|
ŞİİRIN
YALNIZLIĞI
Sözün
sustuğu
yerde şiir
başlar’ diye
bir söylem
vardır
dilimizde.
Doğrusunu
söylemek
gerekirse
bu
sözün
üzerine
söylenebilecek
daha
iyi bir
söz
bulunamaz...
Siir
sözcüklerle
güzel
bicimler
kurmak,
minareler
yapmak
sanatı
olduğuna
göre;
sanat
eserlerinin
elementlerine
değilde
ortaya
cıkan
sekle
bakılır.
Yani
bir
mimar
güzel
bir
minare
yapmıssa
onun
yaptığı
minarenin kumuna,
tuğlasına,
demirine
bakmayız
da
minarenin
güzelliği
karsısında
gözlerimiz
kamasır.
Yada
bir
ressamın
tablosunda
kullandığı
kalemler,
boyalar
bizi
hic ilgilendirmezken
tablonun
güzelliği
insanı
kendisine
ceker.
Siir de
böyledir.
Tamamiyle
sözcükler mimarisi
yani
sözcüklerden
ibaret
olmasına
rağmen
hic
kimse
sözcükleri
umursamaz.
Fakat
o
sözcüklerin
olusturduğu
misralar
insanı
alıp
farklı
dünyalara
götürür
ve
o
dünyaların
tadılmamıs
güzelliklerini
tattırır.
…iste
o
anda
‘Söz
susar
siir
baslar.’
Herkesin hayatin akısı
icerisinde biryerlere yazdığı
bir siiri vardır.
Veya her insan hayatında
bir defa da olsa siirimsi
sözler mirildanmıstır
kendi kendine. Cünkü siir de
ask, gurbet hasret vefa dostluk
vb duygular vardır.
Bunlardan yoksun insan olmayacağina
göre demekk ki her insanın
icin de bir sairlik ruhunun
olmasıı
doğaldır.
Bu bağlamda yüzde doksanı
sair olan toplumumuzda siirin
yalnız
olması
düsünülemez. Ancak madalyonun öteki
yüzüne baktığımız
zaman durum hicte böyle değil !
Siir cokca yazılan
bir yazın
türü olmasına
rağmen en az okunan, en
az ilgi duyulan bir yazın
türü olarak karsımıza
cıkıyor.
Gerci okuma özürlü bir
toplum olmamızdan
kaynaklanan bir durumdur ama
kitaplarin yasaklandığı,
siir yazanların,
siir okuyanların
tutuklandığı,
vatan hainliğıyle
suclandığı
psikolojiyi de gözardı
etmemek gerekir. Böyle bir
toplumda siirin sevilebilmesi,
okunabilmesi elbette mümkün değildir.
Üstad
Necip Fazil Poetika’sında
ki ‘Siir ve Devlet’
makalesin de “Siirin öbür sanat
subeleri gibi, mutlaka devlet
eliyle müesseselesmesi, sair’in de
ekmek kaygısı
cekmeksizin düsünebilmek, duyabilmek
ve yazabilmek icin devlet bütcesinden
gecimini temin etmesi ve
karsiliğinda da devlete, onun
milli kitapliğını
zenginlestirmekten baska hicbir sey
vermemesi gerktiğini” vurgulayıp
”Sanatkarı
kendi eliyle müesseselestiren
devlet, onu sefalete mahkum edici
bünyeden arındırarak
hür bünyelere kavusturmalı
ve her sanatkarı
ayrı
ayrı
muhakeme ve o ruhun hükmüne
göre muammele etmeli, onu tıknefes
etmeden kendi ideolojisini
dayatmadan saf ve halis bütün
sanata sahip cıkmalı,
sair ve sanatkarın
davası
ne olursa olsun ölümsüz eserler
ürettiginde tacını
devlet eliyle giymeli” diyerek
taa o yıllarda
siir, sair, devlet ucgeninde ki
vazifelerin altını
cizip siirin yalnızlığa
terkedilmemesi gerektiğini
belirtmesine rağmen bugüne dek
bu alanda kayda değer bir
adım
atılmadığı
gibi üstüne üstlük siir
yazanlararın,
siir okuyanların
tutuklanarak iceri atıldığına
sahit olduk.
Edebi ve sanat dünyasını
gelistirmek icin sanatkara ilk
desteği vermesi gereken devlet
‘köstek’ olunca siir
dar bir alanda sıkısıp
kalıyor.
Siir otoriteleri devlet desteğini
bulamayinca ‚siir öldü’
naraları
atarak kendi etraflarında
dönerken yayın
evleri de o bildik uc-bes sair
kadrosuyla yayın
yapıp
diğer
sairlerin önüne bir bend
cekiyor ve bir anlamda siir
en yetkili merciler tarafindan
yalnızlığa
terk edilmis oluyor… Böylelikle
hem Türk edebiyatına
darbe vuruluyor hemde Turk
siirinin gelismesi engellenmis
oluyor. Oysa daha gun ısığına
cikmamıs
nice siirler, kesfedilmeyi bekleyen
nice cevherler var! Siir
severler devletin dayattığı
ve
yayınevlerinin
kitaplarını
yayınladıgı
o bildik uc-bes sairin
siirlerini okumaktan bıkmıs,
farklı
sairlerin siirlerini de dağarcıklarına
alarak farklı
dunyalarin tadına
varmak istiyor!
Devlet
ve
yayinevlerinin
desteğini
bulamayan
bir
cok
sair
siirlerini
matbaalarda
kitaplastırarak
kendi
imkanlariyla
okuyucuya
sunmaya
calısıp
siirin
ayakta
durmasına
yardımcı
oluyor.
Öteyandan
son
zamanlarda
siir
kasetleri
furyası
ve
her
radyo
kanalında
belli
saatlerede
yayınlanan
siir
programları
da siirin
ayakta
durmasina
yardımcı
olmaktalar.
Ancak
hicbir
yerden
destek
görmeyen
ve
yalnızlığa
terk
edilen
siirin
böylelikle
ayakta
durması
sağlanabilinecek
mi
bilemiyorum!
Bir
çok
yayın
evinin
editörlüğünü
yapan
aynı
zaman da
sayısız
şiir,
roman
deneme
ve
araştırma
kitaplarına
imzasını
atan
Metin
Önal
Mengusoğlu
üstadımla
bir
sohbet
esnasında
bana
“Türkiye’nin
en
iyi şairlerinin
şiir
kitaplarını
1.000
adet basıyoruz
ancak
yarısından
fazlası
elimizde
kalıyor”
demişti.
Durum
öyle
gösteriyor ki
günümüzde
siirin
yalnizlığa
terk
edilmesinin
sebebi
okuyucu da
değil
devlet
ve
siir
otoritelerinin
ilgisizliğinden
kaynaklaniyor. Bir
ulusun
tarihinde ki
ak
sayfaları
olan
ayni
zamanda
edebiyatin
temeli
olan
siiri,
okuyucuya
tekrar
sevdirebilmek,
tekrar
cazip
hale
getirebilmek
icin
birilerinin
birseyler
yapması
gerekiyor.
Aksi
takdirde
siir
bu
yalnızlıktan
kurtulamayacağı
gibi
cok
yazılan
ama
az
okunan
bir
yazın
türü
olarak
varlığını
sürdürecektir.
SAYFA
BASI
Şiir
ve İdeoloji
Şiirin
tarifi
Tarih...
Takvim... Milenyum
Şiir
ve İdeoloji
Şiir
saygıyı, sevgiyi, sevdayı, hasreti
umudu, vefayı, barışı,
kardeşliği ve benzeri kavramları içerisinde
barındıran, insanı tarifsiz hislere
salan bir duygu yoğunluğu bir yaşam biçimidir.
İdeoloji ise kendi egemenliği için bir başkasının
hakkını gaspetmeyi, yalanı, riyayı,
savaşı, nefreti, kini kapsayan felsefi bir dünya
görüşüdür. Bu iki zıt kutbun birbiriyle
içiçe yaşayabilmesi olanaksız gibi görünüyor
fakat her ne hikmetse bu iki zıt kutup
yıllardır içiçe yaşayagelmiş bugün
bile az da olsa bu içiçlik devam etmektedir.
Asırlar
öncesinin şiirlerinde ideoloji pek fazla göze
çarpmazken, 20. yüzyılda başlayan
bazı ideolojik akımlar şiiri de
kapsamı alanı içerisine dahil etmeyi başarmışlar.
Hele bundan 40 –50 yıl önce bu iş
öylesine çığırından çıkmışki
neredeyse "benim şiirim" , "benim
şairim" gibi kavramlar belirmeye
başlamış. Dönemin solcu veya sağcıları
bunun en açık delirlerdir. Bu ve benzeri
akımlar kendi ideolojileri doğrultusunda ki
şairlerin hiç bir anlam ifade etmeyen
şiirlerini baş tacı yaparken zıt
kutuptaki ideoloji şairlerinin en güzel
şiirlerini bile kötülemeye çalışmışlardı.
Hatırladığım kadarıyla `Çırpınırdı
Karadeniz` ve `Haberin Var mı?` şiirleri o dönemlere
damgalarını vuran şiirlerdi.
Aslında tarafsız bir gözle bakıldığında
her iki şiir de biribirinden güzel birbirinden
ahenkli şiirler; alkıp bu şiirlere
birer ideoloji kılıfı uydurmanın
ne anlamı vardı bilemiyorum. Bunu o dönemin
taraflarına sormak lazım... Böylelikle
insanlar yıllarca güzel şiirlere hasret
kalmış, kendini anlatan şiirlerden
mahrum bırakılmışlardı.
Hiç
unutmam 23 yıllık bir öğretmen dostum
bir gün ziyaretime gelmişti. Birkaç kitap
ödünç almak için kitaplarımı
karıştırırken Nazım Hikmet`
in şiir kitabını görünce elinden fırlatarak,
"Bunu da şair olarak mı görüyorsun?"
deyip tepki gösterirken, ardından da Ahmet Arif’in
kitabını görünce tamammen küplere binmişti.
Kendisine ”Bir insanın dünya görüşünü
paylaşmak, ideolojisini taşımak zorunda
değilsin. Ancak şiirin tarifini,
amacını, mesajını doğru
olarak algılamak için daha önce kimin neler
yazdığına bakmak gerekir. Böylece
insan bilgi birikimini zenginleştirmiş olur.
Şiiri şiir olarak algılayamazsan
şiir; tıpkı benim ilk şiirlerim
gibi yavan kalır ve şiir adına cinayet
işleniş olunur.” dememe rağmen
kendisini tatmin edememiştim. Yine bir gün
kitapçılar çarşısında
karşılaştığım
birbaşka dostum aldığım
kitapların içerisinde Mehmet Akif, Arif Nihat
Asya, Necip Fazıl vebenzeri şairlerin
şiir kitaplarını görünce aynen
şunları demisti.” Bu şairlere
saplanıpta şairim diye gezinme
ortalıkta, etrafına bak, geçmişe git
nice şairler var” demişti. İmalı
bir şekilde bahsetmeye çalıştığı
şairleride okuduğumu Kendisine söyleme gereği
duymamıştım biliyordum ki beyinlerini
kiraya veren bu dostlarıma ne anlatsamda boş.
O gün bir kez daha anladım ki, her iki dostumda
belli ki kendi ideolojileri doğrultusunda ki
şairleri şair olarak, onların
şiirlerini de şiir olarak görüyor diğerlerini
de görmezden geliyorlardı...
Her
kitlenin her ideolojik akımın içerisinde
şairlerin, yazarların sanat
erbaplarının olması kadar doğal
bir sey olamaz. Buna kimsenin bir itirazıda yok.
Yanlış olan bunlara birer kutsi
kılıf giydirerek diğer kitlelerin yada
ideolojik akımların içerisinde ki
cevherleri görmezden gelmek, hafife almak hatta aşşağılamak!
Zeten
şair şiirini kendi kitlesine hitaben
yazmışsa şiir, ideolijik bir söylemden
öteye gidemiyor. Ancak şiirini zıt
kutuptaki kitleye beğendirebiliyorsa buda bir
sanattır, bir maharettir.
Kamplaşmaların kutuplaşmaların
yerini `bilgi`ye bıraktığı günümüzde
yazın hayatıyla uğraşanların
hangi ideolojik kamptan olduğu o kadar önemli
olmamalı, ne yazdığına
bakılmalı! ”Benim sidiğim
başkasının balından
tatlıdır” demekle kimse bir arpa boyu yol
katedemez. Bu bağlamda şiiri ideolojilere
alet etmenin bir anlamı yok. Şiirin
ideolojisi de olmamalı! Şiir
sınırları geniş somut bir
varlıktır. Şiiri yazanın bir dünya
görüşü, bir ideolojik saplantısı
olabilir ancak şiir okuyan okuduğu
şiirde kendinden birşeyler bulabiliyorsa,
şiirle bütünleşebiliyorsa sorun yoktur.
Çünkü şiir sahibini aşarak
insanlığa malolmuştur.
Bir
şiir eleştirmeni şöyle diyor ”önyargısız
gir şiir dünyasına, kendini de unut biraz”
Evet tek ölçütün `bilgi` olduğu bu çağda
şiir dünyasına önyargısız,
tarafsız, çıplak bir gözle girmenin zamanı
geldiği kanaatindeyim. Bunun
dışında herkes kendi çöplüğünde
ötedursun ancak şiiri bu çöplüklerde kokutmasın.
SAYFA
BASI
Şiirin
tarifi
Yıllardır
içimde biriktirdiğim
yada kıyıda
köşede not
düştüğüm
birikimlerimi düşüncelerimi
köşe yazılarına
taşımaya
kalkmadan önce
edebiyat bilgilerimi
tekrar gözden geçirdim.
Yaklaşık
birkaç aydır
şiir nedir?
Şiirin
tarifi yapılabilirmi?
gibi sorulara cevap ararken
edebiyat deryasında
bir anlamda
boğuldum. Edebiyat
derya sında boğulup
kalan ama
bir türlü
şiirin tarifini
tam anlamıyla
ortaya koyamayan
birçok usta
şairin yanında
benim birikimlerimin
nekadar payı
olacaktı!..
"Olsun!"
dedim kendi
kendime. Öyle
ya! Düşünceler
hür, sansürsüz,
prangasız, önyargısız
olmalı. Aynı
zamanda değer
yargılarını
zedelemeden, temeli
sarsmadan, doğrulara
saldırmadan dile
gelmeli!
Şiirin
tarifini ararken
Divan Edebiyatı,
Halk Edebiyatı
(Anonim Halk
Edebiyatı, Aşık
Edebiyatı, Tasavvufi
Halk Edebiyatı)
Tanzimat, Servet-ı
Fünün (Edebiyat-ı
Cedide), Fecr-i
Ati, Milli
Edebiyat, Milli
Mücadele Dönemi
ve Cumhurriyet
Dönemi gibi
değişik
evreler geçiren
Türk Edebiyat
Tarihinin yanısıra
özellikle son dönemlere damgalarını
vuran Beş
Hececiler, Yedi
meşaleciler, Garipçiler (I. Yeniciler)
II. Yeniciler
gibi toplulukların
şiir anlayışlarını
birkez daha
okuyup hatırlama
imkanı yakaladım.
Böylesine zengin bir
edebiyat deryasında
şiir adına
sözsöylemenin çok
zor olacağını
biliyordum. Hele
hele dünya
edebiyat tarihi
içerisinde şiirin
tarifini aramaya,
şiir üzerine söz
söylemeye kalmak
ilk adımda tökezlemek
anlamına geliyordu.
Ama düşünceler
hür, sansürsüz,
prangasız, önyargısız
olmalı. Aynı
zamanda değer
yargılarını
zedelemeden, temeli sarsmadan
doğrulara saldırmadan
dile gelmeli!
İlkesinden hareket
ederek talebelik
dönemlerimden beridir
içimdeki birikintilerin
bir anlamda
dışa vurulmasının doğru olacağını
düşündüm...
Binlerce
üstad şiiri
tarif ederken;
kendi iç
dünyaları ile
toplum arasında
gidip gelmiş,
acının,
sevincin, hüznün
yalnızlığın,
hasretin, kadim
sevdaların tablolarını
mısralarında değişik
şekilde çizmişlerdir.
Aslında her
birinin yaptığı
şiirin öz
tarifinden başka
birşey değil.
Kimine göre şiir mutlak
hakikatı arama
yolu kimine
göre ise şiir;
ruh halinin
yazıya geçme
biçimidir. Daha
talebelik yıllarımda
içimden geçen
ve not düştüğüm "Şiir duygularımın
ifadesidir, beni
dünya'ya anlatır"
cümlesiyle aslında
bir bakıma
şiirin tarifini
o yıllarda
aradığımı
hatırladım.
Her
ne kadar
sözlükler
zengin sembollerle
ritimli sözlerle
seslerin uyumlu
kullanımıyla ortaya
çıkan edebi
anlatıma şiir
denir gibi
somut anlamda
bir şiir
tarifi yapsalar
da acaba
bu izah
şiirle buluşan
şiirle bütünleşen
herhangi birinin
iç dünyasını anlatmaya yetermi?
Ayrıca düş
gücüne, hayale,
imgeye, gönle
seslenen, anı, duygu, coşku
uyandıran, etkileyen
yön manassında
mecazi bir
tarif de bu
tarifin üstüne
eklenirse yinede
şiirin tarifi
tam anlamıyla
ortaya koyulmuş
olabilirmi? Zannetmiyorum!
İnsanı güldüren,
sevindiren, hüzünlendiren, ağlatan, duygu
seline boğan, tarifi imkansız
hazlara salan
şiirin
tarifi
bu kadar
dar sınırlar
içerisinde ele alınmamalı!
Edebiyat deryası
içerisinde Bir
çok usta
ve amatör
şairin şiir
kitapları arasında
kaybolan, bir
çok eleştirmenin çuvallar dolusu
şiir eleştirilerini
okuyan ve
toplumun şiir
duyarlılığını az buçukta
olsa sezebilen
biri olarak
edindiğim izlenime
göre şiir;
oldukça geniş
sınırlara
dayanan bir
bakıma sınırları
bile olmayan
bir sanat
aynı zamanda
bir duygu
yumağı,
aynı zamanda
öteden beridir
farklıgörevler üstlenerek gelen
yaşayan soyut
anlmada bir
varlık! Öyleyse
şiirin üstlendiği
bu görevleri
gözardı etmemek
gerekir..
Şiir;
sevdalı birinin
duygularını,
isteklerini, dile getiremediklerini
sevdalısına
anlatan bir
aracı, kendini
yalnızlığın
kucağında
bulanın yalnızlığını
paylaşan eş,
ensadık dost, acı
çekenin acılarına
merhem, gurbettekinin
özlemlerini, vatan
hasretini,yaşadıklarını
sevdiklerine ulaştıran
bir haberci
görevindedir. Şiirin
müziği yakalandığı
anda da şiir
bir şarkı,
bir türkü
görevindedir...Şiir her
dönemde farklı bir
kılıkta farklı
görevler üstlenerek
ortaya çıktığına
göre her
insanda da farklı algılamalara
farklı yorumlara
neden olabilir!
Şiiri bir
duygu yumağı
olarak kabul
edersek, "duygu"nun
tarifi yapılamayacağına
ve sınırları
çizilemeyeceğine
göre şiirin
de tarifini tam
anlmıyla yapmanın
ve sınırlarını
çizmenin mümkün
olayacağı
düşüncesinde yim. Ancak yapılan
her tarifin
de bir
şiir tarifi
olduğunu kabullenmek
gerekir. Birisi için
bir mana
bir anlam
ifade eden
herhangi bir
şiir bir
başkası
için hiçbir
şey ifade
etmeyebilir.
İnsanı
güldüren, sevindiren,
hüzünlendiren, ağlatan,
duygu seline
boğan, tarifi
imkansız hazlara
salan şiir
bir bakıma
tarif edilemez,
sınırları,
çizilemez bir
varlıkolarak karşımıza
çıkmaktadır.
SAYFA
BASI
Tarih... Takvim... Milenyum
Dünyanın
kaç yaşında
olduğu sürekli
tartışma konusudur. Yer
bilimini inceleyenjeoloji
4 milyar,
gökbilimini inceleyen
astronomi dünyayı
2.5 milyar yaşında
gösterse de canlılar
tarihi açısından
bakıldığın
da; dünya hayatının
ne kadar
yıllık bir
geçmişe sahip
olduğu tam anlamıyla
bilinmemektedir. Bilim
adamları zaman
zamanyaptıkları çalışmalar sonucunda
elde ettikleri
bulguları milyonlarca
yaşında
diye nitelerken
(ki bunun
en son
örneği 22
Ocak 2000
tarihli Bild
gazetesi'nde çıkan
haber de tekrar
görüldü. Habere
göre: Bulunan
bir dinazor
kalıntısının 107 milyon yaşında
olduğu tespit
edilmişti.)
canlılar tarihini
özellikle de insanlık
tarihini net
bir biçim
de ortaya
koyamıyorlar!.. Hiristiyan aleminin
Hz. İsa'nın
doğum gününü
baz alarak
oluşturdukları
"Miladi Takvim" e göre
2000 yılına girmiş bulunmaktayız
ama ilk insan ve
ilk peygamber
olan Hz.
Adem ile
24. peygamber
olan Hz.
İsa arasında
ki zaman
dilimini rivayetlerden
öte ne
bir takvim, ne
bir tarih,
ne de bir
bilim adamı
tam olarak
açıklayabilmiş değildir. Gerçi
Miladi Takvim
kendisinden sadece
bir kaç bin
yıl öncesine
ışık
tutabiliyor.
Ancak ondan
öncesi ise
bir sır
olarak gizemini
sürdürüyor. İnsanlık
alemi ise
2000 yılına
girildiği varsayımıyla
yeni bir
bin yılı
devirdiğini sanıp
daha farklı
beklentiler içerisine
düştü!...
Oysa
tarihin derinliklerine
biraz yol
alındığın da;
her yeni
yılın hatta
her yeni
günün insanoğlu
için bu
beklentileri beraberinde getirdiği
görülmektedir. Mesela
ilk insandan başlayarak,
toprağın işlenip
ateşin bulunmasına,
demir ve tunçun keşfineköylerin oluşturulmasına,
şehir hayatına
geçilmesine, savaşlara başlanmasına,
imparatorluklar kurulmasına kadar
ve bu gün
ki teknoloji
imkanlarının üretilip
onlardan doya doya yararlanmaya çalışılmasına
kadar her
şeyin tarihi
bir süzgeçten
geçtiği; İlkçağ,
Ortaçağ, Yakınçağ
ve Yeniçağ
diye bilinen
çağların
her birin
de farklı
hayatkriterlerinin hakim
olduğu ve
bu hayat
kriterlerinin kendi
çağlarına
damgalarını
vurdukları göze
çarpar...
Daha
bundan yüz yıl önce
binlerce kilometre
uzakta ki bir
yerde yaşananların'canlı
yayın' aracılığıyla
televizyonlardan izlenebileceği,
cep telefonu denen
bir aygıtın
icad edilerek
insanın istediği
anda istediği
yerle ve şahısla
iletişim kurabileceği,bilgisayarın
insan hayatına
bu denli
girerek insanın
kendi evinden banka işlemleriniyapabileceği,
elektrik, su,
ev kirası vebenzeri
faturalarını
ödeyebileceği hatta bilgisayar
aracılığı
ile alış
veriş yapabileceği
kimin aklına
gelebilirdi ki? Yada
uzay da istasyonların
kurulacağını,
insan geninden
insanın kopyasının
yapılacağını
söyleseydiniz kim
inanırdı?
Hatta günümüz
de birisi
çıkıp;
Önümüzde ki yüz
yıl da insan
gibi sadece
oksijen teneffüs
ederek çalışan
ve sadece komutla
kendi kendine
giden bir
araba icad edilecek,
'ışık
hızı' keşf
edilecek, artık
herkes tatil
beldesi olarak
Mars, Venüs veya
bir başka
gezegende ki tatil
köylerinden birini
seçilebilecek, isteyen kendisini
dondurtup yüz
yıl
sonra tekrar
ayıltabilecek
derse acaba
abartı yapmış
olurmu? Görülüyor
ki insanoğlunun içine düştüğü
farklı beklentileri,
"Tarihi süzgeç" olarak zaman
kendisiyle beraber
getirip insana
sunmaktadır...
Bu
tarihi süzgeçte zamanı yıllara,
aylara ve günlere ayırma yöntemi
olan takvimlerin ne derece
de isabetli oldukları ise bir
başka tartışma konusudur. Zira
Jeoloji takvimi 4 milyar, gökbilimi
takvimi 2.5 milyar yaşın
da. Musevi'lerin yaradılış yılını
esas aldıklarını iddia ettikleri
takvim 5760, Budistlerin ki 2543, Miladi
Takvim 2000, Hicri Takvim 1420,
Rumi Takvimi ise 1415 yılına
girildiğine işaretetmektedir. Bunlarla
beraber daha farklı
takvimler de farklı
rakamlar ortaya koymaktadırlar.
SAYFA
BASI
|