|
FİKİR
MEYDANI Orhan
Aras
|
|
|
ORARAS@aol.com
|
TÜRK DON JUAN’I
Doğrusu, Don Juan derken ne, Mönch Gabriel Tellez ´den
başlayarak, Antonio de Zamara, Moliere, Mozart, Baudelarie,
Pushkin´e kadar yüzlerce defa kaleme alınmış Don Juan
eserlerini okumuştum ne de Don Juan`ın, Batı´nın, Dr. Faus
ve Don Kişot gibi en önemli üçüncü destanı olduğunu
biliyordum.
Bildiğim tek Don Juan ismi, bizim Osmanlı tarihlerinde adı
geçen ve İnebahtı deniz savaşında Osmanlı donanmasına karşı
savaşan Amiral Don Juan’ dı.
Sonraları Don Juan´la ilgili abartılı yazılar okudum ve bu
destanın Batı`lı yazarlar ve besteciler tarafından sürekli
kaleme alındığını öğrendim. Bunların yanısıra usta aktör
Marlon Brando ile Johnny Depp`in 1995 yılında birlikte
oynadıkları Don Juan DeMarco film, benim farklı bir Don
Juan karekteri tanımama da yol açtı.
O filmde Marlon Brando bir psikolog olarak kendini Don Juan
DeMarco olarak gören bir hastayı tedavi etmeğe çalışıyordu.
Bütün bunların dışında Oktay Efendiyev’ in Fransızca
yayınlanmış „Safavi Devleti'nin kuruluşunda Türk
aşiretlerinin rolü“ başlıklı bir yazısında Don Juan’ la
ilgili şöyle bir cümle okumuştum;
“Bayat aşiretinden Oruç Bey (İran’ın don Juan’ı), Kızılbaş
aşiret kolları ve aileleriyle aşiretlerin tümünü içeren bir
liste verir. Bunlar içinde en önemlileri olarak Ustağlu,
Samlu, Afşar, Türkmen, Bayat, Tekeli, Dulkadir, Kaçar,
Karamanlı, Bayburtlu, İspirli ve Baharlı’dan. oluşan 32 aile
ve aşiret yer almaktadır. Bu aşiretlerin aristokrat sınıfı,
Devlet içinde seçkin bir yer elde etmeye uğraşıyordu. En
yüksek sivil ve askeri makamlar avuçlarının içindeydi.“
Bu cümledeki ‚ Oruç Bey ismi ile birlikte (İran’ ın Don
Juanı) açıklaması dikkatimi çekse de bu konuda araştırma
yapmaya hiç vaktim olmamıştı.
Azerbaycan’ dan yazar Elçin Hüseynbeyli’ nin son kitabı
„On üçüncü Havari-141. Don Juan“ eseri elime ulaştığında „iran’
ın Don Juanı Oruç Bey“ hakkında daha fazla bilgi edineceğim
diye sevindim.
Avrupa’ nın Don Juanı, nefsine fazla düşkün, biraz da
yaratıcılarının ruhlarında saklanmış şehveti duyguların,
göstermelik kahramanlıkların göstericisi şekline sokulmuştu.
O tür Don Juan’ larda bizim destanlarımızdaki kahramanlar
ile arasında çok büyük farklar vardı.
Aklımdan geçen bu farkları daha açık görebilmek için
E.Hüseynbeyli’ nin romanını çok kısa zamanda okudum,
bitirdim.
Roman, Oruç Bey’ le başlayacak diye düşünürken karşıma
günümüzden bir insanın İran yolculuğu çıktı. Bir kaç sayfa
sonra o insanın aslında biraz da romantik arzularla Oruç Bey’
in izini takip ettiğini gördüm.
Yazar bir‚ Pejo’ taksiyle İran’ ın yol boyu dizilmiş‚
kerpiçten evlerini geride bıraka bıraka ,arabayı süren Güney
Azerbaycan Türkü Mehemmed’ le konuşa konuşa, Erdebil’e ,
İsfahan’a, Enzeli’ye, sonra da İspanya’ ya yola düşerken
önümüzde açılan perde ile de Şah Abbas döneminin şaşalı
Sefavi Tarihi’ ne dalıyoruz.
Bir yandan günümüz İran’ ının siyasi, sosyal ve iktisadi
problemleri ile tanış olurken, bir yandan da Oruç Bey’ in
dünyaya geleceği bir ortamın karmaşıklığını, ihanetlerini,
iki Türk devletinin (Sefavi-Osmanlı) birbirleriyle
çekişmelerini izliyoruz.
Roman bazen bir yol izlenimleri, bazen de bir tarih anlatımı
gibi bir intiba verse de akıcı dili, renkli ve derin
tasvirleri, heyecanlı tablolarıyle okuyucuyu kendisiyle
birlikte yol almaya mecbur ediyor.
Romandaki yolculuğun yanısıra bazı tarihi meseleleri açan
diyalogları çok gerçekçi bir biçimde düzenlenmiştir. O
dönemin giyimleri, davranış ve hitap şekilleri, saraylardaki
sanat hareketleri ile ilgili açıklamalar romana ayrı bir tad
vermektedir.
Roman, Oruç beyin talihinden daha çok, tarihi bir zaman
dilimini okuyucu ile tanış etmesi bakımından ilgi çekicidir.
Batı-Doğu ayrılığı ve farklılığı, kadın-erkek münasebetleri
iki ayrı medeniyetin insanların ruhlarından bıraktığı izler
bakımından önemlidir. Hüseynbeyli bu izleri adeta kendisi
takip ede ede bizlere yeniden hatırlatmaktadır.
Oruç Beyin talihi ile birlikte, onu takip eden yazarın
görüşleri, düşünceleri, heyecanları, zayıflıkları da
okuyucuyu meraklandırmaktadır. Belki de yazar, günümüzde
yaşayan yazarla Oruç Bey arasındaki benzerlikleri kasıtlı
olarak belirgenleştirmiştir.
Romanda „Oruç Beyi’ tanıdkça,onun aslında en eski Türk
boylarından olan Bayat boyundan bir „Bey“ olduğu ortaya
çıkmaktadır.
Yazar E.Hüseynbeyli’ nin eserleri ile çoktandır tanışım.Ve
onun her yazısında kaleminin daha da ustalaştığını,
üslubunun daha da zenginliştiğini görmek beni sevindiriyor.
Rahatça,bu roman, olgun bir yazarın eseridir denilebilir.
E.Hüseynbeyli’ nin çalışkan ve araştırmacı yanı, onun daha
çok eser vermesine neden oluyor ki bu bence tenkit edilecek
bir yan değildir. Onun ayrı bir özelliği ise eserlerinde
kendisinden açık izler bırakmasıdır. Çocukluğunun geçtiği
köy, suyunda yıkandığı Aras Nehri ve Moskova’ daki talebelik
yılları eserlerinde tez tez kendini göstermektedir. Ben sık
sık, Kuzey Azerbaycan Türkleri yazarlarının‚ şuur altında’
derin bir Moskova tesiri görüyorum. Bu belki de, Azerbaycan’
ın küçük köylerinde büyüyen sonra Moskova gibi büyük bir
metropolde yaşayan insanın iki kültür arasında kendine bir
yol aramasından kaynaklanmaktadır.E.Hüseynbeyli’nin bu
romanında da‚ Moskova’ daki telebelik yılları’ kendini belli
belirsiz göstermektedir.
Ne kadar tenkit edilse de bence Azerbaycan edebiyatı çok
üretgendir. Bunu Avrupa’ da gittiğim her toplantıda dile
getirmeye çalışıyorum. Yalnız, Azerbaycan edebiyatı ne yazık
ki yetim ve sahipsizdir. Bu edebiyata ne resmi yetkililer
layıkınca kaygı göstermektedirler ne de okuyucular... 7
milyonluk bir ülkede, böyle güzel eserlerin arkasında 500
tirajı yazması haricde yaşayan bir Azerbaycan Türkü olarak
beni haddinden fazla utandırmaktadır. Benim Almanca kitabım
çıktığında, sadece yaşadığım küçücük köyde (Nüfusu 2 bindir)
250 tanesi satılmıştı.
Şüphesiz E.Hüseynbeyli ve diğer değerli yazıcılarımız,
şairlerimiz daha güzel eserlere imza atacaklardır. Ama bu
ilgisizlik devam ettikçe Azerbaycan edebiyatı böyle sessiz,
böyle yetim, böyle yoksul kalmaya devam edecektir.
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
Türk
Don Juan'ı
Dedem
Korkut yom verecek
Dinle
küçük adam!
Azerbaycan’da
savaş edebiyatı
Tuna
nehri akmam, diyor
Gül
döksem yollarına
Bir
dostun ölümü
Onlar
söyledi biz de inandık!!!
Bir
roman, bir tesbit ve "Sarı Muallimler"
Bizi
Hangi Dünyada Öldürüyorlar Kardeşler
Çok
acıtıyor değil mi?
Ağlama
Ne Olursun?
İnsanlık
öldü mü?
Balık
Adam
Yüreği
Yaralı Şair, Tofig Abidin
Aman
da beyler kavgadan geldim yorgunum...
Ali
ile Nino hala yaşıyor
Necla
Kelek´in "Yabancı Gelini"
Juan
Goytisolo
Ayna
Dergisi´nin (Der Spiegel) aynası sadece cin ve şeytan
mı gösterir?
Susmak
mı bağırmak mı?
SAYFA
BASI
|