|
FİKİR
MEYDANI Orhan
Aras
|
|
|
ORARAS@aol.com
|
KIRMIZI GÜL
Ezel bahar olmayınca
Kırmızı gül bitmez imiş
Kırmızı gül bitmeyince
Sefil bülbül ötmez imiş
Hatayi
Önce sağa, sonra sola baktı. Birşeyler arar gibiydi. Eliyle
kalın camlı gözlüğünü düzeltti. Yürüdüğümüz daracık toprak
yolun sol tarafında dört tane kırmızı gül vardı.Bir karış
boyları ile etraflarına dökülmüş sapsarı ağaç yapraklarının
içinde adeta boğulmuşlardı. Sonbahara rağmen renkleri hala
solmamıştı.O, gülleri görünce adımlarını hızlandırdı ve
güllerin yanına varınca iki büklüm oldu, güllere doğru
eğildi. Eğilirken bembeyaz saçları öne doğru döküldü. Bir
eliyle ortadaki gülün dibinden tuttu. Gül inat edip yerinden
kopmuyordu. Sertçe çekti. Gül toprakla birlikte yerinden
çıktı. Gülün köklerindeki toprağı silkeleyip temizledi sonra
karşıdaki abideye baktı.Kahverenkli mermer taşın ortasında
elleri havada bir kadın resmi vardı. Kadın ölü çocuğunu
havaya kaldırmış, sanki o masum çocuğun dilsiz lanetini
bütün dünyanın üzerine fırlatmak ister gibi durmuştu.
Kadının resminin altında “Hocalı Anıtı” yazıyordu.Elindeki
gülü anıtın önüne bıraktı. Sanki bütün saygısını, sevgisini
bir tek gülle ifade etmek ister gibi bir süre gülün ve
anıtın önünde durup baktı.Nereye baktığını göremiyordum.Ama
onun duruşundan ta uzaklardan, Azerbaycan’ dan bir gönül
dolusu sözü o gülle birlikte Avrupa’ da, garip bir köşede,
günahsız yere şehid edilen insanların hatırasına dikilmiş bu
anıta getirdiğini anlayabiliyordum.
Sonbahar gelince nedense insanı anlatılmaz bir hüzün
sarıyor.Gönül daha hassas, gözler daha da dolu oluyor. Bu
belki de insanın kendi sonunu düşünmesiyle ilgili bir
hadisedir.Ölüm, ayrılık, sevda duyguları insana hüzün vermez
de ne verir? Hele gurbette bir sonbahar mevsimindeyseniz
hüznünüz kat be kat daha da artıyor. Anıtın önünden tek
başına boynu bükük duran kırmızı gül ve anıtın içimize
döktüğü keder, gam duygularıyla geriye dönüyoruz. Den Haag
şehri derin bir sessizlik içine gömülmüş.
Sabah Almanya’ nın Mülheim şehrinden yola çıkarken de
içimizde belli belirsiz bir hüzün vardı. Eski bir su
kulesinden restorana döndürülmüş güzel bir salonda sohbet
ede ede kahvaltımızı yapmıştık. Kahvaltıda kimler yoktu
ki... Azerbaycan’ dan yazar Anar bey, Türkiye’ den şair
Yavuz Bülent Bakiler, yine şair Bekir Salim, Rasim Köroğlu,
Türkmeneli’ inden Prof. Suphi Saatçi, Yine TRT Avaz ve
Türkmeneli televizyon kanallarında sunuculuk yapan ve
gerçekten de Türkçesi ve geniş bilgi birikimiyle herkesin
hayranlığını kazanan Zeynep Köşker, Almanya’ dan Ozan Yusuf
Polatoğlu, Nevşehir Valisi Osman Bey ve hanımı, Kapadokya
Derneği Başkanı Mümin Uluç...
Kahvaltıda Anar Beyle Kerkük’ lü Prof.Suphi Çiftçi
karşılıklı olarak bayatı söylemişler ve bizler de dikkatle
dinlemiştik. Suphi bey mimar olmasına rağmen tam bir hoyrat
ustası... Hoyratların hem Azerbaycan variantını hem de
Kerkük varinatını birlikte söylüyordu. Anar beyin de bayatı
konusunda geniş bilgisi vardı.Ezberindeki birbirinden güzel
bayatıları orda olan herkesi hayretlendirmişti.
Suphi bey bir Bakı bayatısı okumuştu.
“Bekim ağlar,
Şirvan’ ım, Şekim ağlar
Sen öldün men ağladım
Men ölsem be kim ağlar?”
Bu bayatı Bakı’ da birlikte yaşayan ve kimsesi olmayan
iki bacının bayatısı imiş.
Suat bey bu bayatıyı okuyunca bütün gözler Anar beye dönmüştü.O
da bizlere gözlüklerinin ardından sakince bakıyordu.
Biliyordum ki canı pipo çekiyor ama ne yazık ki Almanya’ da
kapalı yerlerde sigara içmek kesinlikle yasaktı. Aniden o da
başladı bayatı okumaya:
“Ezizim yazığam men
Yüreği gazığam men
Men ölsem sene gurban
Sen ölme yazığam men...”
Suphi Saatci bey Anar beyi dinler dinlemez o bayatıya
benzeyen bir başka bayatı okudu:
“Gaşların yay menimçin
Kirpiğin say menimçin
Men ölsem sene gurban
Sen ölsen vay menimçin...”
Sabah sabah niye ölümden bahsediyorduk bilmiyorum. Ama
ölüm de, hayat da yanyanadır ve aralarında incecik bir çizgi
vardır bunu biliyorum. Sonbahar duyguları acaba onların da
mı yüreklerine hüzün serpmişti? Ölen yakınlarımı
düşünüyorum, babamı, dedemi, ninemi...Geçmiş bir film
sahnesi gibi gözlerimin önünde beni gurbet elinden alıp
yurdumuza, elimize, obamıza götürüyor.Aklıma annemin sürekli
okuduğu bir bayatı geliyor:
“Bu dağlar ulu dağlar
Çeşmeli sulu dağlar
Burda bir gerip ölüp
Göy kişner, bulut ağlar!“
Gönül
ister ki hic kimse ağlamasın! Hiç kimse gurbette garip
ölmesin ve ayrılıklar bu kadar uzun, bu kadar yakıcı
olmasın!
Dillerimizde bayatı, gözlerimiz dolu dolu restorandan
kalkmıştık.Yolumuz uzun, vaktimiz dardı.Lüks bir VW
minübüsle Hollanda`ya doğru yola çıktık.En önde Anar bey
oturmuş, arkadaki konuşmalara karışmadan sessizce etrafı
süzüyordu.
Aynı gün akşam Hollanda´nın tarihi ve turistik şehri
Amsterdam`da şiir şöleni vardı. Ama önce Den Haag`daki
Azerbaycan Derneği’ ne, ordan da Hocalı anıtını ziyarete
gideceğiz. Yıllardan beridir adeta Azerbaycan’ın Hollanda’
da sesi, nefesi, bayrağı olmuş kardeşlerimiz dernekte
heyecanla bizleri bekliyorlardı.
Almanya- Hollanda sınırını hiç farketmeden geçtik.Sınırı
geçtikten sonra Anar beye doğru seslendim.
-Anar bey Hollanda’ dayız.
Etrafına dikkatlice baktı.
-Ne zaman geçtik Hollanda’ ya? diye sordu.
Trafik tabelaları ve yazılardan başka iki ülke arasında
farklı hiç birşey yoktu.
Bizim başı belalı müslüman devletleri birbirlerinin
sınırlarına vize koymanının yanısıra mayınlar da döşemişler
ki sınırlar daha da güvenli olsun! Daha 65 yıl önce
birbirinin kanına susamış Batı’ lılar ise şimdi topraklarını
bile birbirine katmışlar.
Almanya’ nın dağlık ve ormanlık bölgeleri geride kalmıştı.
Şimdi her yer dümdüz ve kanal doluydu. Hollanda deniz
seviyesinden aşağıda olduğu için denizden içerilere yüzlerce
kanal açarak denizin öfkesini dindirmeğe çalışmışlar.
Küçücük ülkeleri bütün Avrupa’ yı doyuruyor.
Yol boyu kilometrelerce sera tarlaları... Seralarda
birbirinden güzel laleleri, çeşit çeşit çiçekleri , gülleri
eken, sulayan, bakan hep göçmen işçiler… Ülkelerinde
gösteremedikleri çalışkanlıkları burda gösteriyor, diz üste
çökerek sekiz- on saat Hollanda’ lılara sermaye hazırlıyor,
Avrupa’ yı doyuracak olan meyveleri, sebzeleri onlar ekiyor,
topluyor ve kırk yaşında da bellerinden sakatlanıyorlar.
Almanya
sınırından Den Haag şehrine kadar yaklaşık 200 kilometredir.
Şehre kadar yol otobandır ve üç gidiş üç geliş vardır.
Almanya’ nın aksine arabayla Hollanda’ da en yüksek hız
limiti 120 kilometredir. Her bir kilometrede radar vardır ve
trafik cezaları inanılmaz derecede yüksektir.( 20 kilometre
fazla hızın cezasi 150 eurodur) Bu nedenle herkes hemen
hemen aynı tempoda gidiyor. Biz minübiste hem sohbet ediyor
hem de hüznümüzü dağıtmaya çalışıyoruz. Arada bir şiirler
okuyoruz. Zaman zaman Anar bey de bize katılıyor ve Nazım
Hikmet’ ten hatıralar anlatıyor ve şiirler okuyor.
„Ben yoldan geçerken biri
Amca
dese gel içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri”
Anar
bey şiir okumayı kesince Ozan Yusuf Polatoğlu Erzurum’ un
meşhur aşığı merhum Aşık Reyhani’ yi anlatıyor.Onun
şiirlerinden örnekler veriyor.
Sonra bizim ısrarımızla sazsız olarak Aşık Sümmani’ den bir
türkü okuyor.
„Sümmani’ yem kendi kendim okladım
Nasip dağılırken yattım, çukladım
Yarin fikir defterini yokladım
Yazmış defterine ihtiyar beni“
Ozan Arif’ den sonra Avrupa’ da en çok tanınan ve
sevilen yanık sesli
ve çok eski dostum
Ozan Yusuf Polatoğlu’ undan sonra ikisi de atışma dalında
ustalaşmış Bekir Salim’ le Rasim Köroğlu atışmaya başlıyor
ve biraz olsun hüznümüzü dağıtıp bizleri güldürüyorlar.Rasim
bey emekli öğretmen ve usta bir şair.
Her
yıl düzenlenen Konya Aşıklar
Bayramı
yarışmalarında bir kaç yıl üst üste mükafatlar kazanmış.
Bekir Salim ise neşeli, candan,tertemiz yürekli bir dadaş.
Lehçesi bizim lehçeye çok yakın. Sürekli Erzurum’ un
dadaşları üzerine fıkralar anlatıp bizi güldürüyor. Türk
ordusunda binbaşılıktan emekli olmuş. Subay iken Azerbaycan’
da da asker olarak hizmet etmiş. Azerbaycan’ ı iyi tanıyor
ve çok seviyor.Şiir kitapları var ve aynı zamanda da usta
bir ressam. İri yarı olduğu için onu Atsız’ ın Bozkurtlar
romanındaki Yamtar’ a benzetiyor ona Yamtar adını takıyorum.
Benim de kilolu oluşumu çok nazik bir şekilde hatırlatan bir
taşlama ile bana cevap veriyor:
„Sesi has, şiiri has, gardaşlığı has mı has
Bana Yamtar der, hiç aynaya bakmaz Orhan Aras”
Öğleden sorna Den Haag’ a vardık.Denizin kıyısında
kurulmuş ve adı Türkçe ‘Set’ olan bu şehrin bir diğer adı da
Lahey.
Ve dünyaca ünlü Lahey Adalet Mahkemesi de bu şehirde. Den
Haag görkemli, yüksek binaları olan bir şehir değil. Evler
en fazla üç katlı.Kendine has bir mimarisi yok. Caddeleri
sürekli değişiyor.Aniden yıkılan caddelerin yerini yeni
caddeler alıyor. Burda oldukça fazla Türkiyeli göçmen var.
Sadece Iğdır şehrinden 500’ e yakın ev, yani ortalama 2500
Iğdır’ lı olduğu söyleniyor.
Den Haag’ ın kalabalık caddelerden geçip Azerbaycan Kültür
Derneği’ nin olduğu ve çoğunlukla Türklerin yaşadığı caddeye
girdik. Anar bey , büyük Azerbaycan, Türkiye ve Hollanda
bayraklarının asıldığı bir binaya baktı ve
-Dernek orası mı? Diye sordu.
-Evet, deyince münibüste herkes duygulandı. İki kardeş
ülkede saçma nedenlerden uydurulmuş bayrak krizinden sonra
yabancı bir ülkede iki kocaman bayrağımızın yanyana
dalgalanmaları hepimizi duygulandırmıştı.
Münibüsler durur durmaz dernekteki arkadaşlar hemen
etrafımızı çevirdiler.Hepsi sanki sözleşmiş gibi beyaz
gömlek giymiş ve kırmızı kıravatlar
takmışlardı.Kıravtlarındaki ay yıldız dikkatlerden
kaçmıyordı. Sıra ile görüşüp derneğe girdik. Değerli
kardeşim Başkan İlhan Aşkın, yönetim kurulundan Muharrem ve
diğerleri etrafımızda dört dönüyorlardı.Hemen çaylarımızı
getirdiler. Ben ayağa kalkıp kısaca arkadaşları tanıttım: „Eğer
televizyonlarda, gazetelerde Avrupa’ nın herhangi bir
yerinde Azerbaycan’ ın haklarını savunanan, bayrağını
dalgalandıran insanlar gördüyseniz ve ileride de görürseniz,
o işleri görenler işte bu arkadaşlardır. Bunların çoğu
Azerbaycan’ ı hiç görmemişlerdir. Türkiye’ de veya burada,
Hollanda’ da dünyaya gelmişlerdir, ama yürekleri Azerbaycan
sevdası ile doludur.“ Dedim.
Sonra sıra ile Anar bey, Yavuz Bülent Bakiler ve Nevşehir
valisi Osman bey konuştular. Anar bey gördüklerinden çok
duygulanmıştı. „ Burada, Avrupa’ nın merkezinde
vatanımızın böyle oğullarının olması beni çok sevindirdi ve
duygulandırdı,“ dedi. Yavuz Bülent Bakiler ise duvarda
asılı bir halıyı gösterdi ve „Bakın buraya kadar dünyanın
en büyük şairlerinden biri olan Genceli Nizami’ yi
getirmişsek, bu birgün kültürümüzü de buralarda en iyi
şekilde temsil edeceğimizin bir göstergesidir,“ dedi.
Vaktimiz azdı. Çaylarımızı içip yola koyulduk.Avrupa’ da ilk
defa dikilen Hocalı Anıtı’ na gittik. Den Haag’ da olan ve
derneğe davet edilmiş
basın mensupları da bizimle birlikte gelmişlerdi. Anıtın
yanına vardığımızda Anar bey yakınlarda gül satılan bir
dükkanın olup olmadığını sordu. Ne yazık ki yakınlarda
yoktu. O, ülkemizin bir aksakalı sıfatıyla hepimizden öne
geçti ve yolun sol tarafında sıralanmış kırmızı güllere
doğru yürüdü. O güllere doğru eğilirken ben yanıbaşındaydım
ve dilimde bir bayatı vardı :
„Gül menem
Bülbül menem, gül menem
Vetenden ayrı kaldım
Gurbette men gülmenem“
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
BAHTiYAR
VAHAPZADE
UYUR
İDİK UYARDILAR
GURBET
VE ŞİİR
DÖNÜŞ
BÜYÜK
YAZAR
Kutsal
Anadolu Topraklarında
Size
yakışıyor mu bay Giordano?
Bir
Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Türk
Don Juan'ı
Dedem
Korkut yom verecek
Dinle
küçük adam!
Azerbaycan’da
savaş edebiyatı
Tuna
nehri akmam, diyor
Gül
döksem yollarına
Bir
dostun ölümü
Onlar
söyledi biz de inandık!!!
Bir
roman, bir tesbit ve "Sarı Muallimler"
Bizi
Hangi Dünyada Öldürüyorlar Kardeşler
Çok
acıtıyor değil mi?
Ağlama
Ne Olursun?
İnsanlık
öldü mü?
Balık
Adam
Yüreği
Yaralı Şair, Tofig Abidin
Aman
da beyler kavgadan geldim yorgunum...
Ali
ile Nino hala yaşıyor
Necla
Kelek´in "Yabancı Gelini"
Juan
Goytisolo
Ayna
Dergisi´nin (Der Spiegel) aynası sadece cin ve şeytan
mı gösterir?
Susmak
mı bağırmak mı?
SAYFA
BASI
|