|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 21.30
"türkshow'da"
Zümre Diktatörlüğü
Veya
Bizim Herodianlar
General ve daha aşağı rütbelerde
asker kökenliler, Prof., Doç. ve Dr. etiketli
akademisyenler, tanınmış gazeteciler, siyasetçiler ve daha
kimlerin adının karıştığı, “siyasî iktidarı devirmek için
çete oluşturma” hadisesinde isimler üzerinde teker teker
durmayacağımız gibi, yapılan suçlamalar karşısında haklı
veya haksızı tesbit etmek de bizim “kaplama alanı”mızın
dışında kalır. Polisin bu operasyona niçin Türk tarihinde,
yeniden tarih sahnesine çıkışımızı simgeleyen, “Ergenekon”un
adını verdiğini de sorgulamayacağız. Asıl sorgulamak
istediğimiz mesele; azınlık bir zümrenin çoğunluklar
üzerindeki tahakkûmu veya diktatörlüğüdür.
Ekmek değil, ideoloji kavgası
Türkiye gibi yüksek orandaki işsizlik ve bögelerarası
kalkınmışlıktaki derin uçurumların olduğu bir ülkede sosyal
çalkantıların vesile olduğu siyasî istikrarsızlık, eşyanın
tabiatına uygun bir gelişme olarak görülür. Fakat insanı
şaşırtan, belki de sadece bize mahsus bir özelliktir bu:
Bizim çatışma kültürümüzün özünü aş, iş, adalet arayışı
değil, emrine amade olduğumuz ideolojilerimiz
oluşturmaktadır. Bir zamanlar ülkenin fakir-fukara gençliği,
işçisi ve öğrencisiyle ya, “Sosyalist Türkiye” ya da,
“Milliyetçi Türkiye” için kavga ediyor, mücadele
veriyorlardı. 1990’lı ve 2000’li yılların Türkiye’sinde
Laik-Antilaik çekişmesi dünkü ideolojik saplantılarımızın
yerini aldı. Burada laikliği savunanların karşısında,
“şeriat isterük!” diyenler yok! Tam tersine muhafazakâr
kesim, Batı’daki laikliğin ülkemizde de can-ı gönülden
uygulanmasını istiyor ama onlara kulak asan, dinleyen kim...
Meydanlara toplanan ve toplatılanlar hep bir ağızdan,
“Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganlarıyla şırınga
edilen bir “tehlike”ye dikkat çekiyorlar.
Bu çekişmede ideolojik milliyetçiler ise, (şimdilik) “arazi
olmak”ı bir metot veya taktik olarak tercih ettikleri
kanaatindeyim. Bugün “muhafazakârlar”ın, topyekün
sekülarist, Kemalist, sosyalistlerin hedef tahtası haline
geldiği Türkiye’de daha dün aynı güruh, milliyetçilere
oklarını yöneltmişti. Bunun yarın yine öyle olma ihtimalinin
yüksek olduğu unutulmamalıdır. İktidar partisine karşı
parlemanto içi ve dışı muhalefet, işsize iş, aça aş diye
sokaklara dökülmüyor, çete iddianamelerinde olduğu gibi,
hükümeti bu ve benzeri sebeplerden devirmeye kalkmıyor!...
“Laiklik elden gidiyor!” vaveylasıyla ülke, yarım kalan bir
ideolojik hesaplaşma ortamına doğru hızla sürükleniyor.
İşsizlik, yolsuzluk veya geçim derdinin sebebiyet verdiği
halk yığınlarının sokaklara dökülmesi değildir bizdeki
kavga... Tam tersine; kendisini ve yedi sülalesini dünya
nimetleriyle teminat altına almışların yürüttükleri kavgadır
bu!
Türkiye’de millî hâkimiyet hiçbir zaman ve devirde kayıtsız
şartsız ve kesintisiz milletin olmadı. Tam tersine; şartlı
ve tanklı demokratik hayatımız rütbeli, rütbesiz devlet
memurlarının tahakkûmu altında olmuştur. Merkez, çevreye hep
taşra ve taşralı gözüyle baktı ki, o bakış; halka tepeden
bir bakıştır. Merkezdekilerin gözünde onlar, “kırsal
kesim”den olanlar ve gelenlerdirler. Onlar, sadece idare
edilmeye layık, hatta mahkûm idiler. İdare eden merkeziyetçi
olmalı, merkezde kalmalı, idare edilen ise konum ve durum
itibariyle taşralı kalmalıydı. Taşralı yerinde durmayınca
taşlar yerinden oynadı ve dengeler altüst oldu: Çevre
merkeze akın etti. Daha düne kadar idare edilenler, idare
edenlerin yerini dar etmeye başlayınca, ideolojik
sermayesini aslında Sovyet Rusya’nın çöküşüne çeyrek kala
tüketmiş olanların imdadına, İslâm’ı yeniden keşfeden
vatandaşları yetişti; teze anti tez: Türkiye laiktir, laik
kalacak!...
Elit Zümre hâkimiyeti
Hattızatında Lenin, Marks veya Mao gibilerinin
posterlerini protesto yürüyüşlerinde taşıdıklarına şahit
olduğumuz ve alıştıklarımız, bu sefer Atatürk’ün arkasına
sığınarak haykırıyorlardı: Türkiye laiktir, laik
kalacak!.... Padişahlıktan kurtulan bu millet, cumhuriyet
Türkiye’sinin ilk yıllarında “1.Adam” Atatürk’ün ve
ölümünden sonra da, “2.Adam” olarak İnönü’nün pek de
demokratik olmayan usûlleriyle yönetildiler. Kökleri Osmanlı
dönemine dayanan yenilikçi elitimiz, Cumhuriyet Türkiyesi’ni
çağdaş medeniyet seviyesine taşımak için neredeyse bin
yıllık kültürel hayatımızı silbaştan şekillendirmeğe
kalkışırken, hedefe götürebileceklerine inandıkları her yol
ve metodu mübah saydılar. Anadolu’nun milliyetçi-muhafazakâr
insanı Mustafa Kemal Atatürk’ü neredeyse bir efsane
kahramanı gibi telakki ederken, O’nun “Muasır Medeniyet”
misyonunu yüklenenen seçkinlerimizin etkili ve yetkilileri,
dayatma ve dikta yoluyla halkı “medenileştirmek” için
mücadele vermişler. Cumhuriyet neslinin ilklerinden, ilim ve
düşünce hayatımızın önde gelenlerinden birisi, 27 Mayıs 1960
ihtilalinin de darbesini yemiş olan Prof. Ali Fuat
Başgil’in, “Milletler bir diktatörün zulmüne dayanabilir ama
bir zümrenin diktatörlüğüne dayanamaz (Cevdet Akçalı, Yeni
Şafak, 23.3.08)” tesbiti, herşeyden önce bir Türkiye
gerçeğini en veciz şekliyle terennüm etmektedir.
Herodian aydınlar
Prof. Orhan Türkdoğan, Arnold Toynbee’nin tarifindeki
herodian aydın tipinin bizdeki yansımasını şöyle anlatıyor:
“Türk toplumunun 1730’lardan itibaren Batılılaşma sürecine
itilmesinde herodian aydın tipi, toplumsal bir aktör olarak
rol oynamış, halkı ile bütünleşememiş, sadece kendi dünya
görüşü ve idiomunun ürünü olan yenileşme sürecini
başlatmıştır (Prof. Dr. O. Türkdoğan, Türk Toplumundaki
Aydın Sınıfının Anatomisi, s.82)” Türkiye gündeminden hiç
düşmeyen, hele hele bugünlerde yazımızın girişinde temas
ettiğimiz “aydınlar çetesi” soruşturmasıyla doruk noktasına
ulaşan ideolojik savaşı ve aktörlerini, ilim
adamlarımızından yukarıya
aktardığımız alıntılar çerçevesinde değerlendirilmesi
gerekir düşüncesindeyim. İlim ve düşünce hayatımızın
ilklerinden bir başka mümtaz cumhuriyet münevveri Prof.
Mümtaz Turhan, ismini vermediği halde, milletlerarası büyük
bir şöhreti olan bir sosyal antropolji âlimine atıfta
bulunurak şöyle diyor: “İptidaî bir kavmi medenileştirmek
gayesiyle sadece okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen
iptidaî bir kavim elde etmiş olursunuz. Bu itibarla
milletler arasında kültür ve medeniyet farklarını doğuran,
onların halk tabakaları değil, münevver zümrelerdir.”.
Halbuki bizim aydın zümremize göre geri kalmışlığımızın
yegane sebebi, bir türlü manevî değerlerinden kopmayan halk
tabakalarıydı.
Prof. Turhan devamla, “Hakikatte, Türk halkıyla diğer
medenî milletlerin halk tabakaları arasında bilgi bakımından
büyük bir farkın bulunmamasına mukabil, Türk münevverleriyle
(bazı istisnalara rağmen) Garp münevverleri arasında
uçurumlar kadar derin farklar vardır” diyor. Bu tesbitleri
merhum hoca, ta 1950’li yılların sonlarına doğru yaptığı
dikkate alındığında, o zamandan günümüze Batı dünyasının
aydınıyla bizimkinin arasındaki mesafede, bunca zamana
rağmen malesef fazla bir oynama olmadığını görürüz.
Bir toplumun kalkınması kadar geri kalmasının da müsebbibi
aydın zümredir. “Binaenaleyh Türkiye’nin geri kalışının
sebebi, halkının cehaleti değil, münevverlerinin gerek
keyfiyet, gerek kemiyet bakımından, kifayetsiz oluşudur
(Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Garplılaşmanın Neresindeyiz, s.
87)”.
Dinî hassasiyetleri olanların çağdaş olması, bu zihniyete
göre mümkün değildi. Onun için, bu özelliklere sahip,
taşralı okumuş yazmış kesim, merkezden uzak tutulmalı; kilit
noktalara nüfuz edememeliydiler. Bugünlerde koparılan
kızılca kıyametlerin altında yatan asıl sebep bu, gerisi ise
bahane ve teferruattır! Bu mücadeleyi er veya geç bu milleti
millet yapan değerleri hazmedemeyen “herodian”lar kaybedecek
ama gelişen ve değişen dünya gerçeklerine sırtını dönmüş,
istikbali mazide arayan “zeolat”lar da kazanamayacaktır.
Özür:
Ülkemizdeki son gelişmelere bir ışık tutma gayesiyle kaleme
aldığımız bu yazıya öncelik vermek kanaatine hasıl
olduğumuzdan dolayı, “İslam’ı Avrupalılaştırmak, ya
da...” başlıklı yazımızın ikinci bölümünü bundan sonraya
bıraktık. Bunun için siz okuyucularımızdan özür diliyorum.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Zümre
Diktatörlüğü Veya Bizim Herodianlar
İslâm’ı
Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler
ve Halk
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|