A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  FİKİR MEYDANI

              Orhan Aras  

 

ORARAS@aol.com


 

KIRMIZI GÜL

               Ezel bahar olmayınca
               Kırmızı gül bitmez imiş
               Kırmızı gül bitmeyince
               Sefil bülbül ötmez imiş
                                         Hatayi

Önce sağa, sonra sola baktı. Birşeyler arar gibiydi. Eliyle kalın camlı gözlüğünü düzeltti. Yürüdüğümüz daracık toprak yolun sol tarafında dört tane kırmızı gül vardı.Bir karış boyları ile etraflarına dökülmüş sapsarı ağaç yapraklarının içinde adeta boğulmuşlardı. Sonbahara rağmen renkleri hala solmamıştı.O, gülleri görünce adımlarını hızlandırdı ve güllerin yanına varınca iki büklüm oldu, güllere doğru eğildi. Eğilirken bembeyaz saçları öne doğru döküldü. Bir eliyle ortadaki gülün dibinden tuttu. Gül inat edip yerinden kopmuyordu. Sertçe çekti. Gül toprakla birlikte yerinden çıktı. Gülün köklerindeki toprağı silkeleyip temizledi sonra karşıdaki abideye baktı.Kahverenkli mermer taşın ortasında elleri havada bir kadın resmi vardı. Kadın ölü çocuğunu havaya kaldırmış, sanki o masum çocuğun dilsiz lanetini bütün dünyanın üzerine fırlatmak ister gibi durmuştu. Kadının resminin altında “Hocalı Anıtı” yazıyordu.Elindeki gülü anıtın önüne bıraktı. Sanki bütün saygısını, sevgisini bir tek gülle ifade etmek ister gibi bir süre gülün ve anıtın önünde durup baktı.Nereye baktığını göremiyordum.Ama onun duruşundan ta uzaklardan, Azerbaycan’ dan  bir gönül dolusu sözü o gülle birlikte Avrupa’ da, garip bir köşede, günahsız yere şehid edilen insanların hatırasına dikilmiş bu anıta getirdiğini anlayabiliyordum. 
Sonbahar gelince nedense insanı anlatılmaz bir hüzün sarıyor.Gönül daha hassas, gözler daha da dolu oluyor. Bu belki de insanın kendi sonunu düşünmesiyle ilgili bir hadisedir.Ölüm, ayrılık, sevda duyguları insana hüzün vermez de ne verir? Hele gurbette bir sonbahar mevsimindeyseniz hüznünüz kat be kat daha da artıyor. Anıtın önünden tek başına boynu bükük duran kırmızı gül ve anıtın içimize döktüğü keder, gam  duygularıyla geriye dönüyoruz. Den Haag şehri derin bir sessizlik içine gömülmüş.
Sabah Almanya’ nın Mülheim şehrinden yola çıkarken de içimizde belli belirsiz bir hüzün vardı. Eski bir su kulesinden restorana döndürülmüş güzel bir salonda sohbet ede ede kahvaltımızı yapmıştık. Kahvaltıda kimler yoktu ki... Azerbaycan’ dan yazar Anar bey, Türkiye’ den şair Yavuz Bülent Bakiler, yine şair Bekir Salim, Rasim Köroğlu, Türkmeneli’ inden Prof. Suphi Saatçi, Yine TRT Avaz ve Türkmeneli televizyon kanallarında sunuculuk yapan ve gerçekten de Türkçesi ve geniş bilgi birikimiyle herkesin hayranlığını kazanan Zeynep Köşker, Almanya’ dan Ozan Yusuf Polatoğlu, Nevşehir Valisi Osman Bey ve hanımı, Kapadokya Derneği Başkanı Mümin Uluç...
Kahvaltıda Anar Beyle Kerkük’ lü Prof.Suphi Çiftçi karşılıklı olarak bayatı söylemişler ve bizler de dikkatle dinlemiştik. Suphi bey mimar olmasına rağmen tam bir hoyrat ustası... Hoyratların hem Azerbaycan variantını hem de Kerkük varinatını birlikte söylüyordu. Anar beyin de bayatı konusunda geniş bilgisi vardı.Ezberindeki birbirinden güzel bayatıları orda olan herkesi hayretlendirmişti.
Suphi bey bir Bakı bayatısı okumuştu.
“Bekim ağlar,
Şirvan’ ım, Şekim ağlar
Sen öldün men ağladım
Men ölsem be kim ağlar?”
Bu bayatı Bakı’ da birlikte yaşayan ve kimsesi olmayan iki bacının bayatısı imiş.
Suat bey bu bayatıyı okuyunca bütün gözler Anar beye dönmüştü.O da bizlere gözlüklerinin ardından sakince bakıyordu. Biliyordum ki canı pipo çekiyor ama ne yazık ki Almanya’ da kapalı yerlerde sigara içmek kesinlikle yasaktı. Aniden o da başladı bayatı okumaya:
“Ezizim yazığam men
Yüreği gazığam men
Men ölsem sene gurban
Sen ölme yazığam men...”
Suphi Saatci bey Anar beyi dinler dinlemez o bayatıya benzeyen bir başka bayatı okudu:
“Gaşların yay menimçin
Kirpiğin say menimçin
Men ölsem sene gurban
Sen ölsen vay menimçin...”
Sabah sabah niye ölümden bahsediyorduk bilmiyorum. Ama ölüm de, hayat da yanyanadır ve aralarında incecik bir çizgi vardır bunu biliyorum. Sonbahar duyguları acaba onların da mı yüreklerine hüzün serpmişti? Ölen yakınlarımı düşünüyorum, babamı, dedemi, ninemi...Geçmiş bir film sahnesi gibi  gözlerimin önünde beni gurbet elinden alıp yurdumuza, elimize, obamıza götürüyor.Aklıma annemin sürekli okuduğu bir bayatı geliyor:
“Bu dağlar ulu dağlar
Çeşmeli sulu dağlar
Burda bir gerip ölüp
Göy kişner, bulut ağlar!“
Gönül ister ki hic kimse ağlamasın! Hiç kimse gurbette garip ölmesin ve ayrılıklar bu kadar uzun, bu kadar yakıcı olmasın!

Dillerimizde bayatı, gözlerimiz dolu dolu restorandan kalkmıştık.Yolumuz uzun, vaktimiz dardı.Lüks bir VW minübüsle Hollanda`ya doğru yola çıktık.En önde Anar bey oturmuş, arkadaki konuşmalara karışmadan sessizce etrafı süzüyordu.
 Aynı gün akşam Hollanda´nın tarihi ve turistik şehri Amsterdam`da şiir şöleni vardı. Ama önce Den Haag`daki Azerbaycan Derneği’ ne, ordan da Hocalı anıtını ziyarete gideceğiz. Yıllardan beridir adeta Azerbaycan’ın Hollanda’ da sesi, nefesi, bayrağı olmuş kardeşlerimiz dernekte heyecanla bizleri bekliyorlardı.
Almanya- Hollanda sınırını hiç farketmeden geçtik.Sınırı geçtikten sonra Anar beye doğru seslendim.
-Anar bey Hollanda’ dayız.
Etrafına dikkatlice baktı.
-Ne zaman geçtik Hollanda’ ya? diye sordu.
Trafik tabelaları ve yazılardan başka iki ülke arasında farklı hiç birşey yoktu.
Bizim başı belalı müslüman devletleri birbirlerinin sınırlarına vize koymanının yanısıra mayınlar da döşemişler ki sınırlar daha da güvenli olsun! Daha 65 yıl önce birbirinin kanına susamış Batı’ lılar ise şimdi topraklarını bile birbirine katmışlar.
Almanya’ nın dağlık ve ormanlık bölgeleri geride kalmıştı.
Şimdi her yer dümdüz ve kanal doluydu. Hollanda deniz seviyesinden aşağıda olduğu için denizden içerilere yüzlerce kanal açarak denizin öfkesini dindirmeğe çalışmışlar. Küçücük ülkeleri bütün Avrupa’ yı doyuruyor. Yol boyu kilometrelerce sera tarlaları... Seralarda birbirinden güzel laleleri, çeşit çeşit çiçekleri , gülleri eken, sulayan, bakan hep göçmen işçiler… Ülkelerinde gösteremedikleri çalışkanlıkları burda gösteriyor, diz üste çökerek sekiz- on saat Hollanda’ lılara sermaye hazırlıyor, Avrupa’ yı doyuracak olan meyveleri, sebzeleri onlar ekiyor, topluyor ve kırk yaşında da bellerinden sakatlanıyorlar.

Almanya sınırından Den Haag şehrine kadar yaklaşık 200 kilometredir. Şehre kadar yol otobandır ve üç gidiş üç geliş vardır. Almanya’ nın aksine arabayla Hollanda’ da en yüksek hız limiti 120 kilometredir. Her bir kilometrede radar vardır ve trafik cezaları inanılmaz derecede yüksektir.( 20 kilometre fazla hızın cezasi 150 eurodur) Bu nedenle herkes hemen hemen aynı tempoda gidiyor. Biz minübiste hem sohbet ediyor hem de hüznümüzü dağıtmaya çalışıyoruz. Arada bir şiirler okuyoruz. Zaman zaman Anar bey de bize katılıyor ve Nazım Hikmet’ ten hatıralar anlatıyor ve şiirler okuyor.
Ben yoldan geçerken biri
Amca dese gel içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri”
Anar bey şiir okumayı kesince Ozan Yusuf Polatoğlu Erzurum’ un meşhur aşığı merhum Aşık Reyhani’ yi anlatıyor.Onun şiirlerinden örnekler veriyor. Sonra bizim ısrarımızla sazsız olarak Aşık Sümmani’ den bir türkü okuyor.

„Sümmani’ yem kendi kendim okladım
Nasip  dağılırken yattım, çukladım
Yarin fikir defterini yokladım
Yazmış defterine ihtiyar beni“
Ozan Arif’ den sonra Avrupa’ da en çok tanınan ve sevilen yanık sesl
i ve çok eski dostum Ozan Yusuf Polatoğlu’ undan sonra ikisi de atışma dalında ustalaşmış Bekir Salim’ le Rasim Köroğlu atışmaya başlıyor ve biraz olsun hüznümüzü dağıtıp bizleri güldürüyorlar.Rasim bey emekli öğretmen ve usta bir şair. Her yıl düzenlenen Konya Aşıklar Bayramı yarışmalarında bir kaç yıl üst üste mükafatlar kazanmış. Bekir Salim ise neşeli, candan,tertemiz yürekli bir dadaş. Lehçesi bizim lehçeye çok yakın. Sürekli Erzurum’ un dadaşları üzerine fıkralar anlatıp bizi güldürüyor. Türk ordusunda binbaşılıktan emekli olmuş. Subay iken Azerbaycan’ da da asker olarak hizmet etmiş. Azerbaycan’ ı iyi tanıyor ve çok seviyor.Şiir kitapları var ve aynı zamanda da usta bir ressam. İri yarı olduğu için onu Atsız’ ın Bozkurtlar romanındaki Yamtar’ a benzetiyor ona Yamtar adını takıyorum. Benim de kilolu oluşumu çok nazik bir şekilde hatırlatan bir taşlama ile bana cevap veriyor:
Sesi has, şiiri has, gardaşlığı has mı has
Bana Yamtar der, hiç aynaya bakmaz Orhan Aras”
Öğleden sorna Den Haag’ a vardık.Denizin kıyısında kurulmuş ve adı Türkçe ‘Set’ olan bu şehrin bir diğer adı da Lahey.
Ve dünyaca ünlü Lahey Adalet Mahkemesi de bu şehirde. Den Haag görkemli, yüksek binaları olan bir şehir değil. Evler en fazla üç katlı.Kendine has bir mimarisi yok. Caddeleri sürekli değişiyor.Aniden yıkılan caddelerin yerini yeni caddeler alıyor. Burda oldukça fazla Türkiyeli göçmen var. Sadece Iğdır şehrinden 500’ e yakın ev, yani ortalama 2500 Iğdır’ lı olduğu söyleniyor.
Den Haag’ ın kalabalık caddelerden geçip Azerbaycan Kültür Derneği’ nin olduğu ve çoğunlukla Türklerin yaşadığı caddeye girdik. Anar bey , büyük Azerbaycan, Türkiye ve Hollanda bayraklarının asıldığı bir binaya baktı ve
-Dernek orası mı? Diye sordu.
-Evet, deyince münibüste herkes duygulandı. İki kardeş ülkede saçma nedenlerden uydurulmuş bayrak krizinden sonra yabancı bir ülkede iki kocaman bayrağımızın yanyana dalgalanmaları hepimizi duygulandırmıştı.
Münibüsler durur durmaz dernekteki arkadaşlar hemen etrafımızı çevirdiler.Hepsi sanki sözleşmiş gibi beyaz gömlek giymiş ve kırmızı kıravatlar takmışlardı.Kıravtlarındaki ay yıldız dikkatlerden kaçmıyordı. Sıra ile görüşüp derneğe girdik. Değerli kardeşim Başkan İlhan Aşkın, yönetim kurulundan Muharrem ve diğerleri etrafımızda dört dönüyorlardı.Hemen çaylarımızı getirdiler. Ben ayağa kalkıp kısaca arkadaşları tanıttım: „Eğer televizyonlarda, gazetelerde Avrupa’ nın herhangi bir yerinde Azerbaycan’ ın haklarını savunanan, bayrağını dalgalandıran insanlar gördüyseniz ve ileride de görürseniz, o işleri görenler işte bu arkadaşlardır. Bunların çoğu Azerbaycan’ ı hiç görmemişlerdir. Türkiye’ de veya burada, Hollanda’ da dünyaya gelmişlerdir, ama yürekleri Azerbaycan sevdası ile doludur.“ Dedim.
Sonra sıra ile Anar bey, Yavuz Bülent Bakiler ve Nevşehir valisi Osman bey konuştular. Anar bey gördüklerinden çok duygulanmıştı. „ Burada, Avrupa’ nın merkezinde  vatanımızın böyle oğullarının olması beni çok sevindirdi ve duygulandırdı,“ dedi. Yavuz Bülent Bakiler ise duvarda asılı bir halıyı gösterdi ve „Bakın buraya kadar dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Genceli Nizami’ yi getirmişsek, bu birgün kültürümüzü de buralarda en iyi şekilde temsil edeceğimizin bir göstergesidir,“ dedi.
Vaktimiz azdı. Çaylarımızı içip yola koyulduk.Avrupa’ da ilk defa dikilen Hocalı Anıtı’ na gittik. Den Haag’ da olan ve derneğe davet edi
lmiş basın mensupları da bizimle birlikte gelmişlerdi. Anıtın yanına vardığımızda Anar bey yakınlarda gül satılan bir dükkanın olup olmadığını sordu. Ne yazık ki yakınlarda yoktu. O, ülkemizin bir aksakalı sıfatıyla hepimizden öne geçti ve yolun sol tarafında sıralanmış kırmızı güllere doğru yürüdü. O güllere doğru eğilirken ben yanıbaşındaydım ve dilimde bir bayatı vardı :
„Gül menem
Bülbül menem, gül menem
Vetenden ayrı kaldım
Gurbette men gülmenem“


SAYFA BAŞI

Yazarın diğer yazıları:

BAHTiYAR VAHAPZADE
UYUR İDİK UYARDILAR
GURBET VE ŞİİR
DÖNÜŞ
BÜYÜK YAZAR
Kutsal Anadolu Topraklarında
Size yakışıyor mu bay Giordano?
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Türk Don Juan'ı
Dedem Korkut  yom verecek
Dinle küçük adam!
Azerbaycan’da savaş edebiyatı
Tuna nehri akmam, diyor
Gül döksem yollarına
Bir dostun ölümü
Onlar söyledi biz de inandık!!!
Bir roman, bir tesbit ve "Sarı Muallimler"
Bizi Hangi Dünyada Öldürüyorlar Kardeşler
Çok acıtıyor değil mi?
Ağlama Ne Olursun?
İnsanlık öldü mü?
Balık Adam
Yüreği Yaralı Şair, Tofig Abidin
Aman da beyler kavgadan geldim yorgunum...
Ali ile Nino hala yaşıyor
Necla Kelek´in "Yabancı Gelini"
Juan Goytisolo
Ayna Dergisi´nin (Der Spiegel) aynası sadece cin ve şeytan mı gösterir?
Susmak mı bağırmak mı?

   
SAYFA BASI

Orhan Aras
KIRMIZI GÜL
Mahmut Aşkar
Ben ve Sen ve Sen!
Yakup Yurt
Kim ateşliyor bu fitili
Nuran Yelkenci
İlk Müslüman İş Kadını Hz. Hatice
Ayten Kılıçarslan
Yeni bir skandal!
Hidayet Kayaalp
Düşünmek farz mıdır?
Üzeyir Lokman Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Ozan Yusuf Polatoğlu
Beyaz Saray
Bembeyaz (!)
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Üniversite: Girmek mi, çıkmak mi zor
Şefik Kantar
Bayrak
Osman Seçmez
Herşey çok iyiye gidiyor derken...
Yılmaz Kuzucu
İnternet, gençlik ve biz
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Ülkemiz Sorunları ve TRT
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Atatürk-Türkeş ve Ülkücü Gençlik
Sebahattin Çelebi
Hüznümü, limanlara akıttım da geldim...
Halil Gülel
Kim ateşliyor bu fitili
M. Ali Aladağ
Çağdaş Yobazlar
Mustafa Can
Ben Uyumdan Yanayım, Ya siz..........
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Ali Kılıçarslan
Yeni meclis, eski kafa
Veli Kalli
Gurbette Vatan Sevgisi
Betül Parlar
Hey du...
Fikret Ekin
Türkiye’nin “Sorunu”
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
İsmail Tüysüz
Son İki büyük Revulusyonda İstanbul`un Önemi
Muhsin Ceylan
Berlin’e hayali bir soru
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Aynı acıyı duyanlar en samimi olanlardır
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç