A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de




Toplumun Kemâle Ermesi

   
Galiba 1969/70 öğretim yılı idi ve ben lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Babam Almanya’dan izine geldiğinde bana bir pantolonluk kumaş getirmişti. Kiremit rengine benzer ve biraz da kalınca bir kumaştı. Her sene takım ellbise diktirdiğim terzime götürdüm. Adam, benim Almanya’dan gelmiş pantolonluk kumaşıma; “Bu ne biçim kumaş, pencere perdesine benziyor” deyince, doğrusu moralim bozulmuş, biraz da her zaman giyimine özen gösteren benim gururuma dokunmuştu. “Nasıl olur, bu kumaş Almanya’dan geldi” dedim. Uzatmayalım; ben o kumaştan dikilen pantolonu çok sevdiğimden dolayı değil, sırf onun kumaşı Almanya’dan geldiği için giydim.

Normal şartlarda şehirdeki manifaturacının raflarından öylesi bir kumaşı asla indirtmezdim ama gel gör ki sözkonusu Almanya olunca akan sular duruyordu...  O yıllarda bize anlatılan bir Almanya vardı ki, oradan ne gelse kaliteli ve güzel olmalıydı. Doğrusu şu Alman kumaşına dudak büken terzime de ben o zaman dudak bükmüştüm.

Kavurucu sıcak yaz günlerinde seyyar satıcıların sattıkları buzlu suyu ya da yerli malı gazozu içmeye alışmış ben, yine liseli yıllarımda küçük bir Anadolu şehrinin meşhur pastanelerinden birinin önündeki masalarda zengin çocuklarının ince uzun şişelerden kahverengimsi bir içeceği kafalarına diktiklerini görüyordum. Sonraları öğrendimki bu Avrupa’lar, Amerika’lardan gelen içeceğin adı, kola imiş. Aradan hayli zaman geçti, kola denilen meşrubatın müşterileri gün geçtikçe artmaya başladı. Merak sardık; biz de günün birinde  fiyakalı şişedeki bu Avrupa malından içme cesaretini gösterdik. Daha ilk yudumda, kelimenin tam manâsıyla, burnumdan geldi. Ağzım yandı, gözlerim sulandı; içtiğime pişman oldum.

Kendi damak zevkimize ve beslenme kültürümüze uygun ayranımız, seyyar satıcılarımızın sırtındaki kocaman ve bir o kadar da sanat eseri olan güzelim ibriklerden bardağa ahenkle akıtılan yerli malı şerbetimiz, limonatamız varken, zoraki alışmaya çalıştığımız bu ‘kola’daki sır; hayranı olduğumuz Batı’dan gelmiş olmasından başka birşey olamazdı. Kendimizi ve kendimizle ilgili ne varsa önyargılı sorguluyor ve neticede beğenmiyorduk fakat Batı’yı ve Batı menşeli herşeyi şeksiz şüphesiz onaylıyorduk.

O yıllarda okullarda, “Yerli malı Türk’ün malı/ Her Türk bunu kullanmalı”yı öğreniyorduk. Sağcısı ve solcusuyla gençliğin ortak sloganlarından birisi olan, “Kahrolsun Amerika”yı haykırırken, yine o yıllarda yurda kaçak olarak giren U.S.A patentli meşhur sigaraların bazen gizli bazen âlenen nasıl rağbet gördüğünü özellikle benim kuşağım iyi bilir.

Bu liste sayfalar dolusu uzar gider. Sadece, “Dünyada sömürenlerin çarkını sömürülenler çeviriyor.” gibi güzel bir sözü biryerlerde okuyunca aklıma kendi yaşadıklarımdan yukarıya aktardığım bazı hatıralarım geldi. Hem sömürüye başkaldıracak hem de sömürenin çarkını çevirmeye devam edeceksiniz... Böylesi çelişkiler yumağına dönüşmüş gündelik hayatımızı ve bir o kadar da çetrefilleşmiş fikir dünyamızı bunca gayretlere rağmen tezatlardan arındırmayı beceremedik. İpin ucunu kaçırmıştık bir kere ve bütün mesele, kaybettiğimizi tekrar bulmak veya ipin ucunu yeniden yakalamakla çözülecekti.

Soğuk Savaş döneminde NATO üyesi konumunda bir ülkeydik ama Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ile de komşuyduk. Ülke olarak bir tarafdan tam da topun ağzındaydık. Taze sütten başkasını bilmeyen bir köylü çocuğu olarak ilkokulda iğrenç bir kokusu ve acaip bir tadı olan süttozunu içtiğimde Amerika’nın da böylece adını duymuş oldum. Öğretmenlerimizden bunun, dostumuz olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bize yardımı olduğunu duymuştuk. Büyüklerimiz de bize o günden itibaren süttozu veren Amerika’yı dost, ideoloji vermeye çalışan Rusya’yı ise düşman olarak bellettiler.

1989’un sonlarına doğru Berlin Duvarı’nın yıkılması ve eski Varşova Paktı’nın dağılmasının neticesi olarak Batı’nın karşısındaki tehdit de ortadan kalkmış oldu. Dostumuz, müttefikimiz olarak bildiğimiz Batı bu sefer silahları bize çevirdi ve bizi yani İslâm’ı yeni düşmanı olarak ilân etti. Ve böylece bizim aptallığımız da ortaya çıkmış oldu... Süttozuyla başlayıp ‘cola’ ile perçinleştiğini zannettiğimiz dostlukla, adeta ensemizde boza pişirilen düşmanlık arasında ciddi manâda fark gözettiğimizden dolayı iyot gibi açığa çıkan bir aptallık!

Galiba bendeniz meramımı tam anlatamadım. Alaeddin Abizi (Ölüm tarihi, 1485/Horasan); “Ağzına helva veren kimse ile ensene tokat atan arasında fark gözettiğin müddetçe kemâle ermiş sayılmazsın” diyerek beş asır sonraki bizim (aptal) hâlimizi en veciz şekilde anlatıyor.

Müthiş bir tesbit: Helva veren ile tokat atan arasında fark gözetmek veya gözetmemek! Meselâ, dün itibariyle Amerika ile Rusya arasında ciddi manâda fark gözetmemizin, ikisi arasında tercihde bulunmamızın bize getirisi ve götürüsünü bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Ve bugün itibariyle A.B.D. ile AB arasında kıskaca alınmış Türkiye, muhataplarından birine ‘helva veren’ diğerine de ‘tokat atan’ diyerek tercihde bulunursa, dünkü musibetlerden ders çıkaramamış ‘aptal’ konumuna düşer. Şayet ‘ağzımıza helva veren’ kadar ‘ensemize tokat atan’ arasında kendi çıkarlarımız açısından fark görmezsek, o  zaman hakikatı kavramış ve  kemâle ermiş olacağız.

Daha dün Bush Amerika’sı bize sopa gösterirken, Avrupa Birliği helva uzatıyordu. Şimdi ise AB, Türkiye’ye dirsek gösterirken, Obama Amerika’sı  helva uzatmağa başladı. Galiba yine helvacıdan yana tercihde bulunacağız. Obama’nın Türkiye ziyareti yine bizim iştahlarımızı kabarttı... Ancak bu tavrımızla biz rüştünü ispat etmiş, yani kemâle ermiş bir toplum olmuş olmuyoruz. Ancak kâmil liderler ve devlet adamları sayesinde bir toplum kemâle erer.



 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Toplumun Kemâle Ermesi
Bu Parantez Açılmalıdır
Ebuzer: Sürgündeki Ülküdaşım
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Toplumun Kemâle Ermesi
Yakup Yurt
SIK SIK SEÇİM, BELÇİKA’DA ZORLAŞTI GEÇİM…
İbrahim Selamet
İHH İnsani Yardım Vakfı
Muhsin Ceylan
Zirveden görünenler
 ve bir istifa
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç