A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  YAZARLAR  
·  SÖYLEŞİ  
·  EKONOMİ  
·  POLİTİKA  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  KADIN & YAŞAM  
·  SAĞLIK  
·  MUTFAK  
·  ÇOCUKLAR  


  ŞÜNCE

               Ramazan Alp

 

info@turkpartner.de




ŞİİRIN  YALNIZLIĞI

 Sözün  sustuğu  yerde  şiir başlar’ diye  bir söylem  vardır  dilimizde. 

Doğrusunu  söylemek  gerekirse  bu  sözün  üzerine  söylenebilecek  daha  iyi bir  söz  bulunamaz...  Siir  sözcüklerle  güzel  bicimler  kurmak,  minareler  yapmak  sanatı olduğuna  göre;  sanat  eserlerinin  elementlerine  değilde  ortaya  cıkan  sekle  bakılır.  Yani  bir  mimar  güzel  bir  minare  yapmıssa  onun  yaptığı  minarenin kumuna,  tuğlasına,  demirine  bakmayız da  minarenin  güzelliği  karsısında  gözlerimiz  kamasır.  Yada  bir  ressamın  tablosunda  kullandığı kalemler,  boyalar  bizi  hic ilgilendirmezken  tablonun  güzelliği  insanı  kendisine  ceker.  Siir de  böyledir.  Tamamiyle  sözcükler mimarisi  yani    sözcüklerden  ibaret  olmasına  rağmen  hic  kimse  sözcükleri  umursamaz.   Fakat  o  sözcüklerin  olusturduğu  misralar  insanı  alıp  farklı  dünyalara  götürür  ve  o  dünyaların  tadılmamıs  güzelliklerini  tattırır. …iste  o  anda   ‘Söz  susar  siir  baslar.’

            Herkesin  hayatin  akısı  icerisinde  biryerlere  yazdığı  bir  siiri  vardır.  Veya  her  insan  hayatında  bir  defa da  olsa   siirimsi  sözler  mirildanmıstır  kendi  kendine.  Cünkü  siir de  ask, gurbet  hasret  vefa  dostluk  vb  duygular  vardır.  Bunlardan  yoksun  insan  olmayacağina  göre  demekk ki  her  insanın icin de  bir  sairlik  ruhunun  olmasıı doğaldır.  Bu  bağlamda  yüzde  doksanı  sair  olan  toplumumuzda  siirin  yalnız  olması düsünülemez.  Ancak  madalyonun  öteki  yüzüne  baktığımız  zaman  durum  hicte  böyle  değil !  Siir  cokca  yazılan  bir  yazın  türü  olmasına  rağmen  en  az  okunan,  en  az  ilgi  duyulan  bir  yazın  türü  olarak  karsımıza  cıkıyor.  Gerci  okuma  özürlü  bir  toplum  olmamızdan  kaynaklanan  bir  durumdur  ama  kitaplarin  yasaklandığı,  siir  yazanların,  siir  okuyanların  tutuklandığı,  vatan  hainliğıyle  suclandığı  psikolojiyi de  gözardı  etmemek  gerekir.  Böyle  bir  toplumda  siirin  sevilebilmesi,  okunabilmesi  elbette  mümkün  değildir.

       Üstad  Necip  Fazil   Poetika’s
ında ki   ‘Siir  ve Devlet’  makalesin de  “Siirin  öbür  sanat  subeleri  gibi,  mutlaka  devlet  eliyle  müesseselesmesi,  sair’in de  ekmek  kaygısı  cekmeksizin  düsünebilmek,  duyabilmek  ve  yazabilmek  icin  devlet  bütcesinden  gecimini  temin  etmesi  ve  karsiliğinda da  devlete,  onun  milli  kitapliğını  zenginlestirmekten  baska  hicbir  sey  vermemesi  gerktiğini”  vurgulayıp  ”Sanatkarı  kendi  eliyle  müesseselestiren  devlet,  onu sefalete  mahkum  edici  bünyeden  arındırarak  hür  bünyelere  kavusturmalı  ve  her  sanatkarı   ayrı  ayrı  muhakeme  ve  o  ruhun  hükmüne  göre  muammele  etmeli,  onu  tıknefes  etmeden  kendi  ideolojisini  dayatmadan  saf  ve  halis  bütün  sanata  sahip  cıkmalı,  sair  ve  sanatkarın  davası  ne  olursa  olsun ölümsüz  eserler  ürettiginde  tacını  devlet  eliyle  giymeli”  diyerek   taa  o  yıllarda  siir,  sair,  devlet  ucgeninde ki  vazifelerin  altını cizip  siirin  yalnızlığa  terkedilmemesi  gerektiğini  belirtmesine  rağmen  bugüne dek  bu  alanda  kayda  değer  bir  adım  atılmadığı  gibi  üstüne  üstlük  siir  yazanlararın,  siir  okuyanların  tutuklanarak  iceri  atıldığına  sahit  olduk. 

             Edebi  ve  sanat  dünyas
ını  gelistirmek  icin  sanatkara  ilk  desteği  vermesi  gereken  devlet  ‘köstek’  olunca    siir  dar  bir  alanda  sıkısıp  kalıyor.  Siir  otoriteleri  devlet  desteğini  bulamayinca  ‚siir  öldü’  naraları  atarak  kendi  etraflarında  dönerken  yayın  evleri de  o  bildik  uc-bes  sair  kadrosuyla  yayın  yapıp diğer  sairlerin  önüne  bir  bend  cekiyor  ve  bir  anlamda  siir  en  yetkili  merciler  tarafindan  yalnızlığa  terk  edilmis  oluyor…  Böylelikle  hem  Türk  edebiyatına  darbe  vuruluyor  hemde  Turk  siirinin  gelismesi  engellenmis  oluyor.  Oysa  daha  gun  ısığına  cikmamıs  nice  siirler,  kesfedilmeyi  bekleyen  nice  cevherler  var!   Siir  severler  devletin  dayattığı
 ve  yayınevlerinin  kitaplarını  yayınladıgı  o  bildik  uc-bes  sairin  siirlerini  okumaktan  bıkmıs,  farklı  sairlerin  siirlerini de  dağarcıklarına  alarak  farklı  dunyalarin  tadına  varmak  istiyor!  

               Devlet  ve  yayinevlerinin  desteğini  bulamayan  bir  cok  sair  siirlerini  matbaalarda  kitaplastırarak  kendi  imkanlariyla  okuyucuya  sunmaya  calısıp  siirin  ayakta  durmasına  yardımcı  oluyor.  Öteyandan   son  zamanlarda  siir  kasetleri  furyası  ve  her  radyo  kanalında  belli  saatlerede  yayınlanan  siir  programları da siirin  ayakta  durmasina  yardımcı olmaktalar.  Ancak  hicbir  yerden  destek  görmeyen  ve  yalnızlığa  terk  edilen  siirin  böylelikle  ayakta  durması  sağlanabilinecek mi  bilemiyorum!  

            Bir  çok  yayın  evinin  editörlüğünü  yapan  aynı  zaman da  sayısız  şiir,  roman  deneme  ve  araştırma  kitaplarına  imzasını  atan  Metin  Önal  Mengusoğlu  üstadımla  bir  sohbet  esnasında  bana  “Türkiye’nin  en  iyi şairlerinin  şiir  kitaplarını  1.000  adet  basıyoruz  ancak  yarısından  fazlası  elimizde  kalıyor”  demişti.  Durum  öyle  gösteriyor ki  günümüzde  siirin  yalnizlığa  terk  edilmesinin  sebebi  okuyucu da  değil  devlet  ve  siir  otoritelerinin  ilgisizliğinden  kaynaklaniyor. Bir  ulusun  tarihinde ki  ak  sayfaları  olan  ayni  zamanda   edebiyatin  temeli  olan  siiri,  okuyucuya  tekrar  sevdirebilmek,  tekrar  cazip  hale  getirebilmek  icin  birilerinin  birseyler  yapması  gerekiyor.  Aksi  takdirde  siir  bu  yalnızlıktan  kurtulamayacağı  gibi  cok  yazılan  ama  az  okunan  bir  yazın  türü  olarak  varlığını  sürdürecektir.

SAYFA BASI




Şiir ve İdeoloji

Şiirin  tarifi

Tarih... Takvim... Milenyum






Şiir ve İdeoloji

Şiir saygıyı, sevgiyi, sevdayı, hasreti umudu, vefayı, barışı, kardeşliği ve benzeri kavramları içerisinde barındıran, insanı tarifsiz hislere salan bir duygu yoğunluğu bir yaşam biçimidir. İdeoloji ise kendi egemenliği için bir başkasının hakkını gaspetmeyi, yalanı, riyayı, savaşı, nefreti, kini kapsayan felsefi bir dünya görüşüdür. Bu iki zıt kutbun birbiriyle içiçe yaşayabilmesi olanaksız gibi görünüyor fakat her ne hikmetse bu iki zıt kutup yıllardır içiçe yaşayagelmiş bugün bile az da olsa bu içiçlik devam etmektedir.

Asırlar öncesinin şiirlerinde ideoloji pek fazla göze çarpmazken, 20. yüzyılda başlayan bazı ideolojik akımlar şiiri de kapsamı alanı içerisine dahil etmeyi başarmışlar. Hele bundan 40 –50 yıl önce bu iş öylesine çığırından çıkmışki neredeyse "benim şiirim" , "benim şairim" gibi kavramlar belirmeye başlamış. Dönemin solcu veya sağcıları bunun en açık delirlerdir. Bu ve benzeri akımlar kendi ideolojileri doğrultusunda ki şairlerin hiç bir anlam ifade etmeyen şiirlerini baş tacı yaparken zıt kutuptaki ideoloji şairlerinin en güzel şiirlerini bile kötülemeye çalışmışlardı. Hatırladığım kadarıyla `Çırpınırdı Karadeniz` ve `Haberin Var mı?` şiirleri o dönemlere damgalarını vuran şiirlerdi. Aslında tarafsız bir gözle bakıldığında her iki şiir de biribirinden güzel birbirinden ahenkli şiirler; alkıp bu şiirlere birer ideoloji kılıfı uydurmanın ne anlamı vardı bilemiyorum. Bunu o dönemin taraflarına sormak lazım... Böylelikle insanlar yıllarca güzel şiirlere hasret kalmış, kendini anlatan şiirlerden mahrum bırakılmışlardı.

Hiç unutmam 23 yıllık bir öğretmen dostum bir gün ziyaretime gelmişti. Birkaç kitap ödünç almak için kitaplarımı karıştırırken Nazım Hikmet` in şiir kitabını görünce elinden fırlatarak, "Bunu da şair olarak mı görüyorsun?" deyip tepki gösterirken, ardından da Ahmet Arif’in kitabını görünce tamammen küplere binmişti. Kendisine ”Bir insanın dünya görüşünü paylaşmak, ideolojisini taşımak zorunda değilsin. Ancak şiirin tarifini, amacını, mesajını doğru olarak algılamak için daha önce kimin neler yazdığına bakmak gerekir. Böylece insan bilgi birikimini zenginleştirmiş olur. Şiiri şiir olarak algılayamazsan şiir; tıpkı benim ilk şiirlerim gibi yavan kalır ve şiir adına cinayet işleniş olunur.” dememe rağmen kendisini tatmin edememiştim. Yine bir gün kitapçılar çarşısında karşılaştığım birbaşka dostum aldığım kitapların içerisinde Mehmet Akif, Arif Nihat Asya, Necip Fazıl vebenzeri şairlerin şiir kitaplarını görünce aynen şunları demisti.” Bu şairlere saplanıpta şairim diye gezinme ortalıkta, etrafına bak, geçmişe git nice şairler var” demişti. İmalı bir şekilde bahsetmeye çalıştığı şairleride okuduğumu Kendisine söyleme gereği duymamıştım biliyordum ki beyinlerini kiraya veren bu dostlarıma ne anlatsamda boş. O gün bir kez daha anladım ki, her iki dostumda belli ki kendi ideolojileri doğrultusunda ki şairleri şair olarak, onların şiirlerini de şiir olarak görüyor diğerlerini de görmezden geliyorlardı...

Her kitlenin her ideolojik akımın içerisinde şairlerin, yazarların sanat erbaplarının olması kadar doğal bir sey olamaz. Buna kimsenin bir itirazıda yok. Yanlış olan bunlara birer kutsi kılıf giydirerek diğer kitlelerin yada ideolojik akımların içerisinde ki cevherleri görmezden gelmek, hafife almak hatta aşşağılamak!

Zeten şair şiirini kendi kitlesine hitaben yazmışsa şiir, ideolijik bir söylemden öteye gidemiyor. Ancak şiirini zıt kutuptaki kitleye beğendirebiliyorsa buda bir sanattır, bir maharettir. Kamplaşmaların kutuplaşmaların yerini `bilgi`ye bıraktığı günümüzde yazın hayatıyla uğraşanların hangi ideolojik kamptan olduğu o kadar önemli olmamalı, ne yazdığına bakılmalı! ”Benim sidiğim başkasının balından tatlıdır” demekle kimse bir arpa boyu yol katedemez. Bu bağlamda şiiri ideolojilere alet etmenin bir anlamı yok. Şiirin ideolojisi de olmamalı! Şiir sınırları geniş somut bir varlıktır. Şiiri yazanın bir dünya görüşü, bir ideolojik saplantısı olabilir ancak şiir okuyan okuduğu şiirde kendinden birşeyler bulabiliyorsa, şiirle bütünleşebiliyorsa sorun yoktur. Çünkü şiir sahibini aşarak insanlığa malolmuştur.

Bir şiir eleştirmeni şöyle diyor ”önyargısız gir şiir dünyasına, kendini de unut biraz” Evet tek ölçütün `bilgi` olduğu bu çağda şiir dünyasına önyargısız, tarafsız, çıplak bir gözle girmenin zamanı geldiği kanaatindeyim. Bunun dışında herkes kendi çöplüğünde ötedursun ancak şiiri bu çöplüklerde kokutmasın.


SAYFA BASI






Şiirin  tarifi

Yıllardır  içimde  biriktirdiğim  yada  kıyıda  köşede  not  düştüğüm  birikimlerimi düşüncelerimi  köşe  yazılarına  taşımaya  kalkmadan  önce  edebiyat  bilgilerimi  tekrar gözden  geçirdim.  Yaklaşık  birkaç  aydır  şiir  nedir?  Şiirin   tarifi  yapılabilirmi?  gibi sorulara  cevap  ararken  edebiyat  deryasında  bir  anlamda  boğuldum.  Edebiyat  derya sında  boğulup  kalan  ama  bir  türlü  şiirin  tarifini tam  anlamıyla  ortaya  koyamayan  birçok  usta  şairin  yanında  benim  birikimlerimin  nekadar  payı  olacaktı!..   "Olsun!"  dedim  kendi  kendime.  Öyle  ya!  Düşünceler  hür,  sansürsüz,  prangasız,  önyargısız  olmalı.  Aynı  zamanda  değer  yargılarını  zedelemeden,  temeli  sarsmadan,  doğrulara  saldırmadan  dile  gelmeli!  

Şiirin  tarifini  ararken  Divan  Edebiyatı,  Halk  Edebiyatı (Anonim  Halk  Edebiyatı,  Aşık  Edebiyatı,  Tasavvufi  Halk  Edebiyatı)  Tanzimat,  Servet-ı  Fünün  (Edebiyat-ı  Cedide),  Fecr-i  Ati,  Milli  Edebiyat,  Milli  Mücadele  Dönemi  ve  Cumhurriyet  Dönemi  gibi  değişik  evreler  geçiren  Türk  Edebiyat  Tarihinin  yanısıra   özellikle son  dönemlere  damgalarını  vuran  Beş  Hececiler,  Yedi  meşaleciler,  Garipçiler (I.  Yeniciler)  II.  Yeniciler  gibi  toplulukların  şiir  anlayışlarını  birkez  daha  okuyup hatırlama  imkanı  yakaladım. Böylesine zengin  bir  edebiyat  deryasında  şiir  adına  sözsöylemenin  çok  zor  olacağını  biliyordum.  Hele  hele  dünya  edebiyat  tarihi  içerisinde  şiirin  tarifini  aramaya, şiir  üzerine  söz  söylemeye  kalmak  ilk adımda  tökezlemek anlamına  geliyordu.  Ama  düşünceler  hür,  sansürsüz,  prangasız,  önyargısız  olmalı.  Aynı  zamanda  değer  yargılarını  zedelemeden,  temeli  sarsmadan  doğrulara  saldırmadan  dile  gelmeli!  İlkesinden  hareket  ederek  talebelik  dönemlerimden  beridir  içimdeki  birikintilerin  bir  anlamda  dışa  vurulmasının  doğru  olacağını  düşündüm...

Binlerce  üstad  şiiri  tarif  ederken;  kendi    dünyaları  ile  toplum  arasında  gidip gelmiş,  acının,  sevincin,  hüznün  yalnızlığın,  hasretin,  kadim  sevdaların  tablolarını mısralarında  değişik  şekilde  çizmişlerdir.   Aslında  her  birinin  yaptığı  şiirin  öz  tarifinden  başka  birşey  değil. Kimine  göre şiir  mutlak hakikatı  arama  yolu  kimine  göre ise  şiir;  ruh  halinin  yazıya  geçme  biçimidir.  Daha  talebelik  yıllarımda  içimden  geçen  ve not düştüğüm "Şiir duygularımın  ifadesidir,  beni  dünya'ya  anlatır"  cümlesiyle  aslında  bir  bakıma  şiirin  tarifini  o  yıllarda  aradığımı  hatırladım.

Her  ne  kadar  sözlükler    zengin  sembollerle  ritimli  sözlerle  seslerin  uyumlu kullanımıyla  ortaya  çıkan  edebi  anlatıma  şiir  denir  gibi   somut  anlamda  bir  şiir   tarifi  yapsalar da  acaba  bu  izah  şiirle  buluşan  şiirle  bütünleşen  herhangi  birinin  iç dünyasını  anlatmaya  yetermi?  Ayrıca  düş  gücüne,  hayale,  imgeye,  gönle  seslenen, anı,  duygu,  coşku  uyandıran,  etkileyen  yön  manassında  mecazi  bir  tarif de  bu  tarifin  üstüne  eklenirse  yinede  şiirin  tarifi  tam  anlamıyla  ortaya  koyulmuş  olabilirmi? Zannetmiyorum!  İnsanı  güldüren,  sevindiren,  hüzünlendiren,  ağlatan,  duygu  seline boğan,  tarifi  imkansız  hazlara  salan  şiirin   tarifi    bu  kadar  dar  sınırlar  içerisinde ele  alınmamalı!  Edebiyat  deryası  içerisinde  Bir  çok  usta ve  amatör  şairin  şiir  kitapları  arasında  kaybolan,  bir  çok  eleştirmenin   çuvallar  dolusu  şiir  eleştirilerini  okuyan  ve  toplumun  şiir  duyarlılığını  az  buçukta  olsa  sezebilen  biri  olarak  edindiğim izlenime  göre  şiir;  oldukça  geniş  sınırlara  dayanan  bir  bakıma  sınırları  bile  olmayan  bir  sanat  aynı  zamanda  bir  duygu  yumağı,  aynı  zamanda  öteden  beridir  farklıgörevler  üstlenerek  gelen  yaşayan  soyut  anlmada  bir  varlık!  Öyleyse    şiirin  üstlendiği  bu  görevleri  gözardı  etmemek  gerekir..

Şiir;  sevdalı  birinin  duygularını,  isteklerini,  dile  getiremediklerini  sevdalısına  anlatan  bir  aracı, kendini  yalnızlığın  kucağında  bulanın  yalnızlığını  paylaşan  eş, ensadık dost,  acı çekenin  acılarına  merhem,  gurbettekinin  özlemlerini,  vatan  hasretini,yaşadıklarını sevdiklerine  ulaştıran  bir  haberci  görevindedir.  Şiirin  müziği  yakalandığı  anda da  şiir  bir  şarkı,  bir  türkü  görevindedir...Şiir her  dönemde  farklı  bir kılıkta  farklı  görevler  üstlenerek  ortaya  çıktığına  göre  her insanda da  farklı  algılamalara farklı  yorumlara  neden  olabilir!  Şiiri  bir  duygu  yumağı  olarak  kabul  edersek, "duygu"nun  tarifi  yapılamayacağına  ve  sınırları  çizilemeyeceğine  göre  şiirin de  tarifini tam  anlmıyla  yapmanın  ve  sınırlarını  çizmenin  mümkün  olayacağı  düşüncesinde yim.  Ancak  yapılan  her  tarifin de  bir  şiir  tarifi  olduğunu  kabullenmek  gerekir. Birisi  için  bir  mana  bir  anlam  ifade  eden  herhangi  bir  şiir  bir  başkası  için  hiçbir şey  ifade  etmeyebilir.

İnsanı  güldüren,  sevindiren,  hüzünlendiren,  ağlatan,  duygu  seline  boğan,  tarifi imkansız  hazlara  salan  şiir  bir  bakıma  tarif  edilemez,  sınırları,  çizilemez  bir  varlıkolarak  karşımıza  çıkmaktadır.  

SAYFA BASI


Tarih... Takvim... Milenyum                     

Dünyanın  kaç  yaşında  olduğu  sürekli  tartışma konusudur. Yer  bilimini  inceleyenjeoloji  4  milyar,  gökbilimini  inceleyen  astronomi  dünyayı  2.5 milyar  yaşında  gösterse de  canlılar  tarihi  açısından  bakıldığın da;  dünya  hayatının  ne  kadar  yıllık  bir  geçmişe  sahip  olduğu tam  anlamıyla  bilinmemektedir.  Bilim  adamları  zaman  zamanyaptıkları  çalışmalar  sonucunda  elde  ettikleri  bulguları  milyonlarca  yaşında  diye  nitelerken  (ki  bunun  en  son  örneği  22  Ocak  2000  tarihli  Bild  gazetesi'nde  çıkan  haber de  tekrar  görüldü.  Habere  göre:  Bulunan  bir  dinazor  kalıntısının  107 milyon  yaşında  olduğu  tespit  edilmişti.)   canlılar  tarihini  özellikle de  insanlık  tarihini  net  bir  biçim de  ortaya  koyamıyorlar!..  Hiristiyan  aleminin  Hz. İsa'nın  doğum  gününü  baz  alarak  oluşturdukları  "Miladi  Takvim" e  göre 2000  yılına  girmiş  bulunmaktayız ama  ilk  insan  ve  ilk  peygamber  olan  Hz.  Adem  ile  24.  peygamber  olan  Hz.  İsa  arasında ki  zaman  dilimini  rivayetlerden  öte  ne  bir  takvim,  ne  bir  tarih,  ne de  bir  bilim  adamı  tam  olarak  açıklayabilmiş   değildir.  Gerçi  Miladi  Takvim  kendisinden sadece  bir kaç  bin  yıl  öncesine  ışık  tutabiliyor.   Ancak  ondan öncesi  ise  bir  sır  olarak  gizemini  sürdürüyor.  İnsanlık  alemi  ise  2000  yılına  girildiği  varsayımıyla  yeni  bir  bin  yılı  devirdiğini  sanıp  daha  farklı  beklentiler  içerisine  düştü!... 

Oysa  tarihin  derinliklerine  biraz  yol  alındığın da;  her  yeni  yılın  hatta  her  yeni  günün  insanoğlu  için  bu  beklentileri  beraberinde  getirdiği  görülmektedir.  Mesela  ilk insandan  başlayarak, toprağın  işlenip ateşin  bulunmasına, demir ve tunçun  keşfineköylerin  oluşturulmasına,  şehir  hayatına  geçilmesine,  savaşlara  başlanmasına,  imparatorluklar  kurulmasına  kadar  ve  bu gün ki  teknoloji imkanlarının  üretilip  onlardan doya doya  yararlanmaya  çalışılmasına  kadar  her şeyin  tarihi  bir  süzgeçten  geçtiği;  İlkçağ,  Ortaçağ,  Yakınçağ  ve  Yeniçağ  diye  bilinen  çağların  her  birin de  farklı hayatkriterlerinin  hakim  olduğu  ve  bu  hayat  kriterlerinin  kendi  çağlarına  damgalarını  vurdukları  göze  çarpar...  

Daha  bundan  yüz  yıl önce  binlerce  kilometre  uzakta ki  bir  yerde  yaşananların'canlı  yayın'  aracılığıyla  televizyonlardan  izlenebileceği,  cep telefonu  denen  bir  aygıtın  icad  edilerek  insanın  istediği  anda  istediği  yerle ve  şahısla  iletişim  kurabileceği,bilgisayarın  insan  hayatına  bu  denli  girerek insanın  kendi evinden  banka işlemleriniyapabileceği,  elektrik,  su,  ev kirası  vebenzeri  faturalarını  ödeyebileceği  hatta  bilgisayar  aracılığı  ile  alış  veriş  yapabileceği  kimin  aklına  gelebilirdi ki?  Yada  uzay da  istasyonların  kurulacağını,  insan  geninden  insanın  kopyasının  yapılacağını  söyleseydiniz  kim  inanırdı?  Hatta  günümüz de  birisi  çıkıp;  Önümüzde ki  yüz  yıl da  insan  gibi  sadece  oksijen  teneffüs ederek  çalışan  ve sadece  komutla  kendi  kendine  giden  bir  araba icad  edilecek,  'ışık  hızı'  keşf  edilecek,  artık  herkes  tatil  beldesi  olarak Mars, Venüs  veya  bir  başka  gezegende ki  tatil  köylerinden  birini  seçilebilecek,  isteyen  kendisini  dondurtup  yüz  yıl  sonra  tekrar  ayıltabilecek  derse  acaba  abartı  yapmış  olurmu?   Görülüyor ki  insanoğlunun  içine  düştüğü  farklı  beklentileri,  "Tarihi  süzgeç"   olarak  zaman  kendisiyle  beraber  getirip  insana  sunmaktadır...

 Bu  tarihi  süzgeçte  zamanı  yıllara,  aylara  ve  günlere  ayırma  yöntemi  olan  takvimlerin  ne  derece de  isabetli  oldukları  ise  bir  başka  tartışma  konusudur.  Zira Jeoloji  takvimi  4  milyar,  gökbilimi  takvimi  2.5  milyar  yaşın da.  Musevi'lerin  yaradılış  yılını  esas  aldıklarını  iddia  ettikleri  takvim  5760,  Budistlerin ki  2543,  Miladi  Takvim  2000,   Hicri  Takvim  1420,  Rumi  Takvimi  ise  1415  yılına  girildiğine  işaretetmektedir.  Bunlarla  beraber  daha  farklı takvimler de  farklı rakamlar  ortaya  koymaktadırlar. 


 

   
SAYFA BASI

Mahmut Aşkar

Bu Vebal Kimin?
Bilgiye muhtacız, bilge başımızın tacı... Lâkin arınmış, durulmuş bilgi ve arındıran bilge! Devam

Yakup Yurt

14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ VE 3S KURALI…
Gül-diken bütününde esas olan güldür.
Devam

Hidayet Kayaalp

OYNAMADAN GÜLEBİLMEK
„Gülelim-oynıyalım“  şeklinde deyim üreten belki de az millet bulunur yeryüzünde. Devam

Ali Kılıçarslan

TÜRKİYE GÖÇ VAKFI
Göç hareketi yarım yüzyıllık bir süreçten sonra, özellikle göç edilen ülkelerde yeni bir boyut kazanmıştır. Devam

Ozan Yusuf Polatoğlu

Bitlis’de 5  Minare  İsviçre’de 4 Minare
İsviçre’nin Müslümanların yaşamadığı çok kenar çevrelerden yüksek oranda minareye hayır oyları çıkmış, yoksa minareyi çok başka bir şey mi sanıyorlar fıkradaki gibi… Devam

Muhsin Ceylan

Eğitim masallı uyum yalanları...
Günümüzdeki uyumla alakalı sıkıntıların sebeplerinin mevcut kanun ve uyugulamalar olduğunu Sayın Bakan bilmez mi? Devam

Leman Kuzu

SEVGİ  ZAMANI!..
SEVGİ  İNSANLARA VERDİĞİNİZ SÜRECE SEVGİDİR...   Devam

Yakup Tufan

GÖÇMENLER VE UYUM MECLİSLERİ
Almanya’da gerçekleşmesi arzu edilen gerçek bir uyum, ançak -gerçek bir demokratik hak- ve -eşitlik ilkesi- ile elde edilebilir. Devam

Orhan Aras

KIRMIZI GÜL
Ama hangimiz şimdiye kadar güzel öğütlere kulak vermişiz ki? Hangimiz bile bile hayatımızda pişmanlıklar yaşamamışız ki?
Devam

Prof. Dr. Hacı Duran

İsrail'in Arapları, Ermenistan'ın Türkleri
Türkiye ile Ermenistan'ın Zürih Protokolü çerçevesinde yeni bir süreci başlatması, barış adına iyi bir gelişmedir. Devam

Mehmet Ali Aladağ

Kötüler ve İyiler
Adam doğan güneşe sırtını çevirdi, batacak güneşten yana yüzünü döndü. Devam

Üzeyir Lokman Çaycı

Bu adam senin baban
Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı. Devam

Ayten Kılıçarslan

Köpekler ve İnsanlar
Hepimiz farklı zaman ve mekânlarda keşke dedik. Hem de bir defa değil binlerce kez söyledik…
Devam

Nurdoğan Aktaş

Türkçe Konuşulan Yerler İstanbul’dur

Tofiq Abidin

RAŞİT DEMİRTAŞ a  UĞURLU YOL
 

İsmail Tüysüz

BİZDEN ÖNCE MASALLARIMIZ GELMİŞ

Doğan Tufan

Bizans Oyunlarına dikkat