A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de



Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 21.30

"türkshow'da"



Zümre Diktatörlüğü
Veya
Bizim Herodianlar


      General ve daha aşağı rütbelerde asker kökenliler, Prof., Doç. ve Dr. etiketli akademisyenler, tanınmış gazeteciler, siyasetçiler ve daha kimlerin adının karıştığı, “siyasî iktidarı devirmek için çete oluşturma” hadisesinde isimler üzerinde teker teker durmayacağımız gibi, yapılan suçlamalar karşısında haklı veya haksızı tesbit etmek de bizim “kaplama alanı”mızın dışında kalır. Polisin bu operasyona niçin Türk tarihinde, yeniden tarih sahnesine çıkışımızı simgeleyen, “Ergenekon”un adını verdiğini de sorgulamayacağız. Asıl sorgulamak istediğimiz mesele; azınlık bir zümrenin çoğunluklar üzerindeki tahakkûmu veya diktatörlüğüdür.

Ekmek değil, ideoloji kavgası

Türkiye gibi yüksek orandaki işsizlik ve bögelerarası kalkınmışlıktaki derin uçurumların olduğu bir ülkede sosyal çalkantıların vesile olduğu siyasî istikrarsızlık, eşyanın tabiatına uygun bir gelişme olarak görülür. Fakat insanı şaşırtan, belki de sadece bize mahsus bir özelliktir bu: Bizim çatışma kültürümüzün özünü aş, iş, adalet arayışı değil, emrine amade olduğumuz ideolojilerimiz oluşturmaktadır. Bir zamanlar ülkenin fakir-fukara gençliği, işçisi ve öğrencisiyle ya, “Sosyalist Türkiye” ya da, “Milliyetçi Türkiye” için kavga ediyor, mücadele veriyorlardı. 1990’lı ve 2000’li yılların Türkiye’sinde Laik-Antilaik çekişmesi dünkü ideolojik saplantılarımızın yerini aldı. Burada laikliği savunanların karşısında, “şeriat isterük!” diyenler yok! Tam tersine muhafazakâr kesim, Batı’daki laikliğin ülkemizde de can-ı gönülden uygulanmasını istiyor ama onlara kulak asan, dinleyen kim... Meydanlara toplanan ve toplatılanlar hep bir ağızdan, “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganlarıyla şırınga edilen bir “tehlike”ye dikkat çekiyorlar.

Bu çekişmede ideolojik milliyetçiler ise, (şimdilik) “arazi olmak”ı bir metot veya taktik olarak tercih ettikleri kanaatindeyim. Bugün “muhafazakârlar”ın, topyekün sekülarist, Kemalist, sosyalistlerin hedef tahtası haline geldiği Türkiye’de daha dün aynı güruh, milliyetçilere oklarını yöneltmişti. Bunun yarın yine öyle olma ihtimalinin yüksek olduğu unutulmamalıdır.  İktidar partisine karşı parlemanto içi ve dışı muhalefet, işsize iş, aça aş diye sokaklara dökülmüyor, çete iddianamelerinde olduğu gibi, hükümeti bu ve benzeri sebeplerden devirmeye kalkmıyor!... “Laiklik elden gidiyor!” vaveylasıyla ülke, yarım kalan bir ideolojik hesaplaşma ortamına doğru hızla sürükleniyor. İşsizlik, yolsuzluk veya geçim derdinin sebebiyet verdiği halk yığınlarının sokaklara dökülmesi değildir bizdeki kavga... Tam tersine; kendisini ve yedi sülalesini dünya nimetleriyle teminat altına almışların yürüttükleri kavgadır bu!

Türkiye’de millî hâkimiyet hiçbir zaman ve devirde kayıtsız şartsız ve kesintisiz milletin olmadı. Tam tersine; şartlı ve tanklı demokratik hayatımız rütbeli, rütbesiz devlet memurlarının tahakkûmu altında olmuştur. Merkez, çevreye hep taşra ve taşralı gözüyle baktı ki, o bakış; halka tepeden bir bakıştır. Merkezdekilerin gözünde onlar, “kırsal kesim”den olanlar ve gelenlerdirler. Onlar, sadece idare edilmeye layık, hatta mahkûm idiler. İdare eden merkeziyetçi olmalı, merkezde kalmalı, idare edilen ise konum ve durum itibariyle taşralı kalmalıydı. Taşralı yerinde durmayınca taşlar yerinden oynadı ve dengeler altüst oldu: Çevre merkeze akın etti. Daha düne kadar idare edilenler, idare edenlerin yerini dar etmeye başlayınca, ideolojik sermayesini aslında Sovyet Rusya’nın çöküşüne çeyrek kala tüketmiş olanların imdadına, İslâm’ı yeniden keşfeden vatandaşları yetişti; teze anti tez: Türkiye laiktir, laik kalacak!...

Elit Zümre hâkimiyeti

Hattızatında Lenin, Marks veya Mao gibilerinin posterlerini protesto yürüyüşlerinde taşıdıklarına şahit olduğumuz ve alıştıklarımız, bu sefer Atatürk’ün arkasına sığınarak haykırıyorlardı: Türkiye laiktir, laik kalacak!.... Padişahlıktan kurtulan bu millet, cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarında “1.Adam” Atatürk’ün ve ölümünden sonra da, “2.Adam” olarak İnönü’nün pek de demokratik olmayan usûlleriyle yönetildiler. Kökleri Osmanlı dönemine dayanan yenilikçi elitimiz, Cumhuriyet Türkiyesi’ni çağdaş medeniyet seviyesine taşımak için neredeyse bin yıllık kültürel hayatımızı silbaştan şekillendirmeğe kalkışırken, hedefe götürebileceklerine inandıkları her yol ve metodu mübah saydılar. Anadolu’nun milliyetçi-muhafazakâr insanı Mustafa Kemal Atatürk’ü neredeyse bir efsane kahramanı gibi telakki ederken, O’nun “Muasır Medeniyet” misyonunu yüklenenen seçkinlerimizin etkili ve yetkilileri, dayatma ve dikta yoluyla halkı “medenileştirmek” için mücadele vermişler. Cumhuriyet neslinin ilklerinden, ilim ve düşünce hayatımızın önde gelenlerinden birisi, 27 Mayıs 1960 ihtilalinin de darbesini yemiş olan Prof. Ali Fuat Başgil’in, “Milletler bir diktatörün zulmüne dayanabilir ama bir zümrenin diktatörlüğüne dayanamaz (Cevdet Akçalı, Yeni Şafak, 23.3.08)” tesbiti, herşeyden önce bir Türkiye gerçeğini en veciz şekliyle terennüm etmektedir.

Herodian aydınlar

Prof. Orhan Türkdoğan, Arnold Toynbee’nin tarifindeki herodian aydın tipinin bizdeki yansımasını şöyle anlatıyor: “Türk toplumunun 1730’lardan itibaren Batılılaşma sürecine itilmesinde herodian aydın tipi, toplumsal bir aktör olarak rol oynamış, halkı ile bütünleşememiş, sadece kendi dünya görüşü ve idiomunun ürünü olan yenileşme sürecini başlatmıştır (Prof. Dr. O. Türkdoğan, Türk Toplumundaki Aydın Sınıfının Anatomisi, s.82)” Türkiye gündeminden hiç düşmeyen, hele hele bugünlerde yazımızın girişinde temas ettiğimiz “aydınlar çetesi” soruşturmasıyla doruk noktasına ulaşan ideolojik savaşı ve aktörlerini, ilim adamlarımızından yukarıya aktardığımız alıntılar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir düşüncesindeyim. İlim ve düşünce hayatımızın ilklerinden bir başka mümtaz cumhuriyet münevveri Prof. Mümtaz Turhan, ismini vermediği halde, milletlerarası büyük bir şöhreti olan bir sosyal antropolji âlimine atıfta bulunurak şöyle diyor: “İptidaî bir kavmi medenileştirmek gayesiyle sadece okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen iptidaî bir kavim elde etmiş olursunuz. Bu itibarla milletler arasında kültür ve medeniyet farklarını doğuran, onların halk tabakaları değil, münevver zümrelerdir.”. Halbuki bizim aydın zümremize göre geri kalmışlığımızın yegane sebebi, bir türlü manevî değerlerinden kopmayan halk tabakalarıydı.

Prof. Turhan devamla,  “Hakikatte, Türk halkıyla diğer medenî milletlerin halk tabakaları arasında bilgi bakımından büyük bir farkın bulunmamasına mukabil, Türk münevverleriyle (bazı istisnalara rağmen) Garp münevverleri arasında uçurumlar kadar derin farklar vardır” diyor. Bu tesbitleri merhum hoca, ta 1950’li yılların sonlarına doğru yaptığı dikkate alındığında, o zamandan günümüze Batı dünyasının aydınıyla bizimkinin arasındaki mesafede, bunca zamana rağmen malesef fazla bir oynama olmadığını görürüz.  

Bir toplumun kalkınması kadar geri kalmasının da müsebbibi aydın zümredir. “Binaenaleyh Türkiye’nin geri kalışının sebebi, halkının cehaleti değil,  münevverlerinin gerek keyfiyet, gerek kemiyet bakımından, kifayetsiz oluşudur (Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Garplılaşmanın Neresindeyiz, s. 87)”.

Dinî hassasiyetleri olanların çağdaş olması, bu zihniyete göre mümkün değildi. Onun için, bu özelliklere sahip, taşralı okumuş yazmış kesim, merkezden uzak tutulmalı; kilit noktalara nüfuz edememeliydiler. Bugünlerde koparılan kızılca kıyametlerin altında yatan asıl sebep bu, gerisi ise bahane ve teferruattır! Bu mücadeleyi er veya geç bu milleti millet yapan değerleri hazmedemeyen “herodian”lar kaybedecek ama gelişen ve değişen dünya gerçeklerine sırtını dönmüş, istikbali mazide arayan “zeolat”lar da kazanamayacaktır.

Özür:
Ülkemizdeki son gelişmelere bir ışık tutma gayesiyle kaleme aldığımız bu yazıya öncelik vermek kanaatine hasıl olduğumuzdan dolayı, “İslam’ı Avrupalılaştırmak, ya da...” başlıklı yazımızın ikinci bölümünü bundan sonraya bıraktık. Bunun için siz okuyucularımızdan özür diliyorum.


 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Zümre Diktatörlüğü Veya Bizim Herodianlar
İslâm’ı Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler ve Halk
Hüseyinleşmek (3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak

Hüseyinleşmek (2):
Hayatın İki Tezatı

Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi Dinamitlemek
Treni Yine Kaçırdık
Görmemişin Oğlu
Aşk Medeniyeti
Türk Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl Bir Türkiye?
Bölünen Benim, Memleket Değil!
Yeni Bir Dönem Başlarken
Savunma Hattındaki Türkler
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Zümre Diktatörlüğü
Veya
Bizim Herodianlar
Yakup Yurt
Sisli havada siyaset
Muhsin Ceylan
Nesneleştirilen Öznelerden biri Marco…
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
İbrahim Selamet
Zincirden kolyeler
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç