|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

“Türkiye sadece Türklerin değil”
Önceleri sadece Cumhuriyet’imizle
övündük, gurur duyduk, tatmin olduk. Belki üçüncü nesilden
itibaren daha rüştünü ispat edememiş gencecik, dolayısıyla
tecrübesiz Cumhuriyet rejimiyle övünmenin bizi millet olarak
arzu edilen seviyeye taşımada yeterli olmadığını gördük. En
azından 1960 İhtilâli’nden itibaren giderek şiddetle karışık
çalkantılı siyasî hayatımız kadar düşünce hayatımız da
arayış içinde bir millet olduğumuzu belgelemekteydi.
Onyıllarca çağdaşlaşma nutukları atanların veya “Gözün
mazidedir âtî değilsin (Z.
Gökalp)” suçlamasına karşı, “Kökü
mazide olan âtîyim (Yahya
Kemal)” savunması, savunmadan ziyade
bir tavır, duruş olarak daha da belirginleşecekti.
İdeolojik saplantı
Bir kesim aydınımız geleceğimizi ideolojik bir çerçeveye
oturturken, diğer kesim de geçmişe aynı gözle bakıyordu.
Neticede maziye sırt çevirenler gibi sahiplenenlerin de
tarihe, özellikle Türk tarihine bakışları ideolojiktir.
Birisi, İslâm sonrası Türk tarihini unutulmaya mahkûm
ederken, ötekisi İslâm öncesi Türk tarihini yok sayıyordu.
Bu bakış açımız, Türk tarihinin derinliklerinden günümüze
kadar gelen süreç içinde şu veya bu sebepten dolayı birlikte
veya beraber olduğumuz milletleri kategorize etmede müessir
olmuştur. Birimiz için millet’ten kastedilen, anlaşılan
milliyetçlik; en geniş anlamda Turan’ı kapsamaktaydı.
Ötekimiz için ‘ümmet’ten kasıt; müslüman milletlerle sınırlı
bir ümmetçilik hedeflenirken, henüz daha sosyalizmin revaçta
olduğu dönemde enternasyonalizm; başka bir ifadeyle, dünya
halkları adına Afrika’dan Latin Amerika’ya uzanan bir
ideolojik bakış daha sonraları bizde yerini ulusalcılığa
bırakacaktı.
İşte biz bize, bizden olanlara, bizimle olanlara ve bize
yakın olanlara genel hatlarıyla yukarıda izahına
çalıştığumız üç ayrı ideolojik açıdan bakmışız. Hem
tarihî/kültürel yakınlığımız, hem de coğrafî yakınlığımız
olan ülke veya milletlerle münasebetlerimizi belirleyen,
onun sınırlarını çizen unsur, dünyanın konjüktürel
yapısından çok bizim ülke kaderini belirleyen
seçkinlerimizin ideolojik saplantıları olmuştur. Bu, millete
rağmen ideolojik tarih saplantısı, bizi tarihî
gerçeklerimizin tersine yönlendirmiş; ülke ve millet olarak
dostlarımızdan uzaklaştırmış, değer kaybına uğratmış,
düşmanlarımızın karşısında ise küçük düşürmüştür.
Küreselleşmenin bugünkü Türkiye’ye en büyük getirisi, belki
de bu yanlışı artık kabullenerek telafi yoluna gitmemizdir.
Türkiye’ye yüklenen misyon
Günümüzde Türkiye’nin Batı dünyasıyla olan çok yönlü
ilişkilerinde kazandığı tecrübe, kat ettiği mesafeden dolayı
Türkiye’yi kendisinin temsilcisi gibi gören, görmek isteyen
Türk ve Müslüman âlemindeki Türkiye’ye yönelik bu sevgi
potensiyeli iyi değerlendirilmelidir. Türkiye’nin Avrupa ve
Dünya kupası futbol karşılaşmalarında bizim kadar Türk
takımı için yüreği çarpan, dua eden soydaş ve dindaşlar
unutulmamalı.... Türk sinema veya televizyon filmlerine,
müzik ve sinema dünyasından sanatçılarımıza kendi kültür
coğrafyamızda giderek artan ilgi gözardı edilmemelidir.
Bazılarımız için bu tip yaklaşımların basite alınarak,
“lümpen” kategorisinde muamele görmesinden korkarım. Ülke
halklarınının karşılıklı sempatileri ve kamuoyu
oluşturmaları çoğu zaman böylesi “basit” işlerle hayatiyet
bulduğu unutulmamalıdır.
1995 Bosna/Srebrenitsa Katliamı’nın kurbanlarının tek
suçları, Sırpların gözünde “Türk”, yani müslüman
olmalarıydı. Doğuda adımız Türkmen, Azeri, Kazak, Kırgız,
Uygur’dur ama batıda müslüman! Hıristiyan-Batı’nın nezdinde
Türk eşittir (her milletten) Müslüman, Müslüman eşittir
(müslüman her milletten) Türk! Komünst sömürgecilerin daha
yenice esaretindem kurtulan Türk devletlerinin, Balkan
müslümanlarının, İran’dan Arap dünyasına kadar müslüman
ülkelerin gözü kulağı Türkiye’de. Türkiye televizyon
kanallarının birinde El Cezire televizyonun mükemmel Türkçe
konuşan temsilcisi Yusuf El-Şerif’in, Arapça konuşan
coğrafyanın Türkiye’ye giderek artan ilgisini, İslâm
dünyasında yükselen itibarını anlatırken, biz Türkiye
Türklerinin bunun farkında olmadığımızı ima ettikten sonra
müthiş bir tesbitte bulunuyor: “Türkiye sadece Türklerin
değil!”. Türkiye coğrafyası, tarihi, Batı dünyasıyla çok
yönlü münasebetleri ve çoğulcu demokratik sistemdeki
dünyayla kucaklaşabilen insan potensiyeliyle kendi kültürel
dünyasında yeri doldurulamayacak bir noktadadır. Hatta Yusuf
Eş-şerif biraz daha ileriye giderek deseydi ki; Türkiye
sadece Türklere bırakılamayacak kadar biz müslümanlar için
önemli bir ülkedir, bunda kötü niyet aramaz, bilâkis bu
yakınlığından dolayı böylesi dostluktan bahtiyarlık
duyardım.
İdeolojik saplantısı olanlar kendi ideolojilerini eleştirme
bir kenara, dışarıdan gelen eleştiriye bile tahammül
göstermeleri beklenemez. Onlara göre yanlışlar ve
doğruların, iyiler ve kötülerin ayarı, temsil ettikleri
dünya görüşlerine göre belirlenir. Bu modern bağnazlık,
bizim birlik ve dirlik içinde olmamızı hem millî sınırlar
içinde, hem de kendi kültürel coğrafyamızda engelledi, bizi
zayıf düşürdü. İdeolojik saplantılarımız yüzünden biz
dünyayı bir bütün olarak değerlendiremedik: Bazılarımız için
dünya sadece Garp’tan, bazılarımız için de Şark’tan
ibaretti. Bu ikisinin arasındaki bizi unutan yine biz olduk.
Yeni yüzyıldaki dünya çaplı gelişmeler Türk’ün kıymetini
Türk’e gösterdi ama birbirimizle dalaşmaktan bu gerçeği
görmeğe mecalimiz kalmadı. İşte böylesi bir ortamda bir dost
sesi diyor ki; ey Türk kıymetini bil, çünkü yeniden
dirilişimizin umudu sensin!
Milletimiz ve ümmetimiz
Doğrusu başkalarına methiyeler düzerken bizi ve bizden
olan değerleri hor görmekten, aşağılamaktan başka hüneri
olmayan aydınlarımızın hışmına uğrayan bu halkın bugünlerde
böylesi moral desteğine ihtiyacı var. Birzamanlar Türk
dünyasına ilgi duyanlar “Turancılık”la, müslümanların
beraberliğini önplanda tutanlar da “Ümmetçilik”le
suçlanıyordu. Her iki tarafa, bunu çok ağır bir suçmuş gibi
devlet imkânlarını da kullanarak onyıllarca düşünce ve
sosyal hayatı zindan edenler, bugünün “ulusalcı”larıdır.
Enternasyonlist bir dünya görüşünden bugün itibariyle
neredeyse nasyonlist bir çizgiye kayan bu zihniyetin fikrî
türbülansı yüzünden ülkemiz ciddi sarsıntılara maruz
kalmaktadır. Bu bizi okuyamamış “okumuş” zümre, Türkiye’nin
kendi eksenindeki ağırlığını hissedemeyecek kadar duygu ve
düşüncede hafif insanlardır.
Ümmeti kucaklamayam bir milliyetçilik Türkün özüne ters
düştüğü gibi, Türkü bağrına basmayan bir ümmetçilik anlayışı
da İslâm kardeşliğine tersdir. Yeniden bir millet yaratma
adına yapılan dayatmaların, zoraki yönlendirmelerin millet
nezdinde itibar görmediğini ve kök salmadığını artık
herkesin kabullenmesi gerekir. Bu noktadan itibaren
ideolojileştirilmemiş, günlük siyasete bulaştırılmamış bir
üst düzey müslümanlık anlayışıyla insanımıza ve insanlara
bakabilmeği öğrenmeliyiz. Hâlâ, “Memleketin herşeyi bizden
sorulur” halet-i ruhiyesinden kendilerini sıyıramamış
“Ulusalcılar”ın faşizm kokan ideolojik tuzaklarından uzak
duran, tarih ve kültür birliğimiz olanların hepsini sanki
Türkmüş gibi kucaklayan, geniş tabanlı; farklılıklarına
rağmen merkezinde insan olan bir vatanseverlik
(milliyetçilik) anlayışına ihtiyacımız var.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
Bizim
Vatanseverliğimiz
Tedavülden
Kalkan İdeolojiler
Türklerarası
Kültürel Çatışma
Ülkemin
Deve Kuşları
Batı’yı
Okuyup Doğu’yu Anlamak
Emin
Marketin Yahyası
Çarpıtılan,
Kirletilen Değerler
Ahlâk
Kirlenmesi
Göç
Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Türk
Olmasın da....
İslâm’ı
Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler
ve Halk
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|