|

Toplumun Kemâle Ermesi
Galiba 1969/70 öğretim yılı idi ve ben lise ikinci sınıf
öğrencisiydim. Babam Almanya’dan izine geldiğinde bana bir
pantolonluk kumaş getirmişti. Kiremit rengine benzer ve
biraz da kalınca bir kumaştı. Her sene takım ellbise
diktirdiğim terzime götürdüm. Adam, benim Almanya’dan gelmiş
pantolonluk kumaşıma; “Bu ne biçim kumaş, pencere perdesine
benziyor” deyince, doğrusu moralim bozulmuş, biraz da her
zaman giyimine özen gösteren benim gururuma dokunmuştu.
“Nasıl olur, bu kumaş Almanya’dan geldi” dedim. Uzatmayalım;
ben o kumaştan dikilen pantolonu çok sevdiğimden dolayı
değil, sırf onun kumaşı Almanya’dan geldiği için giydim.
Normal şartlarda şehirdeki manifaturacının raflarından
öylesi bir kumaşı asla indirtmezdim ama gel gör ki sözkonusu
Almanya olunca akan sular duruyordu... O yıllarda bize
anlatılan bir Almanya vardı ki, oradan ne gelse kaliteli ve
güzel olmalıydı. Doğrusu şu Alman kumaşına dudak büken
terzime de ben o zaman dudak bükmüştüm.
Kavurucu sıcak yaz günlerinde seyyar satıcıların sattıkları
buzlu suyu ya da yerli malı gazozu içmeye alışmış ben, yine
liseli yıllarımda küçük bir Anadolu şehrinin meşhur
pastanelerinden birinin önündeki masalarda zengin
çocuklarının ince uzun şişelerden kahverengimsi bir içeceği
kafalarına diktiklerini görüyordum. Sonraları öğrendimki bu
Avrupa’lar, Amerika’lardan gelen içeceğin adı, kola imiş.
Aradan hayli zaman geçti, kola denilen meşrubatın
müşterileri gün geçtikçe artmaya başladı. Merak sardık; biz
de günün birinde fiyakalı şişedeki bu Avrupa malından içme
cesaretini gösterdik. Daha ilk yudumda, kelimenin tam
manâsıyla, burnumdan geldi. Ağzım yandı, gözlerim sulandı;
içtiğime pişman oldum.
Kendi damak zevkimize ve beslenme kültürümüze uygun
ayranımız, seyyar satıcılarımızın sırtındaki kocaman ve bir
o kadar da sanat eseri olan güzelim ibriklerden bardağa
ahenkle akıtılan yerli malı şerbetimiz, limonatamız varken,
zoraki alışmaya çalıştığımız bu ‘kola’daki sır; hayranı
olduğumuz Batı’dan gelmiş olmasından başka birşey olamazdı.
Kendimizi ve kendimizle ilgili ne varsa önyargılı sorguluyor
ve neticede beğenmiyorduk fakat Batı’yı ve Batı menşeli
herşeyi şeksiz şüphesiz onaylıyorduk.
O yıllarda okullarda, “Yerli malı Türk’ün malı/ Her Türk
bunu kullanmalı”yı öğreniyorduk. Sağcısı ve solcusuyla
gençliğin ortak sloganlarından birisi olan, “Kahrolsun
Amerika”yı haykırırken, yine o yıllarda yurda kaçak olarak
giren U.S.A patentli meşhur sigaraların bazen gizli bazen
âlenen nasıl rağbet gördüğünü özellikle benim kuşağım iyi
bilir.
Bu liste sayfalar dolusu uzar gider. Sadece, “Dünyada
sömürenlerin çarkını sömürülenler çeviriyor.” gibi güzel bir
sözü biryerlerde okuyunca aklıma kendi yaşadıklarımdan
yukarıya aktardığım bazı hatıralarım geldi. Hem sömürüye
başkaldıracak hem de sömürenin çarkını çevirmeye devam
edeceksiniz... Böylesi çelişkiler yumağına dönüşmüş gündelik
hayatımızı ve bir o kadar da çetrefilleşmiş fikir dünyamızı
bunca gayretlere rağmen tezatlardan arındırmayı beceremedik.
İpin ucunu kaçırmıştık bir kere ve bütün mesele,
kaybettiğimizi tekrar bulmak veya ipin ucunu yeniden
yakalamakla çözülecekti.
Soğuk Savaş döneminde NATO üyesi konumunda bir ülkeydik ama
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ile de komşuyduk.
Ülke olarak bir tarafdan tam da topun ağzındaydık. Taze
sütten başkasını bilmeyen bir köylü çocuğu olarak ilkokulda
iğrenç bir kokusu ve acaip bir tadı olan süttozunu içtiğimde
Amerika’nın da böylece adını duymuş oldum.
Öğretmenlerimizden bunun, dostumuz olan Amerika Birleşik
Devletleri’nin bize yardımı olduğunu duymuştuk. Büyüklerimiz
de bize o günden itibaren süttozu veren Amerika’yı dost,
ideoloji vermeye çalışan Rusya’yı ise düşman olarak
bellettiler.
1989’un sonlarına doğru Berlin Duvarı’nın yıkılması ve eski
Varşova Paktı’nın dağılmasının neticesi olarak Batı’nın
karşısındaki tehdit de ortadan kalkmış oldu. Dostumuz,
müttefikimiz olarak bildiğimiz Batı bu sefer silahları bize
çevirdi ve bizi yani İslâm’ı yeni düşmanı olarak ilân etti.
Ve böylece bizim aptallığımız da ortaya çıkmış oldu...
Süttozuyla başlayıp ‘cola’ ile perçinleştiğini zannettiğimiz
dostlukla, adeta ensemizde boza pişirilen düşmanlık arasında
ciddi manâda fark gözettiğimizden dolayı iyot gibi açığa
çıkan bir aptallık!
Galiba bendeniz meramımı tam anlatamadım. Alaeddin Abizi
(Ölüm tarihi, 1485/Horasan); “Ağzına helva veren kimse ile
ensene tokat atan arasında fark gözettiğin müddetçe kemâle
ermiş sayılmazsın” diyerek beş asır sonraki bizim (aptal)
hâlimizi en veciz şekilde anlatıyor.
Müthiş bir tesbit: Helva veren ile tokat atan arasında fark
gözetmek veya gözetmemek! Meselâ, dün itibariyle Amerika ile
Rusya arasında ciddi manâda fark gözetmemizin, ikisi
arasında tercihde bulunmamızın bize getirisi ve götürüsünü
bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Ve bugün itibariyle A.B.D.
ile AB arasında kıskaca alınmış Türkiye, muhataplarından
birine ‘helva veren’ diğerine de ‘tokat atan’ diyerek
tercihde bulunursa, dünkü musibetlerden ders çıkaramamış
‘aptal’ konumuna düşer. Şayet ‘ağzımıza helva veren’ kadar
‘ensemize tokat atan’ arasında kendi çıkarlarımız açısından
fark görmezsek, o zaman hakikatı kavramış ve kemâle ermiş
olacağız.
Daha dün Bush Amerika’sı bize sopa gösterirken, Avrupa
Birliği helva uzatıyordu. Şimdi ise AB, Türkiye’ye dirsek
gösterirken, Obama Amerika’sı helva uzatmağa başladı.
Galiba yine helvacıdan yana tercihde bulunacağız. Obama’nın
Türkiye ziyareti yine bizim iştahlarımızı kabarttı... Ancak
bu tavrımızla biz rüştünü ispat etmiş, yani kemâle ermiş bir
toplum olmuş olmuyoruz. Ancak kâmil liderler ve devlet
adamları sayesinde bir toplum kemâle erer.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Toplumun
Kemâle Ermesi
Bu
Parantez Açılmalıdır
Ebuzer:
Sürgündeki Ülküdaşım
SAYFA
BASI
|