygusu ve sorumluluğuyla yurtdışında
yaşayan her Türk, gönüllü birer elçi gibi kültürümüzün
millîlikten milletlerarası olmasına katkı sağlayabilir. Bu
da, hangi kültür coğrafyasından hangi kültür coğrafyasına
geldiğimizin farkında olmakla mümkündür.
Bir kültür coğrafyası olarak Avrupa, kendisinin dışındaki
medeniyetlere karşı son derece kıskançtır! Bizim mensubu
olduğumuz Türk-İslâm Medeniyeti ise, kendisinin
dışındakilere karşı son derece merhametli ve saygılıdır,
çünkü yüksek bir özgüven duygusuna sahiptir. Bunun aksine
Türk azınlığın temsilcilerinin birçoğundaki çekingenlik,
kabuğuna çekilme, bilgi-birikim eksikliğinden ve kültürel
donanımsızlıktan kaynaklanmaktadır.
Çağdaşlaşmanın iki ana unsuru
Çağdaşlaşmak için fizikî olarak sözkonusu zaman dilimi
içinde bulunmak/yaşamış olmak yeterli değildir! Ruhen,
fikren ve kalben de içinde bulunduğunuz asrı yaşayabilmek,
bunun idrakinde olmak gerek. Bir insan veya toplum cismen şu
andaki çağda olsa bile, zihniyet olarak ve çağın bahşettiği
imkânlardan istifade etme veya sahip olma açısından bir
önceki çağa takılıp kalmış olabilir.
Hâkim medeniyetin anavatanı Avrupa’nın en merkezî
ülkelerindeki göçmen Türkler olarak modernleşme, çağdaşlaşma
adına katedilen mesafeye bakıldığında, neyin yanlış ve neyin
doğru yapıldığını iyi anlamak gerekir. Bazen bir ideoloji
gibi algılanan modernizm, Batılı düşünce sistemi içinde bir
yaşantı biçimi, hayat tarzı olarak telakki edilmektedir. Her
insan veya toplum kendi millî-manevî kültür değerlerine göre
hayatında birtakım şeyleri tanzim ederken, çağın insanlığa
sunduğu sanayileşme, ilmî gelişme ve hür düşüncenin hayat
bulduğu demokratik sistem gibi kazanımların da idrakinde
olmak gerek. Elbetteki isteyen her insan kendi inanç
ölçülerine göre kılık-kıyafetini, aile düzenini hatta gıda
(yeme-içme) tüketimini seçme hürriyetine sahip
olabilmelidir. Modern olmak için illâ da dayatılan “moda”yı
benimsemek mecburiyetinde değilsiniz fakat çağın insanı
olarak giyiminiz son derece ahenkli ve estetik olmalıdr!
Millîliğiniz ve dinîliğiniz itici, tahrik edici, ürkütücü
değil, imrendirici ve cezbedici olmalı.
Öz kültürel değerleriyle tanışık ve barışık olmayanların
çağdaşlığı kadar medenîliği de itibar görmez, etkili olmaz.
Avrupa Türklerinin, kültürel değerleriyle barışık
olduklarını hatta gereğinden fazla sahiplendiklerini
söyleyebiliriz ancak, aynı derecede bu değerlerle tanışık
olduklarını söylemek çok zor.
Çok dindar olmak, dini de çok bildiği manaâsına gelemeyeceği
gibi, milliyetçi-vatansever olmak da; millî değerlere vakıf
demek değildir. Aynı şekilde modern, çağdaş demekle ne
modern ne de çağdaş olunabiliyor.
Batı Avrupa Türklerinin “Kızılelma”sı, kendilerinden sonraki
nesillerin eğitim seviyesini ve kalitesini artırmak için
topyekün eğitim seferberliği olmalıdır.
Çağdaşlaşmanın önşartlarından birisi, asrı (zamanı) idrak
edebilmektir. Yaşadığı devri anlayabilmek için; hedefe giden
yolu ve kullanılacak vasıtaları bilmek lazım. Eğer Almanya
veya Belçika’da yetişiyorsanız, oranın resmî dilini zaten
öğrenmeğe mecbursunuz. Ve eğer kökkültürünüzle olan bağları
canlı tutmak istiyorsanız, bunun için de mutlaka anadilinize
canla başla sahip çıkmalısınız.
Buradaki varlığımızın bir ayağı yerleştiğimiz ülkenin dili,
diğer ayağı da kendi anadilimizdir. Bu iki temel unsur,
buradaki Türkün yabancı kökenli birey ve azınlık toplumu
olarak, sosyal hayatta olduğu kadar iktisadî, ilmî ve siyasî
hayatında olmazsa olmazlarındandır.
Birileri size modernite adına, eğitim seviyenizi artırın,
lisanı iyi öğrenin diyorsa, teşekkürle karşılayın ve onun
üzerine kendi modernleşme, çağdaşlaşma anlayışınızdan da
ilave yaparak; mutlaka anadilimi de öğrenmem ve yaşatmam
gerekir, deyin!
Şu nasihat, asırlar boyu Çinlilere karşı varlık yokluk
savaşı vermiş Doğu Türkistanlılara aittir:
“Topraklarını kaybedersen üzülme, çünkü o topraklara tekrar
sahip olabilirsin. Kaybettiğin topraklar üzerinde yaşayan
halkının ve konuştuğun dilini kaybedersen, o zaman yas tut!
Çünkü o toprakları geri alacak kimsen kalmamıştır.” (G.
Ahmetcan Asena, Çin Doğu-Türkistan, s. 270.)
Göçmen Türk’ün de içinde ibadet yaptığı, kültürel
faaliyetler yürüttüğü cemiyetlerinin sayısı zamanla
azalabilir. Buna üzülmemek gerek. Gün gelir yeni dernek
binaları, camiler inşa edilir veya satın alınabilir. Şayet
günün birinde sizden sonra gelen nesiller anadillerini
unuttuklarından bu mekânlarda Türkçe konuşacak insanlar
bulunmazsa, sizi asıl düşündürmesi ve yasa boğması gereken
hadise bu olmalıdır.
Devam edecek
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Tesadüflere
terkedilmiş bir azınlık
Ruhu
çalınmış Türk
Yol
haritamız
Göçmen
Türkün Çağdaşlık Meselesi
Kendi
Modernitesini Gerçekleştiremeyen Toplumlar
Müslüman,
Milliyetçi ve Demokrat Olmak...
Kendi
Eksenine Dönüş
Dirilin
Artık...
Toplumun
Kemâle Ermesi
Bu
Parantez Açılmalıdır
Ebuzer:
Sürgündeki Ülküdaşım
SAYFA
BASI
|