|
TUNA NEHRİ AKMAM, DİYOR
Bakü Havaalanı’ ndan kalkan uçağımız sabaha doğru Viyana
semalarına ulaşıyor. Aşığıda dümdüz bir ovaya kurulmuş
Viyana´nın cılız ışıkları parlıyor. Dört saate yakındır
yoldayız ve ben gözümü bile kırpmamışım. Yol boyu
Azerbaycan’ ın dünyaca tanınmış yazarı Anar Rızayev Bey`in
verdiği kitapları karıştırıyorum. “Azerbaycan Türkçesinin
Söz Varlığı“ ve „Bin beşyüz yıllık Oğuz Şiiri“ kitapları
yoldaki yalnızlığıma derman oluyorlar. “Azerbaycan
Türkçesinin Söz Varlığı“ kitabının sayfalarında Anar Bey`in
ak saçlarını, tarihi günümüze getiren ışıklı gözlerini
görüyorum. Sanki gerilerde kalmış Azerbaycan’ ın en üst
noktasında durmuş ve elini kaldırarak şöyle bağırıyor:
“Selam dünya! Seni tanımak ve sana vatanım Azerbaycan´ı
tanıtmak istiyorum!”
Dünyayı selamlayan ve onu tanımak isteyen bu görkemli
yazar böyle diyorsa biz ne diyebiliriz ki? Yıllardır dünyayı
tanımaya çalışan bu insan karşısında bizim dünyayı tanıma
şansımız ne kadar olabilir ki? Gözlerimi uçağın
penceresinden aşağılara dikiyorum. Ortalık aydınlanıyor.
Aşağıda Viyana’ yı ikiye bölen Tuna Nehri nazlı nazlı akıp
gidiyor. Aniden yanımda beliren kırmızı giyimli hostesin “Ne
içerdiniz?” sorusu ile irkliyorum. Sanki 300 yıl önceki
kırmızılı giysili bir Osmanli yeniçerisi karşımda durmuş
gibi bir hisse kapılıyorum. Sapsarı saçları, mavi gözleri ve
gülümserken iki yanağında oluşan çukurlar içimi ışık ve
ümitle dolduruyor. ”Her insan iyidir,” diye düşünüyorum.
Gülümsüyorum. Ben yeniden Tuna Nehri’ ne dönüyorum.
Kulaklarıma yüzbinlerce Osmanlı askerinden kopan „Allah-u
Ekber“ sesleri doluyor. Yıl 1683 ve koca devletin koca
paşası Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Tuna Nehri’ nin sol
tarafında beyaz bir atın
üstünde Viyana´ya bakıyor. Yeniçeriler, sipahiler,
akıncılar, timarlar ellerinde kılıçlar, kalkanlar “Ya zafer,
ya ölüm!” diye kendilerini düşman askerlerinin önlerine
atıyorlar. Sanki yüzyıllar sonra Karabağ’ ımızı geri almak
için korkusuzca dövüşecek diğer Türk oğullarına örnek olmak
istiyorlar. Arkadan Macar ve Sırp askerleri yetişmese
dünyanın kaderi değişecek! Ama kader ağlarını başka türlü
örüyor. Tuna Nehri bir kaç asır sonra dile gelip kanlı ama
kahraman marşını
kulaklarıma fısıldıyor:
Tuna Nehri akmam, diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa
Plevneden çıkmam, diyor.
Şanı büyük Osman Paşa Plevne’den kahramanca ve başı dik
çıkıyor. Rus Çarı, ”Böyle bir kahramanın kılıcı elinden
alınmaz’ diyor ve kılıcı geri veriyor.
İçimdeki boşluk büyüdükçe büyüyor. Hem hasret hem yenilgi
boşluğu...
Yeniden „Azerbaycan Türkçesinin Söz Varlığı“ na dönüyorum.
Kitabın sayfalarına gelişi güzel açıyorum. Anar beyin
severek okuduğu ve kitabına aldığı Kemalettin Kamu´nun bir
şiiri gözüme çarpıyor:
“Ne arzum, ne emelim
Yaralanmış bir elim
Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde.”
Gurbet hep içimizde. Türkün tarihi sanki gurbetle yazılmış.
Türkistan ovalarından Avrupa´nın Alp dağlarına kadar uzanan
bu yürüyüş hem fetih hem de bir gurbet yürüyüşüdür. Kimbilir
kaç yüzbin ana oğullarının ardından gözyaşı dökmüştür. Ama
tarih de zahmetsiz yazılamıyor değil mi?
Tarih ve yazı aklıma gelince Azerbaycan Yazarlar
Birliği`nin tarihi binasına girişim aklıma geliyor. Sevgili
dostum Galip Toğrul`la merdivenlerden ikinci kata
çıkıyoruz. Yüksek salonun duvarlarına asılmış kocaman
tablolara bakıyorum. İşte, ”Ayrılar mı gönül candan?
Azerbaycan Azerbaycan!” diye soran şair Samed Vurgun tam
karşımda. Ak saçlari ile karşımda durmuş sanki benden cevap
bekliyor. Başımı önünde eğip yürüyorum.Gülen gözleri ve
candan samimiyeti ile Yazarlar Birliği’ nin Genel Başkan
Yardımcısı Reşad Macid Bey odasının kapısında bizi
karşılıyor. Yanında,sanki romanlarından çıkıp gelmiş gibi
uzun boylu ve duygulu bakışlı Elçin Hüseyinbeyli, genç şair
Selim Babulluoğlu, bir ilim kadınına yakışır duruşlu
tenkitçi Besti Elibeyli…Hepsiyle teker teker görüşüyoruz.
Odasında bizi bekleyen Anar Bey’ e doğru yürüyoruz. Anar Bey
bizleri ayakta karşılıyor. Ciddi ve bir baba edasıyla
yüzümüze
bakıyor. Elini
sıkıyorum. Yanında duran müdrik bakışlı şair Fikret Koca´yı
ben hemen tanıyorum ama o beni tanımıyor. Onunla 1990
yılından Yevlak´da bir sinema salonunda görüşmüştük. Ben
orda konuşma yapınca gözyaşları içinde yanıma gelmiş
yüzümden öpmüştü.
Önce Reşad bey içinden gelen sözlerle beni tanıtıyor.
Biliyorum ki hiç bir sözünde sunilik yok. Tertemiz
Türkçesindeki vurgular sade ve içten… Sonra sözü Besti Hanım
ve Elçin Hüseyinbeyli alıyorlar. İkisi de hiç birşeyi
abartmadan sadece o an düşündüklerini söylüyorlar. Sonra
Anar Bey masasından kalkarak canlı ve tecrübeli gözlerini
gözlerime dikiyor. Ağzından dökülen tane tane kelimeler
yüreğimi dolduruyor ve beni yıllarca bağımsızlığı uğrunda
mücadele ettiğim Azerbaycan’ ıma biraz daha yaklaştırıyor. O
an kendi kendime,”Orhan bak, hiç birşey karşılıksız kalmıyor
işte!” diyorum.
“Sen vatanın için gurbette bir isimsiz nefer gibi dolaştın
ama şimdi sana ülkenin insanları değer veriyorlar,”
diyorum.
Anar Bey’ in avuçlarımın içine koyduğu kırmızı renkli
“Azerbaycan Yazarlar Birliği Fahri Üyelik Kimliği” bir ateş
gibi bütün bedenimi sarıyor. ”Acaba, H.Cavid, Ahmed Cevad,
Mikail Müşfik gibi canlarını ülkeleri uğrunda vermiş ünlü
yazar ve şairlerimizde de aynı kimlik var mıydı?” Diye
düşünüyorum.
Konuşma sırası bana geliyor. Herkesi görebilmek, herkesin
gözlerindeki manayı sezebilmek için yerimden kalkıp bir
köşeye çekiliyorum. Neler diyeceğim? Hiç bir hazırlığım yok.
Zaten hiç bir toplantıya hazırlık yapmadan gitmiyor muyum?
Ama bu başka… Burda söylemek istediğim o kadar söz var ki…
Hangisinden başlayayım? Vatanıma vurgunluğumdan mı? Yıllarca
Aras Nehri’ nin Türkiye tarafında hasretle durup
gözyaşlarımı döktüğümden mi? İlk defa 1990 yılında buraya
ölmek için geldiğimden mi? Yoksa Azerbaycan adına
yazdıklarımdan, okuduklarımdan mı? Kafamda herşey birbirine
karışıyor. Boğazıma sanki bir yumruk oturuyor. Gözlerim
nemleniyor. Sadece ağlamak ağlamak istiyorum. Gözyaşlarım
orda olan herkese duygularımı ve söylemek istediğimi
ulaştırabilir mi? Onlar gözyaşlarından hisse çıkarabilecek
müdrik insanlar değiller mi? Dışarıda hala güneş var mı
bilmiyorum. Rüzgar esiyor mu, bahara adım attığımız bu
günlerde çiçekler acmaya başlamış mı? Kuşlar ötüyorlar mı?
Sokakları dolduran insanlarımız mutlular mı? Bilmiyorum
bilmiyorum! Dilimden sözler dökülüyor ama sözlere
benzemiyor, bir başka türlü... Sanki sözlerimle ağlıyorum.
Bunlar sözler değil dostlar! Gözyaşlarım! Ayrılık, kavuşma
ve vatanı kucaklama anındaki gözyaşlarım...
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
Gül
döksem yollarına
Bir
dostun ölümü
Onlar
söyledi biz de inandık!!!
Bir
roman, bir tesbit ve "Sarı Muallimler"
Bizi
Hangi Dünyada Öldürüyorlar Kardeşler
Çok
acıtıyor değil mi?
Ağlama
Ne Olursun?
İnsanlık
öldü mü?
Balık
Adam
Yüreği
Yaralı Şair, Tofig Abidin
Aman
da beyler kavgadan geldim yorgunum...
Ali
ile Nino hala yaşıyor
Necla
Kelek´in "Yabancı Gelini"
Juan
Goytisolo
Ayna
Dergisi´nin (Der Spiegel) aynası sadece cin ve şeytan
mı gösterir?
Susmak
mı bağırmak mı?
SAYFA
BASI
|