|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
Zalimler
Dünyasının Mazlûmları
Dünyadaki günlük gelişmeleri, hadiseleri mümkün
olduğunca takip etmeğe çalışmama rağmen,
ele aldığım konuları klasik “köşe
yazarı” yaklaşımı ve şablonuyla sınırlamak
istemiyorum. Arzu ettiğim ve hedeflediğim şey;
birçok olayın sebebi, çıkış noktası
olan bir konuyu sınırlı da olsa, zaman aşımına
uğramayacak şekilde irdelemek, izah etmektir. Başka
bir ifadeyle, hem hadiselerin, hem de bilgilerin ana kaynaklarına
inebildiğimiz taktirde, tesbit ve yorumlarımızda,
istikamet belirlememizde, hem yazar hem de okuyucu olarak, işimiz
daha da kolaylaşarak yanlışlarımız en
aza indirgenebilir.
Günümüz insanının zamanını çalan ve
aklını çelen o kadar çok gelişmeler, olaylar
ve konular varki.... Hem dikkatli hem de seçici olmak
mecburiyetindeyiz. Herşeyi bilmek, her konuda söz sahibi
olmak gibi bir gülünç hataya düşmekten kendimizi alıkoyabilmemiz
gerekir. Çıkış noktamızı ve
hedefimizi henüz daha belirleyememişsek, ormanlık
alanda kaybolabiliriz. Bu “ormanlık alan”, belki
ormandaki ağaçların sayısına denk fikir,
görüş, teklif, olay, haber, yönlendirme ve ikna
metodları ve sunulan tüketim malzemelerinin bizi çepeçevre
kuşattığı ortamdır. Olayların çarpıtıldığı,
kitleler üzerinde ikna edici ve yönlendirici özelliğe
sahip olarak takdim edilen insanların tabiiliği
saklanarak, ilahlaştırıldığı,
dinlerin istismar edildiği, insanlığın
binlerce yılda meydana getirdiği çokkültürlülüğün
yerine tek kültürlü (monokultur) bir dünya hâkimiyetinin
hedeflendiği bir zaman ve ortamda hem kendimizin, hem de
bizden sonraki nesillerimizin tesir altında kalmaması,
şaşmaması ve şaşırmaması için
azami gayret ve dikkat göstermek mecburiyetindeyiz.
Bu mecburiyet herşeyden önce insan olmamızdan
kaynaklanan bir mesuliyettir. Onun ötesinde, kendisini tanrı
yerine koyarak “ilah” ilan ederken, kendi yaptıklarına
(Cahiliye devrinde olduğu gibi) kendisi tapan bir
medeniyet anlayışına karşılık,
insanlığını Yaratan’a kullukta gören ve
tek yaratıcının Allah olduğuna inanan bir
İslami Medeniyet’e mensup olmaktan kaynaklanan
sorumluluğumuz da var. Irk ve ülke farkı gözetmeksizin
tüm müslümanları veya müslüman ülkeleri “Yeşil
Kuşak” ekseninde, kontrol ve denetim altına alınması
gereken düşman olarak gören, “Öncü Medeniyet”
cephesinden yapılan fizikî ve fikrî saldırılarla
da karşı karşıya olduğumuz herkesin
malumudur. Demmek ki gücü elinde tutanların yeni inanç
normlarını da kabullenme tehditiyle karşı
karşıyayız.
Erich Fromm, “Asırlardan beri üstün teknolojisi ve
belli başlı düşünce sistemlerini sanayileşmemiş
ülkelere ihraç eden batılı insan, dünya
hakimiyetini kaybetmeye başladığını görünce,
dünyanın tamamını kendi Batılı dünyasına
adapte etmeğe çalışıyor”
demektedir.Yazar, bu gelişmeyi Hıristiyanlığın
ilk yayılma dönemleriyle kıyaslamaktadır:
“Roma’dan dinsiz Avrupa’ya Hıristiyanlık yayıldığında,
siyasi gücünü kaybetmesine rağmen, Roma kültürü, düşünce
biçimi ve teşkilatlanma şekli yabancı
topraklarda kök saldı.” Fransız, İngiliz,
İspanyol, Hollanda, Belçika ve Portekiz gibi dünkü sömürgecilerin,
A.B.D gibi bugünkü işgalcilerin girdikleri ülkelere
baktığımızda, aynı neticeleri görürürüz:
Fransız veya İngiliz diliyle beraber onların
hayat tarzlarını, kültürel değerlerini ve
hatta askeri teşkilat yapısını büyük çapta
benimsemiş milletler...
Dün onların işgal gerekçesi ne idiyse, bugünkülerin
de aynıdır: Demokrasi, insan hakları, medeniyet
v.s... A.B.D’nin Afganistan ve Irak’a girişi de aynı
gerekçelere dayanıyordu. Bundan sonra işgal
edecekleri ülkelere de aynı sebeplerle girecekler: Biz
islah etmeğe geldik(!)... Henüz daha insanlığını yitirmemiş
insanların ve mazlum milletlerin tüm protestolarına
rağmen, hâlâ aynı pişkinlikle gerekçelerini
tekrarlamaya devam ediyorlar. Kuran-ı Kerim’in,
“Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği
zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.(Bakara Sûresi,
Âyet 11)” tesbitiyle A.B.D gibi ülkelerin konumu ne kadar
da örtüşüyor....
Beyinlerin işgali, toprakların işgalinden daha
tehlikelidir. Nitekim birçok sömürgeci/işgalci güçler
zamanla o toprakların beyinleri işgal edilememiş
insanları tarafından kovulmuşlardır.Türkiye,
sıradan bir ülke değildir. Tarihi, coğrafik
konumu ve insan potensiyeliyle dünya siyasetine oynayanların
hep göz diktiği bir İslâm ülkesidir. Dünya
siyasetinde kilit rol oynayabilecek bir özelliğe
sahiptir. Onun için bilhassa Türk insanı üzerine
sinsice yatırım yapan ülkelerin sayısı
hayli kabarıktır. Kendi kültürel zenginliklerinden
haberdar olmayan insanlar, baba servetinine sahip çıkmayan
veya başkalarına peşkeş çeken hayırsız
evlatlar gibidirler. Şimdi bizim aydınlanma ve aydınlatma
zamanımızdır. Ama önce kendimizi aydınlatmamızla
işe koyulmalıyız. Hayatımızı
anlamlı kılan, bize manevi ve milli enerji
pompalayan kaynaklarımızı iyi bellemeliyiz.
Ancak bundan sonra dışarıya, başkalarına
bakışımız ve yaklaşımımız
daha da sağlamlaşabilir. Artık kendi ülkemizi
ve bölgemizi bir Türk insanı gözüyle görmeli, tanımalıyız.
İlerlemiş sanayi toplumunun geldiği seviyeyi de
onların düşünürlerinden dinlersek, belki birtakım
sevdalanmış Batıcılarımızın
ayaklarının yere değmeseine, henüz daha süper
güçlerin hazırladıkları seneryoları
kavrayamamış genç beyinlere vesile olabiliriz:
“İkinci sanayi devriminin yeni toplumunda şahsiyetcilik
yoktur artık. İnsan yabancılaşmaya yenik düşmüştür.
İnsan, azami imalat, azami tüketim ve asgari yıpranma
kurallarına göre programlanmıştır. Batılı
insan, monotonlaşan hayatdan kurtulmanın çarelerini,
uyuşturucu ve seks de dahil, her türlü tüketimde
aramaktadır. (Erich Fromm, Humanismus als reale Utopie,
s. 60). Fromm, bu ileri görüşlü tesbitlerini bundan
takriben 35 sene önce yaparken, yukarıda adı geçen
kitabında ‘yabancılaşma’dan putlaşmayı,
insanın kendi yarattığı putlara
tapmayı da misâllerle açıklamaktadır.
Gittikçe maneviyattan uzaklaşan sanayileşmiş
toplumlarının psikolojik rahatsızlıkları
bize de sirayet etmektedir. Bunun panzehiri; kabilecilik dar görüşlülüğünden
uzak, halkımızın tamamını kucaklayan
millî şuur ve töreci din bağnazlığından
uzak küre çaplı islâmî anlayıştır.
Milletimize yeri doldurulamayacak bu hizmeti sunabilecek
olanlar ise; fikrî gıdasını ana kaynaklarımızdan
almış, dünya gerçeklerini idrak edebilmiş aydınlarımızdır.
Belki de insanlık tarihinin hiçbir döneminde insanoğlu
şimdiki derecede bunalmamış, bunaltılmamıştı.
Sanki buhranlı bir ortamda insanî değerlerimiz gün
geçtikçe buharlaşarak insan olan kendimizden uzaklaşıyoruz.
Daha çok sahip olma ihtirası, imkân sahiplerinin daha
da güçlenip zalimleşmesine zemin hazırlarken,
ezilenleri daha da mazlûmlaştırmaktadır.
Ezilen, sömürülen insanın bu ‘mazlûm’ noktasına
gelmesinin neticelerini, Irak, Afganistan, Filistin ve Çeçenistan
gibi ülkelerde dehşet verici tepkilerle görmekteyiz.
Temenni etmemekle beraber, belki de zalimlerin zalimlikleri,
insanlığı Hz. Ali’nin veciz sözündeki
noktaya doğru sürüklemektedir:
“Mazlûmun zalimden öc alacağı gün, zalimin mazlûma
zulmettiği günden daha çetindir.”
Zalime fırsat verilmediği ve mazlûm hakkının
gözetildiği bir dünya temennisiyle...
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|