|
PERSPEKTIF Prof.
Dr. Ramazan Demir
|
|
|
rdemir@akdeniz.edu.tr |

“Numaracı” Cumhuriyetçiler...
Türkiye’de cumhuriyet kurulduğu günden beri bir evrim
sürecini yaşıyor. Çağın ve olayların şartlarına göre de
farklı evrelerden geçiyor cumhuriyet; bu evreleri şöyle
ifade etmek mümkündür:
Birinci evre:
1923–1950 arasındaki yılları kapsar.
Bu dönem, zorluklarla mücadele etmekle geçti; her türlü
yokluk ve yoksulluk yaşandı; cumhuriyetin temel ilkelerinin
anlatılmasına çalışıldı ve süresini tamamlandı. Cumhuriyetin
bu ilk evresindeki gelişmeler ve değişmelerde temel fikir,
kurucu felsefe esasına dayalıydı. Her şey millik
esasına dayandırılıyordu. Osmanlıdan geriye kalan ihmal
edilmiş Anadolu’da bir milli (ulus) devlet kuruldu.
Millik, milliyetçilik, yurttaşlık, evrensel değerlere
bağlılık bu dönemde girdi toplumun yaşamına. Bu millilik
düşüncenin yaygınlaşması ve kökleşmesi için olağanüstü
gayretler sarf edildi.
“Devlet”
gücü ve otoritesi her alanda kendini gösterdi. Öyle olmak
zorundaydı; yeniden inşa edilen bir devlet yapısı, bu ilkeli
davranış refleksini göstermeye mecburdu.
Vatandaş=birey olma
esasına dayanan bir ferdiyetçilik anlatılmaya
çalışıldı. Ferdin kul olmadığı, vatandaş, yurttaş
olduğu anlatıldı. Bu düşünce son derece önemliydi kişilik
oluşumunda... Ferdiyetçilik bağlamında özel mülkiyet fikri,
menfaat kapılarının eğitimin parçası haline gelmesi bu
dönemde gerçekleşti. Aynı zamanda yurttaşın da
sorumlulukları ve görevlerinin var olduğu anlatıldı...
İkinci evre:
1950–1960 yılları arasında yaşandı.
Cumhuriyetin bu dönemi demokrasi denemeleriyle geçti.
İlk kez çok partili bir sistem oldu, seçim yapıldı,
vatandaşın önüne sandık konuldu. Kendini idare edecek
kişileri seçme hakkını kullandı. Halkın iradesine
başvuruldu. Vatandaş, seçme ve seçilme hakkının
olduğunu öğrendi ve bu hakkı kullandı.
Hürriyetin anlamını, serbestliğin anlamını, ticaretin
anlamını, yabancı sermayenin ne olduğunu öğrendi bu
dönemde... Bu dönemde milli olan değerlerin yerine
yabancı değerler cazip hale getirildi...
Üniversitede özerklik konuları konuşuldu.
Üçüncü evre:
1960–1980 yılları arası dönemleri kapsar.
Bu evrede hem devlet yapısında, hem de vatandaşın yaşamında
olağan üstü gelişmeler, değişimler, farklılıklar yaşandı. Bu
değişimlere ve gelişmelere uyum gösterdi.
Sendikalaşma, örgütlenme, ana gaye seçildi; “...izmler”
rekabeti başladı; örneğin kapitalizm ile sosyalizm –
kominizim – faşizm – nasyonal sosyalizm çatışmaları
yaşandı. Egemen güç olan sermayeye işçi emekçisi, fikir
emekçisi öğretmen örgütlendi. Her iki tarafa uşaklık
yapanlar çoğunluktaydı.
Sonuçta kazanan yine kapitalizm ve emperyal güçler
oldu.
Dördüncü evre:
1980 – 2010 dönemi siyasi çalkantıların olduğu, terörle
mücadelenin sürdüğü yıllardır; görünüşte halkın egemenliği
öne çıktı, fakat ülkenin tehlikeye düştüğü andan itibaren
yine askerin kurtarıcı olma beklentisi toplumda
egemen kanaat olarak sürdü. Bürokrasi ikinci plana atıldıysa
da devletin ruhuna işlenmiş bürokratik engeller
tümüyle aşılamadı.
Hayatın her alanına bilişim sistemlerinin girmesiyle resmi
işlemler daha hızlı yapılır oldu, ancak en ufak bir elektrik
arızasında, ya da uydu aracılığıyla yapılan iletişimdeki
aksamadan dolayı hayatın her alanındaki faaliyetlerin
felç olmasına neden oldu.
Ekonomik olarak Anadolu insanının yükselen sesi var bu
dönemde... ‘Anadolu kaplanları’ denilecek derecede
bir dinamik öz sermaye fışkırdı. Merkezi idarenin
tartışılmaya başlandığı bir dönemdir. Birçok sorunun
mahallinde çözülebileceği varsayıldı. Mahalli idareler
güçlendirildi. Merkez egemenliği ikinci dereceye itildi,
fakat merkeziyetçi siyasi erkin direnci devam etti.
**
1982 anayasasına karşı bir mücadele başladı.
Zamanında haklın %92 oranında olumlu oyuyla kabul edilen
yasaların anası olan metin artık “tu kaka” olmaya
başladı. Herkes kusuru onda aradı. Kimisi “bedene dar
gelen gömlek” dedi, kimisi “darbe-cunta anayasası”,
kimisi “çağdışı” anayasa dedi... Ve tamı tamına 17
kez değiştirildi. Yine de yetmedi...
Çirkin politikacı, başarısızlıklarının sebebini 82
anayasasına yüklemeye başladı; kapasitesizliğini,
ehliyetsizliğini sakladılar... Anayasa “vurun abalıya”
konumuna sokuldu…
Son olarak 2010 yılında siyasi erk kendine uygun
maddeler ihdas ederek, sadece bir partinin oylarıyla
-muhalefetle uyuşmadan- üç temel değişiklik yapıldı;
partilerin kapatılmasının TBMM kararına bağlanması, Anayasa
Mahkemesi ve Yüksek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun
siyasi iradenin tasarrufuna tabi olmasını sağlayan madde
değişiklikleri...
Bu dönemde Devletin kurumları arasında giderek büyüyen
tartışma ve çekişme su yüzüne çıktı. Kurumlar arasında
güvensizlik oluştu... Bu durum, 85 yaşındaki Türkiye
Cumhuriyetinin düşürüldüğü en vahim durumdur. Kurumlar arası
çatışma-tartışma günlük hayatın önüne çıkarıldı.
Yasama ve yürütme tek siyasi gücün egemenliğine girince
cumhuriyetin koruyucu ve kollayıcı temel kurumlarından olan
yargı ve orduya planlı ve sistemli bir saldırı başladı.
Çünkü yıllardan beri rejime karşı kinle bilenen, hazırlanan,
eğitilen kadrolar güç haline geldi. Rejim karşıtı zihniyet
rejimi idare etmeye başladı.
Bunun adı güya milli irade oldu!
Geçmişten gelen yanlışlar arasında şaşkın ve kamanmış halkın
önüne çıkarılan tercihi çaresizce oyladı. Çünkü alternatifi
kalmamıştı, alternatif olabilecek tüm “çağdaş güçler”
darbe psikolojisiyle budanmıştı... Sandıktan çıkan ne olursa
olsun milli irade olarak anıldı. Hâlbuki milli irade
denilen şey, değil ki çoğulculuğu çoğunluğu
bile temsil etmiyordu; %45lik oya sahibi iktidar,
TBMM de %65 (yaklaşık) oranında güce sahipti. Yani
bir milli irade gaspı vardı; hiç kimse bu gasptan
bahsetmiyordu...
**
Cumhuriyetimizin bu dördüncü dönemi çok zor aşılacağa
benziyor. Cumhuriyetin temel ilkelerini değiştirmeye, din
ağırlıklı umdelerin egemen olduğu bir toplum yaratma amacına
yönelik yeni rejimler tasarlanma riski yaşanabilir. Bunlar
da yapılırken kullanılan “havuç” ise “herkese daha
çok demokrasi, daha çok hürriyet” sloganı
kullanılmaktadır.
Gerçekte ne demokrasi ne de hürriyet amaçlanmakta!
Amaçlanan (her ne ise) hedefe ulaşmak için, daha önce
açıktan söylendiği gibi, demokrasi de hürriyet
de “araç” olarak kullanılmaktadır; vatandaş da buna
aldanmaktadır maalesef…
Yıllardan beri Türkiye Cumhuriyetine yakıştırılmak istenen
numaralar bugün güç kazanarak sürmektedir. Bu seferki
“numaracılar” Roman Rakamıyla işaretli
“numaracılardan” farklılar; onları da yanlarına alarak
aldatıcı “numaracılar” grubunu oluşturmaktalar…
İşte bunlar “numaracı” cumhuriyetçilerdir.
Onlara dikkat etmek her seçmenin esas görevidir.
Havucun asıldığı ipin kenarında “bubi” tuzakları
yerleştirilmiştir. Havuca uzananın elin de, patlamaya hazır
bombanın olma ihtimali hatırlanmalıdır...
**
Cumhuriyet rejimin gelişmesine katkı yapan bu dördüncü
evrede, Türkiye cumhuriyetinin ikinci ayağı olan gerçek
demokrasinin tam anlam bulduğu yeni bir anayasa
yaparak bitirebilirdi de bitirmeyebilir de...
Nasıl mı?
İktidar ve muhalefetin uyumuyla oluşan bir “kurucu
meclis” aracıyla, çoğunluğun “evet” diyebileceği
bir çağdaş anayasa yapabilirdi.
Aklın gerektirdiği yol buydu…
Fakat mevcut siyasi erk buna asla yanaşmadı…
Şu anda freni boşalmış bir araba örneğidir Türkiye...
Eğer kaptan ki öyle biri yok henüz, el frenini ve
debriyaj-vites kontrollü hız düşürmeyi becerirse uçurumun
kenarında yarı sarkık durabilir...
Aksi takdirde…
**
Çok akıllıca bir strateji uygulanmaktadır; siyasi iradenin
açılım-saçılım-kaçınım paketleri tutmayınca, iktidardan
düşme riskine karşı kendini koruma refleksine yönelik olan
anayasa değişiklik paketini gündeme getirdi!
Çok akıllıca bir politika; hakkını teslim etmek gerek...
Ne zaman ki bir konuda köşeye sıkıştı ise, hemen servise
yeni bir meşguliyet oyuncağı sürülüyor...
Kamuoyunun ızdırap çektiği esas gündeminin üzeri süslü
ambalaj kâğıdıyla örtülüyor, ortaya atılan meşguliyet
oyuncağını ‘alın oynayın’ dercesine milletle alay
ediyorlar...
Bu anayasa değişiklik paketi de siyasi iradenin
ihtiyaçlarını karşılamak için hazırlanmış bir paket olduğu
herkesçe bilinmektedir...
Kabul edilmelidir ki akıl hocaları çok güçlü...
Doğanın kuralına ters de olsa başarılılar!
Aferin onlara...
Politika olarak çok başarılılar fakat politika “siyaset”
demek değildir...
Bunun farkındalar mı?
Hiç sanmıyorum...
**
Din toplumun vicdanıdır; vicdan duygu ve düşüncelerin ayar
merkezidir, yani ölçümleme (kalibrasyon) merkezi...
Din, toplumun ceketi olarak anlaşılmalıdır; dinsiz toplum
olmaz; fertler arasında, toplumda adeta yapıştırıcı
“harç” niteliğindedir din...
Kışın zemheride kişinin sağlığı için ceketi ne kadar
önemliyse, toplumun din ceketi de o denli önemlidir.
Eğer birileri ceketi eline alıp sallarsa yanlış yapar...
Şimdilerde birileri bunu pervasızca yapıyor...
Onun için bu cumhur, sırtındaki din ceketini söküp
alan ve elinde sallayan çok yüzlülere (poli (y) =
çok; tik = yüz; politik = çok yüzlü) yanlışların hesabını
demokrasi silahı olan “oy” ile vermelidir; vermelidir
ki bundan böyle iktidara namzet kim varsa haddini bilsin ve
ders alsın…
**
Cumhuriyet ecdadımın kurduğu yegâne kutsal değerdir,
güçtür... Uğruna dede, dayı, amca şehit vermiş bir neslin
temsilcisiyiz...
Hepimiz cumhuriyetin ecdadıyız, Onu korumak ve kollamak yine
bizlerin, yani halkın, yani cumhurun görevidir...
Elimizdeki tek silah oyumuzdur...
Oy silahını çok isabetli kullanmalıyız...
Bu işin tekrarı, denemesi yoktur...
Aksi takdirde şu tekerlemeyi mırıldanırız;
“Biz batağa köprü olduk, başkaları geçti nehri,
İşte geldik gidiyoruz, şen olsun Halep şehri”
Kalın sağlıcakla...
**
rdemir@akdeniz.edu.tr
www.r-demir.com
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
“Numaracı”
Cumhuriyetçiler...
Ziya
Gökalp’ın İstemediği “Boşolar”...
Neden
Cumhuriyet?
SAYFA
BASI
|